Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Zühd Dönemi
ZÜHD DÖNEMİ
I. Zühd Dönemi: Bu dönem Asr-ı
saâdetle başlayan, tabiîn ve tebe-i tabiîn devrini ve ilk iki asrı içine alan,
tasavvuf kavramının zuhûruna kadar olan dönemdir.
II. Tasavvuf Dönemi: Sûfî ve tasavvuf kavramlarının
kullanılmaya ve ilk sûfî adlarının duyulmaya başladığı hicrî II. asrın sonundan,
tarîkatların zuhur ettiği devre kadar olan üç, üç-buçuk asırlık bir dönemdir.
Tasavvuf bu dönemde ortaya çıkmış, müessese hâline gelmiş ve Cüneyd, Bâyezid,
Nûri, Hallaç, Ebû Nasr es-Serrâc ve Gazzâlî gibi büyük sûfî ve mutasavvıflar bu
dönemde yetişmiştir.
III. Tarîkat Dönemi: Tasavvuf müesseselerinin en güçlüsü
olan tarîkatların ortaya çıkarak sosyal hayâtın bir parçası hâline geldiği hicrî
VI. milâdî XI. asırdan başlayarak, tasavvufî tefekkürün İbn Arabî gibi büyük
temsilcilerinin yetiştiği; zaman zaman medrese-tekke çatışmalarının gündeme
geldiği, şiir ve edebiyatta en değerli tasavvufî mahsullerin verildiği, günümüze
kadar devam eden dönemdir.
1. Hz.Peygamber (s.a.s.)'in Hayâtında
Zühd Hz.
Peygamber'in bizzat zühdî bir hayât yaşadığını, bunu sevdiğini ve ashâbına da
tavsiye ettiğini "Tasavvufun Târif ve Kaynağı" bahsinde anlatmıştık.1
Biz burada Efendimiz'in hayâtını konu alan sîret ve hadîs kaynaklarına dayanarak
Hz. Peygamber'in zühdî hayâtıyla ilgili bâzı tesbitlerde bulunduk: İbn
Abbâs'ın rivâyetine göre, Peygamber (s.a.s.), peşpeşe birkaç gece aç sabahlar,
hâne halkı da çoğu zaman akşamlan yiyecek birşey bulamazdı. Zâten ekmekleri arpa
ekmeğiydi.2 Enes b.
Mâlik (r.a.)'in rivâyetine göre, Fâtıma vâlidemiz, Peygamberimiz'e pişirdiği
ekmekten bir parça getirmiş ve Allâh Rasûlü, "Bu nedir?" diye sorduğunda
"Pişirdiğim çörektir. Size getirmeden canım çekmedi." demişti. Bunun üzerine
Fahr-ı âlem: "Üç gündür babanın ağzına giren ilk lokma bu olacak." buyurdu. Ebû
Hüreyre'nin rivâyetine göre Allâh Rasûlü'nün açlıktan beline taş bağladığı
olurdu.3 Hz. Âişe
anlatıyor: Dört ay geçerdi ki, Allâh Rasûlünün karnı buğday ekmeğiyle doymuş
olmazdı.4 O'nun hâne halkı da üçgün peşpeşe arpa
ekmeğiyle karınlarını doyurmadan Allâh'a kavuşmuşlardır. Ebû Hüreyre
ve Âişe'den gelen bir rivâyette, aylar geçtiği hâlde Allâh Rasûlü'nün evinde bir
çorba pişmediği ve âile halkının hurma ve su ile beslendiği, bazan da sağmal
hayvanları bulunan komşularının gönderdikleri sütü içtikleri rivâyet edilir.5 Enes b.
Mâlik der ki: "Peygamber (s.a.s)'in , öğle ve akşam, ekmek ile eti bolca bir
arada cem'ettiği olmamıştır."6 Nitekim yine Enes
(r.a.) Allâh Rasûlü'nün bir düğün yemeğinde et ve ekmeği bile bulunmadığını
haber vermektedir. Âişe (r.a.)
vâlidemiz diyor ki: "Allâh Rasûlü'nün midesine bir günde iki tür yemek birden
girmedi. Et yediği zaman başka birşey yemediği gibi, hurma ve ekmek yediğinde
onların üzerine birşey ilâve etmezdi." Ebû Nadr
anlatıyor: Ben Âişe vâlidemizin şöyle konuştuğunu duydum: "Birgün Allâh Rasûlü
ile birlikte oturuyorduk. Babam Ebû Bekir bize bir koyun budu ikrâm etti. Gece
karanlığında Allâh Rasûlü ile onu kesmeye çalışıyorduk. Birisi "Kandiliniz ve
ışığınız yok mu?" diye seslendi. Dedim ki: "Yakacak yağımız olsa, biz onu
yerdik."7 Âişe
vâlidemizin ifâdesine göre O'nun yatağı içi hurma lifi ile dolu bir deriden
ibâretti. Yemeğini yere oturarak yer ve: "Ben kulum, kul gibi yerde oturarak
yerim."8 buyururdu. O'nun
dünyâya yönelmeyi ve ona kul olmayı yeren pekçok hadîsi-i şerîfi vardır: "Kimin
himmet ve kaygısı dünyâ olursa, Allâh onun işini dağıtır, fakirliğini gözünün
önüne koyar. Kimseye nasibinden fazla dünyâlık gelmez. Niyet ve himmeti âhıret
olanın işini Allâh Teâlâ toparlar (cem), gönlüne zenginlik verir. O arkasını
dönse de dünyâ ona gelir."9 "Himmet ve
kaygılarını teke indirip sâdece âhıret kaygısı taşıyanın dünyâsına Allâh
kâfidir. Kaygısını dünyâya dağıtanın ise Allâh, hangi vadide helak olduğuna
aldırış etmez."10 Kurduğu
devlet, dünyânın en kudretli devleti hâline geldiği, devlet hazinesi dolup
taştığı zamanlarda bile, O'nun yaşantısında bir değişiklik olmadı. Hanımları
O'nun bu mütevazı hayâtına dayanamayarak dünyâlık istediler. O da onları ya
dünyâyı, ya da Allâh ve Rasûlünü seçmek konusunda serbest bırakmış, yirmi dokuz
gün süreyle bir bakıma onları boykot etmişti (İ'lâ). Bu süre zarfında Hz.
Peygamber'i bir hasır üzerinde uyumuş gören Hz. Ömer ağlamış, Allâh Rasûlü de
dünyânın değersizliğini ve dünyâdan yüz çevirmek gerektiğini anlatarak onu
teselli etmişti. Nihâyet Ahzâb sûresinin ilgili âyetleri nâzil oldu: "Ey
Peygamber, zevcelerine de ki: Eğer bu süflî hayâtı, onun zînet ve parlaklığını
istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle
salıvereyim. Yok eğer Allâh'ı ve Peygamberini ve âhıret yurdunu istiyorsanız,
Allâh aranızdan iyi olanlara büyük mükâfat hazırlamıştır."11 Hz. Âişe
der ki: "Hz. Peygamber'in hiçbir zaman karnı doymadı ama, asla şikâyetçi olmadı.
Bazan O'nun bu hâline acır ve: "Bari sana yetecek kadar bir rızka erişseydin."
derdim. O ise, ülü'1-azm peygamberlerin bu dünyâdan böyle gelip geçtiklerini
anlatırdı."12 Mal
biriktirmeye asla heveskâr değildi. Çünkü O, tercîhini "kul peygamberlikten"
yana yapmıştı. Nitekim: "Kul peygamberlikle melik peygamberlik arasında muhayyer
bırakıldım. Cebrail mütevazı davranmamı bana işâret etti. Ben de kul peygamber
olmayı tercîh ettim ve bir gün doyayım ve bir gün aç kalayım, dedim."13
buyurarak buna işâret etmiştir. Kendisine
arka arkaya iki defa aynı yemeği getiren Berîre'ye: "Kıyâmet gününde sen,
yemeğinin buharı olmaktan korkmuyor musun? Yarın için birşey ayırıp saklama!
Zira Cenâb-ı Hakk her günün rızkını ayrı ayrı verir." buyurmuştu İnfak
etmeyi çok severdi. Nitekim Hz. Bilâl'e: "Ya Bilâl, infak et! İnfak etmekle
Arş'ın sâhibinin senin malını azaltacağından korkma!"14
buyurmuştu. Birgün
namazda hatırına evde bir miktar altının bulunduğu gelmiş, eve giderek onun
tasadduk edilmesini emretmişti. Ölüm döşeğinde bile tasadduktan geri durmazdı.
Nitekim tasadduk edilmek üzere hanımlarından birine verdiği üç dinarın hemen
tasadduk edilmesini emretti ve: "Bu para bende iken Rabbıma ne yüzle giderim."
buyurdu. Kendisinden
birşey istendiğinde derhal verir, eğer istenen şey kendisinde yoksa vaad eder ve
eline geçen ilk fırsatta bu isteği karşılardı. Bir
defasında ashâb-ı suffe: "Yâ Rasûlallâh, hurma yemekten ciğerlerimiz kavruldu."
demişlerdi de O: "Medîneliler bize ne veriyorlarsa biz de size onu veriyoruz."15
buyurmuştu. Hz.
Peygamber (s.a.s.) vermeye ve infak etmeye son derece heveskâr olduğu ve vermek
hakkında "Veren el, alan elden hayırlıdır." buyurduğu hâlde, istemek ve almak
konusunda son derece müstağnî idi. Ashâbının da bu konuda müstağni olmasını
öğütlerdi. Nitekim Medîne'ye hicret ettikten bir süre sonra, yedi sekiz kadar
sahâbînin bulunduğu bir mecliste, onlardan "Yalnız Allâh'a kulluğa, beş vakit
namaz kılmaya ve ülü'1-emre itaata ve kimseden birşey istememek üzere" bey'at
etmelerini istedi. Râvînin ifâdesine göre: "Bu bey'ate katılanlar, asla kimseden
birşey istemedikleri gibi, savaşta kazara ellerinden kılıçları düşecek olsa
bile, onu yerde bulunan kimseden istemez, yere inip alırlardı."16 Evini
süsleyen kızı Fâtıma'nın evine girmemiş ve: "Böyle süslü yerlere girmek bize
yakışmaz."17 buyurmuştu. Kendisine
hediye edilen ipek bir elbiseyi "Takvâ sâhipleri böyle şeyler kullanmazlar."18
buyurarak hanımlarından birine vermişti. Buhârî'nin
rivâyetine göre, çoğu zaman elbisesinde iki yama bulunurdu. Ciğerparesi
Fâtıma, eldeğirmeninde un, kuyudan su çekmekten ellerinin yarıldığını
göstererek, kendisine ev işlerinde yardım etmek üzere, harp esirlerinden
yardımcı istemişti de O: "Ehl-i suffe böyle fakir yaşarken ve Bedir şehidlerinin
yetimleri perişan bir hâldeyken sen buna nasıl talip olabiliyorsun?"19
buyurmuştu.
Buyururdular ki:
"Allâh bir kulunun hayrını murad ederse, dünyâdan zühdünü kolaylaştırır,
kendisine kusurlarını gösterir. Dünyadan el etek çekene yaklaşınız. Çünkü onun
telkin ettiği hikmettir."20
"Allâh'ı tanı, karşında bulursun. Bolluk zamanında O'nu an, darlığa düşünce
sana yardım eder."21
2. Ashâb-ı Kirâm'ın Zühdî Hayâtı Tasavvufun temelini
teşkil eden Allâh Rasûlü'nün ve ashâbının zühdî hayâtının esasları, daha çok
kılık kıyafet, yeme-içme, barınma mekânı gibi dünyâ nîmetlerine değer
vermemek; zikir ve nâfile ibâdetle meşgul olmak, ibâdet ve tefekkür için
tenha yerleri tercîh etmek, Allâh'a karşı bir teslîmiyet ve tevekkül içinde
olmak şeklindeki rûhânî ve mânevî fiillerle tevhîd konusundaki sözler ve
duygulardan oluşmaktadır. Tasavvufun esası sayılan zühd, takvâ ve rûhânî
hayâtın 'Hz.Peygamber'in hayâtında' özellikle yakın çevresindeki sahâbîlerde
derin izler bıraktığı bilinmektedir. Nitekim sûfî tabakât kitaplarından Ebû
Nuaym İsfahânî'nin Hilyetü'l-evliyâ adlı eseriyle İbnu'l-Cevzî'nin Sıfatu's-saf-ve'si
ve Şârânî'nin et-Tabakâtu'1-Kübrâ'sı sahâbe içinde zühdî yaşayışı ile
tanınan büyük sahâbîlere ve suffe ashâbına yer vermektedir. İlk tasavvuf
klasiği sayılan el-Luma' ise Allâh Rasûlü'nün örnek zühdî yaşantısını
verdikten sonra hulefâ-i râşidînin husûsîyetlerini ayrı ayrı zikretmekte ve
arkasından önce ashâb-ı suffeyi, sonra da diğer sahâbîleri zühd
özellikleriyle anlatmaktadır. Ebû
Nasr Serrâc'ın (ö.378/988) muasırı olan klasik tasavvuf müelliflerinden Ebû
Bekir Kelâbâzî (ö.380/990) ise eserinde sahâbeden sûfîyâne vecd hâlleri
anlatılan, söz ve fiilleriyle bu hayâtı tasvir edenlerin Hz. Ali ile oğullan
Hasan ve Hüseyin olduğunu ve bu işin ehl-i beyt imamlarından Ali b. Hüseyn
Zeynelâbidîn, Muhammed Bakır ve Ca'fer Sâdık ile devam ettiğini anlatır,
fakat bunların hayâtlarına, söz ve fiillerine dâir bilgi vermez. Tasavvuf
tabakâtı müelliflerinin ilklerinden sayılan Ebû Nuaym İsfahânî ise Hılye-tü'l
Evliyâ adlı eserinde asr-ı saâdetteki tasavvufî unsurları anlatırken zâhid
sahâbîlerden, hulefâ-i râşidîn ve aşere-i mübeşşereden başlayarak, 46 kadar
sahabî saymaktadır. Arkasından ashâb-ı suffeden 85 sahâbîye ayırdığı bölümle
bu sayıyı öncekilerle 131'e çıkarmaktadır. Bunların ardından Hasan ve
Hüseyin ile kadın zâhid sahâbîlere yer vermektedir.22 Hilyetü'I
Evliyâ'yı bir bakıma özetlemiş bulunan İbnu'l-Cevzî ise Sıfatü's Safve'sinde
aşere-i mübeşşere dâhil toplam 123 erkek ve 32 kadın zâhid sahâbîyi anlatır.23 Hucvirî
(ö.470/1077) dört büyük halîfeden sonra ehl-i beyt imamları Hasan, Hüseyin,
Zeynelâbidîn, Muhammed Bakır, Cafer Sâdık ile ashâb-ı suffeden 22 kişinin
hayâtlarını anlatır. Muahhar
kaynaklardan Şa'rânî'nin (ö.973/1565) tabakâtında aşere-i mübeşşereden başka
14 sahâbîye,24 Münâvî'nin (ö.1031/1622) el-Kevakibü'd
Dürriyye'sinde hulefâ-i Râşidînden sonra alfabetik sırayla 35 sahâbîye yer
verilmiştir.25 Bütün bunlar, tasavvuf târihi
müelliflerinin, tasavvufî hayâtın menşeinin, ashâbın hayâtında var olduğunu
gösteren delilleridir. Sülemî ve Kuşeyrî gibi Bâzı tabakât müellifleri,
eserlerine hicrî ikinci asır sûfîlerinden başladıkları için, sahâbîlere yer
vermemişlerdir. Sülemî sahâbenin zühdünü bugün elimizde olmayan Kitâbu'z-zühd
adlı eserinde yazdığını söylemektedir.26
a ) Hz. Ebû Bekir (r.a.) Sünnî
tasavvuf telakkisinde Hz. Ebû Bekir, zühd ve verâı ile tasavvufî hayâtın
ashâb içindeki öncülerinden sayılır. Nitekim Ebû Bekir Vâsıtî: "Bu ümmet
içinde sûfîyâne sözler ilk defa Hz. Ebû Bekir'in dilinden dökülmüştür."
diyerek onun Allâh Rasûlü'ne malının tamamını getirdiğinde: "Çoluk çocuğuna
ne bıraktın?" sorusuna: "Allâh'ı ve Rasûlünü" cevâbına işâret etmektedir.27 Şüphelilerden
sakınma konusunda gösterdiği titizlik, ondaki verâ duygusunun tezahürü
olduğu gibi, tasavvuftaki "helal lokma" inceliğinin de esasıdır. Nitekim
kendisine ikrâm edilen bir sütün şüpheli veya helal olmadığını öğrenince
boğazına soktuğu parmağıyla onu çıkarmış ve "Eğer bu lokmalar canım
çıkmadıkça çıkmayacak olsaydı, onu da göze alırdım." demişti. Ma'rifet-i
ilâhiyye konusunda söz söyleyen ve Allâh Rasûlü ile bu konuda söyleşen ve bu
söyleşi Ömer gibi büyük sahâbîlere bile ağır gelen Ebû Bekir şöyle
konuşurdu: "Ma'rifetine, ma'rifetini tanıyamamaktan başka yol bırakmayan
Allâh'ı teşbih ederim." "Kim mârifetin hâlisinden bir şey tadarsa, bu zevk
onu Allâh'tan gayri herşeyden alıkoymaya kâfidir." Cömertliği
takvâda, zenginliği tam inançta, şerefi alçak gönüllülükte bulduğunu
söylerdi. Selmân-ı Fârisî'ye: "Yâ Selmân, Allâh'ın emirlerini tut. İleride
büyük fetihler olacak, senin payına ne düşecek bilemem ama yiyip içecek ve
sırtına giyecekten fazla olmasın." diye nasihat ettiği gibi, Abdurrahman bin
Avf'a da: "Gelecekte dünyânın genişleyeceğini, bolluğa kavuşacağını
görüyorum. Bolluk zamanında ipek perdeler, atlas yastıklar kullananlar
çıkacak. Sizden birinizin boynunun vurulması, dünyâya dalmasından daha
iyidir." diye öğüt verirdi.
b) Hz. Ömer (r.a.) Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in, hakkında: "Her ümmetin ilhama mazhar (muhaddes)
kişileri vardır. Bu ümmetin muhaddesi Ömer'dir."28
buyurarak övdüğü ve: "Hakk Ömer'in dilinden konuşuyor."29
hadîsiyle yücelttiği, hayâtı boyunca asla dünyâya değer vermeyen Hz. Ömer
(r.a.), hâlife olduğu zaman bile üstünde oniki yaması bulunan bir hırka ile
halka imamlık yapmıştır. Dünyâya meylederek yüksek ve süslü evler yapanları
uyaran Hz. Ömer, dünyâyı bir çöplük gibi görürdü. Nitekim yol üzerindeki bir
çöplüğün kenarına dikilerek: "İşte can u gönülden bağlandığınız dünyâ bu
çöplük gibidir." demişti. Bir gün yolda elinde etle Câbir bin Abdullah'ı
gören Hz. Ömer: "Siz komşu ve akraba doyuracağınıza, kendi midenizi doyurmak
mı istiyorsunuz?" diye çıkışmıştı. İran
kisrâsının tahtı ve ganîmet malları Medîne'ye getirildiğinde:
"Tükettiniz dünyâ hayâtındaki güzel nîmetlerinizi, onlardan yararlanıp
sürdünüz safânızı; burası için hiçbir şey bırakmadınız, artık bugün
horlayıcı azâbla cezalandırılacaksınız."30 âyetini
okuyup ağlamıştı. Oğlu
Abdullah'ın odasına girdiğinde et yediğini görünce: "Sen her canının
çektiğini yiyor musun? Bilmez misin ki, insanın canının çektiği herşeyi
yemesi israf, israf ise haramdır." diye çıkışmıştı. Hz.
Ömer'in hâlifeliği sırasında Tûr sûresini okuyan güzel sesli birini duyduğu;
bu okuyuştan etkilenerek hastalanıp bir ay kadar evinden dışarı çıkamadığı
ve sahâbîlerin kendisini ziyarete geldiği nakledilir. Hâlifeliği
zamanında pekçok köleleri bulunmasına rağmen, sırtına yüklendiği odun
destesini taşır ve "Niye bunu adamlarına taşıtmıyorsun?" diyenlere "Nefsimi
denemek ve onu ıslah etmek istiyorum." cevâbını verirdi. Onun bu sözleri
tasavvuf erbâbının nefs mücâhedesine örneklik teşkil edebilecek
özelliktedir. Nefsinin, mala ve mevkîye güvenmesine fırsat vermezdi. Temkin
ehliydi. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk'a münâcâtı sırasında: "Allâh'ım, sana yakın
olup mekrine düşmemi mi, yoksa vaslınla senden kesilmemi mi murad edersin?
Hayır hayır, en güzeli temkin." derdi.
c ) Hz. Osman (r.a.) Hz.
Osman(r.a.) Kur'ân okumaya düşkünlüğü, ağlaması, sehâveti, gece ibâdeti,
hayâsı ve sabrı sebebiyle sûfîlere örnek olmuştu. Harama bakan bir gence:
"Ben senin gözünde zinâ eseri görüyorum." diyerek basîretinin keskinliği ve
firâsetini hissettirmişti. Allâh elçisine en sıkıntılı zamanlarında
servetiyle destek olmuştu. Özellikle "Ceyşu'l-usra" diye bilinen Tebuk
savaşında orduyu teçhiz etmek üzere ticaret kervanını bütün develeriyle
birlikte infak ederek orduyu donatması ve "Bi'ru'r-Rûme" denilen bir kuyuyu
sâhibinden satın alıp ümmetin istifâdesine sunmasıyla malını İslâm'a hizmet
için tuttuğunu göstermiştir. Meleklerin bile kendisine imrendiği yüksek bir
hayâ duygusuna sâhipti. Hz.
Osman: "Hayrı dört şeyde buldum: 1)
Nâfilelerle muhabbet-i ilâhiyeye varmak, 2)
Allâh'ın ahkâmını icrâda sabretmek, 3)
Takdir-i ilâhiyeye rızâ göstermek, 4)
Nazar-ı ilâhîden haya." diye konuşurdu.31
d
) Hz. Ali (r.a.) Hz.
Ali (r.a.); Cüneyd gibi büyük sûfîlerin hakkında: "Eğer Hz. Ali savaşlarla
meşgul olmasaydı, bu bizim ilmimize dâir çok şeyler söylerdi. Çünkü o,
Allâh'ın kendisine ledünnî ilim verdiği bir kâmil insandı." dedikleri, Hz.
Peygamber'in "İlim şehrinin kapısı"32 diye
tanıttığı bir insandı. Bu husûsiyetleriyle Allâh Rasûlünün ashâbı içinde
ince mânâlara, latif işâretlere, tevhîd, ma'rifet ve îmân konusunda veciz
ibarelere sâhipti. Nitekim kendisine: "Rabbını nasıl tanıdın?" diye
soranlara şu karşılığı vermişti: "O'nun kendisini tanıttığı şekilde, O
hiçbir zaman sûrete benzemez, duygularla idrak olunamaz, insanlarla mukayese
edilemez. Uzakta olana yakın, yakında olana uzaktır. Herşeyin üstündedir.
Ancak bu, O'nun altında birşey vardır anlamına gelmez. O, herşeyin
altındadır. Ancak bu da, O'nun üzerinde birşey olduğu anlamına gelmez. O
herşeyin önündedir ama, O'nun önünde birşey vardır, demek değildir. O,
eşyaya dâhildir, fakat herhangi birşey gibi birşeyin içinde onunla birlikte
değil. Ben kendisi gibi hiçbir varlık bulunmayan Allâh'ı tesbih ederim." Hz.
Ali kendisine îmânı soran birisine: "Îmân, sabır, yakîn, adl ve cihad
temellerine dayanır." diye cevap vermiş ve arkasından sabrı on makam üzere,
yakîn adl ve cihadı da onar makam üzere anlatmıştır."33
Eğer bu rivâyet doğru ise tasavvufî makamlardan ilk bahseden kişi Hz.
Ali'dir, denilebilir. "İnsanların
ayıp ve kusurlarından nasıl kurtulabileceğini" soran birine: "Aklını başkan,
sakınmayı vezir, nasihati dizgin, sabrı kumandan, takvâyı azık, Allâh
korkusunu yoldaş, ölümü ve belâyı hatırlamayı arkadaş" edinenlerin günah ve
kusurlarından kurtulabileceğini söylemişti. Hz.
Ali, Hz. Ömer'e: "Dostumuz Allâh Rasûlüne kavuşmak dilersen yamalı gömlek
giy, nalinini onar, emelini küçült, karnını doyurmadan ye!" diye nasihat
etmişti. Hz.
Ali, namaz vakti geldiğinde tirtir titrer, yüzünün rengi değişirdi.
"N'oluyor sana yâ Emîre'l-mü'minîn" denildiğinde: "Allâh'ın göklere, yere ve
dağlara arzedip kabul etmedikleri ve insanın kabullendiği emanetin ifâsı
vakti geldi. Korkum bu emaneti gereği gibi yerine getirememektir." derdi. Hz.
Ali şehîd edildiği zaman oğlu Hasan minbere çıkıp şunları söyledi:
"Emîru'l-mü'minîn aramızda katlolundu. Dünyâya âit geriye sâdece bir
hizmetçi satın almak için ayırdığı 400 dirhem bıraktı." diyerek onun dünyâya
âit hiçbir mal bırakmadığını ümmete ilan etmişti. Rivâyete
göre Hz. Ali der ki: "Hayır dört şeyde toplanmıştır: Susmak, konuşmak,
bakmak ve hareket. Allâh'ın adı geçmeyen bir konuşma boştur. Tefekkürü
olmayan bir susma unutkanlık ve dalgınlıktır. İbretle olmayan bakış gaflet,
Allâh'a kulluk için olmayan hareket kayıptır. Allâh, konuşması zikir,
susması fikir, nazarı ibret, hareketi ibâdet olan kimseye rahmet etsin.
İnsanlar böylelerinin elinden ve dilinden selâmettedir." Ebû
Nasr Serrâc, dört büyük hâlifenin tasavvufî hayât içindeki yerleri konusunda
şunları söylemektedir: Dünyâyı bütünüyle terkederek elinde, avucunda bulunan
herşeyi Allâh yolunda infak ile fakr-ı tammı seçenlerin imamı Hz. Ebû
Bekir'dir. Dünyânın yarısından geçip, yarısını âile efrâdı ve akrabalarının
hukukunu yerine getirmek için ayıranların önderi Hz. Ömer'dir. Dünyâlık malı
Allâh için biriktiren veya Allâh için biriktirmekten sarf-ı nazar eden,
biriktirdiğini Allâh için infak edip dağıtanların rehberi Hz. Osman'dır.
Gönlünde bir dünyâ meyli duymayan, istemediği hâlde dünyâ kendisine doğru
geldiğinde reddederek ondan kaçanların serveri İmam Ali'dir.34 *
* * Allâh
Rasûlü ve hulefâ-i râşidînin hayâtında zühd, takvâ, sabır, tevekkül,
cömertlik, ferâgat şeklinde yaşandığını gördüğümüz rûhânî ve mânevî hayâtın
diğer sahâbîlerce de benimsendiğini ve en güzel örneklerinin onlar
tarafından yaşandığını görüyoruz. Nitekim önceleri Allâh Rasûlü'nden
dünyâlık isteyen hanımları bile, gelen âyetten35
sonra bundan vazgeçerek zühdî hayâtı benimsediler. Âişe
vâlidemiz şöyle anlatıyor: "Bir defasında giydiğim bir elbise çok hoşuma
gitmişti. Hâlimden bunu farkeden babam Ebû Bekir: "Bilmez misin ki, insan
dünyâ nîmetine hayranlık duyunca, o duygudan kurtuluncaya kadar Allâh
kendisine gadap eder." dedi. Ben de o elbiseyi çıkarıp bir başkasına hediye
ettim." Hz.
Ömer'in oğlu Abdullah, çocuklarından birine bir elbise satın almıştı. Çocuk
sokağa çıkınca elbisesi yırtılmış ve koşarak babasına gelip: "Babacığım,
elbisem yırtıldı." diye şikâyette bulunmuştu. Abdullah b. Ömer: "Yırtılan
yerini yama ve tekrar giy!" diyerek oğlunu uyarmıştı. Salim
b. Abdullah anlatıyor: "Evlendiğim zaman babam, pekçok kimseyi düğünüme
çağırmıştı. Davetliler arasında Ebû Eyyûb Ensârî de vardı. Evin duvarlarını
süsleyen yeşil perdeleri gören Ebû Eyyûb: "Herkesin kadınların sözüne
kanacağına inanırdım da, sizin inanacağınızı sanmazdım." demişti. Abdullah
b. Mes'ud, güzel ve yüksek bir ev yaptırmış ve Ammâr b. Yâsir'i evine
çağırmıştı. Ammâr evi görünce: "Evin
yüksek, emelin büyük, ölümün yakın." diye ölümü hatırlatmış ve tûl-i emele
kapılmamaya çalışmasını öğütlemek istemişti.
3.
Ashâb-ı Suffe ve Zühdî Hayât Ashâb-ı suffenin
tasavvufî hayâtın ilk nüvesini teşkil ettikleri, hattâ sûfî ve tasavvuf
kelimelerinin bunlara ad olan suffe kökünden geldiği öne sürülmüştür. Bunların
genellikle muhâcir ve ensarın fakirlerinden oluşan, sayıları 70 ilâ 300 arasında
değişen sahâbîlerden meydana geldiği bilinmektedir. Civar kabilelerden muallim
istendiğinde Peygamberimiz, bunlar arasından seçip gönderirdi. Bu yüzden ashâb-ı
suffe tekkenin de medresenin de İslâm târihindeki ilk nüvesi sayılır. Hılyetü'l-evliyâ
adlı eserinde ashâb-ı suffeyi tanıtan Ebû Nuaym İsfahani onlar hakkında şu
görüşlere yer vermektedir: "Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini fânî birşeye
güvenmekten koruduğu; fânîye aldanmak yerine, Allâh'ın emirlerine sarılmayı
prensip hâline getirmiş kimselerdi. Bu hâlleriyle dünyâya değer vermeyenlere
örnek olmuşlardı. Âileleri ve malları bulunmadığı gibi, kendilerini Allâh'ın
zikrinden alıkoyacak bir ticaret ve meşgaleleri de yoktu. Dünyâ nâmına
kaybettiklerine asla üzülmezler, âhıret namına kazandıklarına sevinmezlerdi."36
Ebû Nasr Serrâc, şu âyetlerin ashâb-ı suffe hakkında nâzil olduğunu ve
onların özelliklerini anlattığını ifâde etmektedir:37 "Sadakalarınızı,
kendilerini Allâh yolunda vakfedip çarşı-pazar dolaşamayan, durumlarını
bilmeyenlerin iffet ve istiğnalarından dolayı kendilerini zengin sandığı, senin
sîmalarından tanıdığın, yüzsüzlük edip yalvara yakara isteyemeyen iffetli
fakirlere verin."38 Müşrikler, Mescid-i
Nebevî'nin sofasında barınan Ammâr, Suheyb ve Habbâb gibi kölelerin varlığından
rahatsız olmuşlar ve bunların kovulmasını istemişlerdi de şu âyet-i kerîme nâzil
olmuştu: "Sabah akşam, rızâsını dileyerek Rabblarına dua ve ibâdette
bulunanları yanından kovma!"39 "Sabah akşam, Rabblarının rızâsını
dileyerek dua edenlerle birlikte sen de sabret! Dünyâ hayâtının güzelliğini arzu
ederek gözlerini onlardan başkasına çevirme!"40 Hz. Peygamber
(s.a.s.), ashâb-ı suffeyi sever ve onlarla dâimâ görüşürdü. Hattâ onlar etrafına
toplanıp halka olunca, onlar kalkmadan kalkmaz, musâfaha ettiğinde onlar
çekmedikçe elini çekmezdi. Ashâbına da onlara hürmet ve hizmet edilmesini
tavsiye ederdi. Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hasan ve amcazâdesi Ca'fer'in oğlu
Abdullâh, onlarla oturup kalkmaktan son derece hoşlanırlardı. Ebû Hüreyre, Selmân
Fârisî, Suheyb Rûmî, Ebû Musa Eş'arî ve Ebû Zerr gibi ünlü sahâbîler hep ashâb-ı
suffedendi. Ebû Hüreyre'nin onlarla ilgili şu sözü, hâllerini en iyi şekilde
özetlemektedir: "Suffe ashâbından yetmiş kadarını gördüm, giydikleri elbise
namaz kılarken diz kapaklarına ulaşmıyordu. Bu yüzden rukûa vardıklarında avret
yerleri açılmasın diye elbisenin eteğini çekiştiriyorlardı."
d
) Hz. Ali (r.a.) Hz.
Ali (r.a.); Cüneyd gibi büyük sûfîlerin hakkında: "Eğer Hz. Ali savaşlarla
meşgul olmasaydı, bu bizim ilmimize dâir çok şeyler söylerdi. Çünkü o,
Allâh'ın kendisine ledünnî ilim verdiği bir kâmil insandı." dedikleri, Hz.
Peygamber'in "İlim şehrinin kapısı"32 diye
tanıttığı bir insandı. Bu husûsiyetleriyle Allâh Rasûlünün ashâbı içinde
ince mânâlara, latif işâretlere, tevhîd, ma'rifet ve îmân konusunda veciz
ibarelere sâhipti. Nitekim kendisine: "Rabbını nasıl tanıdın?" diye
soranlara şu karşılığı vermişti: "O'nun kendisini tanıttığı şekilde, O
hiçbir zaman sûrete benzemez, duygularla idrak olunamaz, insanlarla mukayese
edilemez. Uzakta olana yakın, yakında olana uzaktır. Herşeyin üstündedir.
Ancak bu, O'nun altında birşey vardır anlamına gelmez. O, herşeyin
altındadır. Ancak bu da, O'nun üzerinde birşey olduğu anlamına gelmez. O
herşeyin önündedir ama, O'nun önünde birşey vardır, demek değildir. O,
eşyaya dâhildir, fakat herhangi birşey gibi birşeyin içinde onunla birlikte
değil. Ben kendisi gibi hiçbir varlık bulunmayan Allâh'ı tesbih ederim." Hz.
Ali kendisine îmânı soran birisine: "Îmân, sabır, yakîn, adl ve cihad
temellerine dayanır." diye cevap vermiş ve arkasından sabrı on makam üzere,
yakîn adl ve cihadı da onar makam üzere anlatmıştır."33
Eğer bu rivâyet doğru ise tasavvufî makamlardan ilk bahseden kişi Hz.
Ali'dir, denilebilir. "İnsanların
ayıp ve kusurlarından nasıl kurtulabileceğini" soran birine: "Aklını başkan,
sakınmayı vezir, nasihati dizgin, sabrı kumandan, takvâyı azık, Allâh
korkusunu yoldaş, ölümü ve belâyı hatırlamayı arkadaş" edinenlerin günah ve
kusurlarından kurtulabileceğini söylemişti. Hz.
Ali, Hz. Ömer'e: "Dostumuz Allâh Rasûlüne kavuşmak dilersen yamalı gömlek
giy, nalinini onar, emelini küçült, karnını doyurmadan ye!" diye nasihat
etmişti. Hz.
Ali, namaz vakti geldiğinde tirtir titrer, yüzünün rengi değişirdi.
"N'oluyor sana yâ Emîre'l-mü'minîn" denildiğinde: "Allâh'ın göklere, yere ve
dağlara arzedip kabul etmedikleri ve insanın kabullendiği emanetin ifâsı
vakti geldi. Korkum bu emaneti gereği gibi yerine getirememektir." derdi. Hz.
Ali şehîd edildiği zaman oğlu Hasan minbere çıkıp şunları söyledi:
"Emîru'l-mü'minîn aramızda katlolundu. Dünyâya âit geriye sâdece bir
hizmetçi satın almak için ayırdığı 400 dirhem bıraktı." diyerek onun dünyâya
âit hiçbir mal bırakmadığını ümmete ilan etmişti. Rivâyete
göre Hz. Ali der ki: "Hayır dört şeyde toplanmıştır: Susmak, konuşmak,
bakmak ve hareket. Allâh'ın adı geçmeyen bir konuşma boştur. Tefekkürü
olmayan bir susma unutkanlık ve dalgınlıktır. İbretle olmayan bakış gaflet,
Allâh'a kulluk için olmayan hareket kayıptır. Allâh, konuşması zikir,
susması fikir, nazarı ibret, hareketi ibâdet olan kimseye rahmet etsin.
İnsanlar böylelerinin elinden ve dilinden selâmettedir." Ebû
Nasr Serrâc, dört büyük hâlifenin tasavvufî hayât içindeki yerleri konusunda
şunları söylemektedir: Dünyâyı bütünüyle terkederek elinde, avucunda bulunan
herşeyi Allâh yolunda infak ile fakr-ı tammı seçenlerin imamı Hz. Ebû
Bekir'dir. Dünyânın yarısından geçip, yarısını âile efrâdı ve akrabalarının
hukukunu yerine getirmek için ayıranların önderi Hz. Ömer'dir. Dünyâlık malı
Allâh için biriktiren veya Allâh için biriktirmekten sarf-ı nazar eden,
biriktirdiğini Allâh için infak edip dağıtanların rehberi Hz. Osman'dır.
Gönlünde bir dünyâ meyli duymayan, istemediği hâlde dünyâ kendisine doğru
geldiğinde reddederek ondan kaçanların serveri İmam Ali'dir.34 *
* * Allâh
Rasûlü ve hulefâ-i râşidînin hayâtında zühd, takvâ, sabır, tevekkül,
cömertlik, ferâgat şeklinde yaşandığını gördüğümüz rûhânî ve mânevî hayâtın
diğer sahâbîlerce de benimsendiğini ve en güzel örneklerinin onlar
tarafından yaşandığını görüyoruz. Nitekim önceleri Allâh Rasûlü'nden
dünyâlık isteyen hanımları bile, gelen âyetten35
sonra bundan vazgeçerek zühdî hayâtı benimsediler. Âişe
vâlidemiz şöyle anlatıyor: "Bir defasında giydiğim bir elbise çok hoşuma
gitmişti. Hâlimden bunu farkeden babam Ebû Bekir: "Bilmez misin ki, insan
dünyâ nîmetine hayranlık duyunca, o duygudan kurtuluncaya kadar Allâh
kendisine gadap eder." dedi. Ben de o elbiseyi çıkarıp bir başkasına hediye
ettim." Hz.
Ömer'in oğlu Abdullah, çocuklarından birine bir elbise satın almıştı. Çocuk
sokağa çıkınca elbisesi yırtılmış ve koşarak babasına gelip: "Babacığım,
elbisem yırtıldı." diye şikâyette bulunmuştu. Abdullah b. Ömer: "Yırtılan
yerini yama ve tekrar giy!" diyerek oğlunu uyarmıştı. Salim
b. Abdullah anlatıyor: "Evlendiğim zaman babam, pekçok kimseyi düğünüme
çağırmıştı. Davetliler arasında Ebû Eyyûb Ensârî de vardı. Evin duvarlarını
süsleyen yeşil perdeleri gören Ebû Eyyûb: "Herkesin kadınların sözüne
kanacağına inanırdım da, sizin inanacağınızı sanmazdım." demişti. Abdullah
b. Mes'ud, güzel ve yüksek bir ev yaptırmış ve Ammâr b. Yâsir'i evine
çağırmıştı. Ammâr evi görünce: "Evin
yüksek, emelin büyük, ölümün yakın." diye ölümü hatırlatmış ve tûl-i emele
kapılmamaya çalışmasını öğütlemek istemişti.
3.
Ashâb-ı Suffe ve Zühdî Hayât Ashâb-ı suffenin
tasavvufî hayâtın ilk nüvesini teşkil ettikleri, hattâ sûfî ve tasavvuf
kelimelerinin bunlara ad olan suffe kökünden geldiği öne sürülmüştür. Bunların
genellikle muhâcir ve ensarın fakirlerinden oluşan, sayıları 70 ilâ 300 arasında
değişen sahâbîlerden meydana geldiği bilinmektedir. Civar kabilelerden muallim
istendiğinde Peygamberimiz, bunlar arasından seçip gönderirdi. Bu yüzden ashâb-ı
suffe tekkenin de medresenin de İslâm târihindeki ilk nüvesi sayılır. Hılyetü'l-evliyâ
adlı eserinde ashâb-ı suffeyi tanıtan Ebû Nuaym İsfahani onlar hakkında şu
görüşlere yer vermektedir: "Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini fânî birşeye
güvenmekten koruduğu; fânîye aldanmak yerine, Allâh'ın emirlerine sarılmayı
prensip hâline getirmiş kimselerdi. Bu hâlleriyle dünyâya değer vermeyenlere
örnek olmuşlardı. Âileleri ve malları bulunmadığı gibi, kendilerini Allâh'ın
zikrinden alıkoyacak bir ticaret ve meşgaleleri de yoktu. Dünyâ nâmına
kaybettiklerine asla üzülmezler, âhıret namına kazandıklarına sevinmezlerdi."36
Ebû Nasr Serrâc, şu âyetlerin ashâb-ı suffe hakkında nâzil olduğunu ve
onların özelliklerini anlattığını ifâde etmektedir:37 "Sadakalarınızı,
kendilerini Allâh yolunda vakfedip çarşı-pazar dolaşamayan, durumlarını
bilmeyenlerin iffet ve istiğnalarından dolayı kendilerini zengin sandığı, senin
sîmalarından tanıdığın, yüzsüzlük edip yalvara yakara isteyemeyen iffetli
fakirlere verin."38 Müşrikler, Mescid-i
Nebevî'nin sofasında barınan Ammâr, Suheyb ve Habbâb gibi kölelerin varlığından
rahatsız olmuşlar ve bunların kovulmasını istemişlerdi de şu âyet-i kerîme nâzil
olmuştu: "Sabah akşam, rızâsını dileyerek Rabblarına dua ve ibâdette
bulunanları yanından kovma!"39 "Sabah akşam, Rabblarının rızâsını
dileyerek dua edenlerle birlikte sen de sabret! Dünyâ hayâtının güzelliğini arzu
ederek gözlerini onlardan başkasına çevirme!"40 Hz. Peygamber
(s.a.s.), ashâb-ı suffeyi sever ve onlarla dâimâ görüşürdü. Hattâ onlar etrafına
toplanıp halka olunca, onlar kalkmadan kalkmaz, musâfaha ettiğinde onlar
çekmedikçe elini çekmezdi. Ashâbına da onlara hürmet ve hizmet edilmesini
tavsiye ederdi. Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hasan ve amcazâdesi Ca'fer'in oğlu
Abdullâh, onlarla oturup kalkmaktan son derece hoşlanırlardı. Ebû Hüreyre, Selmân
Fârisî, Suheyb Rûmî, Ebû Musa Eş'arî ve Ebû Zerr gibi ünlü sahâbîler hep ashâb-ı
suffedendi. Ebû Hüreyre'nin onlarla ilgili şu sözü, hâllerini en iyi şekilde
özetlemektedir: "Suffe ashâbından yetmiş kadarını gördüm, giydikleri elbise
namaz kılarken diz kapaklarına ulaşmıyordu. Bu yüzden rukûa vardıklarında avret
yerleri açılmasın diye elbisenin eteğini çekiştiriyorlardı."
6.
İlk İki Asır'da Başlıca Zühd Mektepleri Hicrî
II. asırın sonuna kadar olan dönem genellikle zühdün ferdî olarak yaşandığı
bir dönem olmakla birlikte bâzı bölgelerde belli başlı zâhidlerin açtığı bir
zühd çığırı gözlenmektedir. Bunların başhcaları Medîne, Basra, Kûfe ve
Horasan mektebidir.
Hicrî
I. II. (M. VII. ve VIII.) Asır'daki Zühd Mektepleri
a)
Medîne Mektebi Zühd ve tasavvufun
Kur'ân ve sünnetten alınan temel esasları İslâm devletinin ilk başkenti olan
Medîne'de hayâta yansımıştır. Zühdî hayâtın en güzel örnekleri orada Hz.
Rasûlullah (s.a.s.) ile hulefâ-i râşidîn, ashâb-ı kiram ve ashâb-ı suffenin
hayâtında yaşandı. Medîne, zühdî hayâtın merkezi olmaya, Emevîlerin başkenti
Şam'a taşıdıkları yıllara kadar devam etti. Şam'da Emevî saltanatının hüküm
sürdüğü yıllarda Medîne'de Saîd b. Müseyyeb (ö.90/709) gibi zâhidler eksik
değildi. Siyasî otoritenin merkezi Şam'a taşınınca Medîne mânevî hayât açısından
daha bir önem kazandı. Allâh Rasûlünün beldesi ve başkenti siyâsî çalkantılardan
bunalanların sığındığı bir selâmet sahili oldu. Vakıâ zaman zaman Abdullah b.
Zübeyr gibi siyâsî kavganın içinde yer alan kimseler ve onların taraftarları
görünse bile, Medîne genel havası îtibârıyla bir zühd şehriydi.
b)
Kûfe Mektebi Hz. Ali'nin
devletine başkent yaptığı bu şehir, Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin'in şehid
edildiği Kerbelâ'ya yakındır. Ehl-i Beyt taraftarları ile şîa mensuplarının
Şam'daki Emevî hânedanına karşı savaş verdikleri bir merkezdir. Hz. Hüseyin'in
şehâdetinden sonra meydana gelen pişmanlık sebebiyle bu bölge insanlarından bir
grup, üzüntü ve gözyaşı ile kendilerini zühd ve ibâdete verdiler. "Bekkâûn"
adıyla anılan bu gruba, pişmanlıkları sebebiyle "Tevvâbûn" adı da verilmiştir.
Siyâsî kargaşanın âmil olduğu bu zühdî hayât, bâzı araştırıcıların ifâdesiyle
Yemen halkının "misâli ve sembolî" özelliğini taşır. Mezhep de şia ve ehl-i beyt
temayülüyle tanınır. Bunların hadîs ilmiyle olan ilgilerinde zâhir ve zâhire âit
konular ağırlık kazanır. Şiirde de plâtonik aşk anlatımı esastır. Tavus b.
Keysân, Saîd b. Cübeyr, Mansûr b. Ammâr, Câbir b. Hayyân ve Rebî b. Haysem
burada yetişen ilk zâhidlerdendir. İlk defa sûfî lakabıyla anılanlar genellikle
Kûfe'den çıkmıştır. Ebû Hâşim Sûfî (ö.l50/767) Kûfelidir. Ebû Haşim Sûfî, önce
Kûfe'de, ardından Bağdad'da yaşamış ve buralarda meşhur olmuş bir sûfîdir.
Melâmet anlayışına yakın fikirlere sâhiptir. Onun anlayışında, ihlâsa ermekten
çok, riyâdan korunmak esastı. Nitekim Süfyân Sevrî'nin onun hakkındaki şu sözü
bunu gösterir: "Ebû Hâşim olmasa riyânın ince noktaları bilinmezdi."
c) Basra
Mektebi Basra, İslâm
tasavvufunda siyasetten uzak bir zühdî hayâtın merkezi olmuştur. Çünkü burada
yetişen Hasan Basrî, İslâm'da kitap ve sünnete dayalı ehl-i sünnet anlayışını
ilk sistemleştiren zâhid-sûfî olarak anılır. Basra mektebi Temîmoğullarına bağlı
bulunduğundan, tenkid ve araştırma özelliği taşır. Şiirde rasyonalist bir
telakkiye sâhip olan Basra mektebi, hadîste de araştırıcı ve sık eleyici bir
yapıyı hâizdi. Mezhep îtibârıyla genelde ehl-i sünnet, kısmen de Mu'tezile olan
Basra mektebinin Hasan Basrî'den sonraki en ünlü isimleri, onun talebeleri olan
Mâlik b. Dinâr, Abdülvâhid b. Zeyd'dir. Hicrî I. ve II.
asrın zâhidlerinin en önemli özelliği, cehennem korkusu ve cennet ümidi ile
gözyaşı dökmek, ibâdet ve riyâzatla Hakk'a bağlanmak, dünyâdan el-etek çekmekti.
Ancak bu asırlarda Râbiatü'l-Adeviyye ve Ma'rûf Kerhî gibi, sevgiyi öne çıkaran
bir anlayış da yaygınlaşmaya başladı. Böylece Basra'daki tasavvuf mektebi Hasan
Basrî ve Râbia'nın önderliğinde iki türlü gelişme gösterdi: Korku ve Hüzün
Ekolü, Sevgiye Dayalı Zühd Yolu. aa. Korku ve
Hüzün Ekolü: Bu ekolün kurucusu Hasan Basrî, 21/642-110/728 yılları
arasında yaşadı. Hz. Peygamber'in hanımlarından Ümmü Seleme'nin himâyesinde
Medîne'de yetiştiği ve Basra'da yaşadığı bilinir. Hadîs, fıkıh, kelâm ve
tasavvuf sahasında üstad sayılan Hasan Basrî, iyi bir hatipti. Sûfî tabakât
kitapları, özellikle Ebû Nuaym ve ondan naklen diğerleri, onun havf ve hüzün ile
me'lûf olduğunu anlatır.49 Tanıyanların "dâimâ gözü
yaşlı ve yüzü kederli" diye târif ettiği Hasan Basrî, dünyâ ikbâline değer
vermeyen ve dünyâya sırt çeviren bir zâhiddi. Zâhidliği kadar tefekkür ve
tezekküre dayalı bir tasfiyeyi benimsemişti. Ancak onun bu derin rûh hayâtı,
hüzün, havf ve fakra âit söz ve tavırları, zâhidliği bir gâye ve nihâî amaç
hâline getirmek değil, aksine bir hayra erişmek ve bir serden kurtulmak içindi.
Erişmek istediği hayır, cennet ve rızâ-i ilâhî; kurtulmak istediği korku,
cehennem ve gadab-ı ilâhîydi. Terâcim-i ahvâl ve
tabakât kitapları onun, cehennemin sâdece kendisi için yaratılmışçasına
cehennemden korktuğunu kaydeder. Korku ve hüzün konusunda: "Îmân eden kişinin
kaygı ile sabahlayıp akşamladığını" söylerdi. Çünkü mü'min iki korku
arasındadır. Biri geçmiş bir suç, diğeri kalan bir ömür. İnsan işlediği suçunun
Allâh tarafından nasıl karşılanacağını bilemediği gibi, ömrünün kalan kısmında
nelerle karşılaşacağının da farkında değildir. Hasan Basrî ile
başlayan bu tasavvufî cereyanın temel özelliği, insanı îmâna kavuşturan
tefekkür, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye sûretiyle insanı Allâh'ın rızâsına
kavuşturan korku ve hüzündür. Hüznün temelinde tefekkür vardır. Çünkü tefekkür,
insanı hem iyiliğe, hem de iyiliği yapmaya çağırır. Kötülüğü yapmaktan pişman
olmak onu yapmamayı sağlar. Fâni olan ne kadar çok olsa, bâkî olana denk olamaz. Basra mektebi, Hasan
Basrî'nin Habîb A'cemî (ö.115/733), Muhammed b. Vâsî (ö.127/744), Mâlik b. Dînâr
(ö.131/748), Eyyûb Sahtiyânî (ö.131/748) Ferkad Sebahî (ö.131/748), Abdülvâhid
b. Zeyd (ö.177/793) gibi talebeleri vâsıtasıyla devam etmiştir.50
bb.Sevgiye
Dayalı Zühd Yolu: İlk temsilcisi Râbia Adeviyye'dir. Râbia,
hemşehrisi Hasan Basrî'den farklı bir tasavvufî anlayışın sâhibi ve kurucusu
olmuştur. Onun geliştirdiği tasavvufî hayât, sevgi ağırlıklıdır. Allâh'ı
zâtından dolayı severek dünyâdan el-etek çekmek ve yalnız O'nun cemâlini
temaşâya gönül vermektir. Böylece Râbia sevgiyi ikiye ayırmış olmaktadır: 1.
İnsanı mâsivâ ile meşgul eden sevgi; 2.
Allâh'ı zâtı için sevmek. Râbia
sıcak bir aşktan kaynaklanan vuslatı tadan ve cemâlullah peşinde koşan bir
zâhide idi. O'nun sevgiye dayalı zühd anlayışı şu kıtada özetlenmiştir: Seni
iki sevgi ile seviyorum. Biri Sana karşı aşk ile bağlanışımın ifâdesi, öbürü
Senin sevilmeye lâyık oluşunun içimde meydana getirdiği sevgi. Sana
sevgi ile bağlanışım yüzünden yalnız Seni anıyor, Senden başkasıyla alâkadar
olmuyorum. Senin
sevgiye lâyık oluşunsa Seni görmek için aradaki perdeleri kaldırmandır. Râbia,
Allâh'a olan sevgisinden dolayı, ibâdetlere mukabil cennet beklentisini,
efendisine ücret karşılığı hizmet eden bir hizmetçi konumuna düşmek olarak
görür. Çünkü sevgi ve aşk, sevgiliden karşılık beklemeye mânîdir. Râbia
Adeviyye, Hasan Basrî'den hemen sonraki nesildendir. 185/801 yılında vefât
etmiştir. Bir başka şiirinde de şöyle der: Allâh'ı
sevdiğini söylüyorsun, fakat O'na karşı gelmeye devam ediyorsun. Senin
sevgin gerçek olsaydı O'na itaat ederdin. Çünkü seven sevdiğine itaat eder. Râbia,
Allâh sevgisine engel her türlü sevgiyi Hakk'a perde görürdü. Kulluğu da
Allâh sevgisi şartına bağlardı: Allâh'ım
Sana Cehennemden korkarak ibâdet ediyorsam beni Cehennem ateşinde yak. Eğer
Sana Cennet ümidiyle tapıyorsam Cennetini bana haram kıl. Benim
Sana olan sevgi ve ibâdetim, Senin sevilmeye ve kulluğa lâyık bir mâbûd
oluşundandır. Sözlerinde
ve şiirlerinde sevgi kavramını açıkça ilk defa kullanan Râbia olmakla
birlikte bu anlayış, daha sonraki dönemlerde korku ve hüzne dayalı tasavvufî
telakkîden daha fazla yaygınlaşmış, hattâ tasavvuf, geneli îtibârıyla, bir
sevgi ve gönül mektebi hâlini almıştır.
d)
Horasan Mektebi "Horasan diyârı"
olarak anılan Mâverâünnehr bölgesinin hicrî II. asırdan başlayarak son devirlere
kadar mühim tasavvufî şahsiyetlerle temâyüz ettiği ve pek çok ekolün kurucusunun
bu bölgeden yetiştiği, özellikle Anadolu'nun İslâmlaşması ve Türkleşmesi
olayında hizmet îfâ eden sûfîlerin bu bölgeden geldiği bilinmektedir. Bu
îtibârla Horasan tasavvufunun tasavvuf târihinde önemli bir yeri vardır. İbrahim
b. Edhem (ö.161/777), Fudayl b. İyâd (ö.187/802), Şakîk Belhî (ö.194/809) bu
bölgeden yetişen ilk zâhidlerdir. Horasan asıllı olan bu ilk zâhidler, daha
sonra Basra ve Bağdad civarına gelerek, o bölgedeki tasavvufî cereyanların
tesiriyle yetişmişlerdir. Bu yüzden Horasan bölgesi ilk zâhidlerinde, Basra
mektebinin zühd, fakr, ibâdet, Allâh korkusu gibi bâriz vasıfları göze
çarpmaktadır. Horasan zâhidleri bu vasıflardan başka bir de "tevekkül"
konusundaki fikirleriyle farklı bir tablo sergilemişlerdir. Onlar tevekkülü "Allâh'ın
vaadine karşı nefsin tam bir itmi'nan içinde olması" şeklinde yorumlamışlardır.
Daha sonraki yıllarda Nişabur ekolüyle "melâmet ve fütüvvet" konularına ağırlık
verecek olan bu ekol, "rızâ"nın makam veya hâl olması gibi bir tartışma ile
makamı hâl olarak savunup Bağdad ekolünden ayrılmıştır. Hicrî II. asırın
sonuna kadar olan dönemde Râbiatü'l Adeviyye "muhabbetullah"ı, Ma'ruf Kerhî
"ma'rifetullah"ı zühdün esası yaptı. Mânevî eğitimde mürşid edinme işi de
Ma'ruf'un geliştirdiği hususlar arasındadır. Gerek Râbia, gerekse Dâvûd Tâî
bekârdır. Dâvûd Tâî, kitaplarını ırmağa atarak riyâzata yönelmiştir. Yine bu
dönemde riyâzat ve mücâhede hayli ileri noktalarda uygulanmıştır. Cezbe, vecd ve
semâ gibi konular henüz pek yaygınlık kazanmış değildir.
*
Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar
Neşriyat