Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tasavvuf ve Tefsir
Tasavvuf ve Tefsir
Tefsir ilmi, beşeriyete hidâyet rehberi olarak takdim edilen Kur'ân-ı
Kerîm'in engin mânâlarını ortaya çıkarıp îzah etmeyi mevzû edinen bir
ilimdir. Bu yönüyle tefsir, insanın iç âlemini temizleyip kemâle erdirmeyi
hedefleyen tasavvufa, istediği ilaç ve reçeteleri sunan bir eczane vazîfesi
görür. Çünkü tasavvuf ilmi, ele aldığı mevzûları işlerken ve kendine has
usulleri belirlerken temel kaynak olarak Kur'ân-ı Kerîm'i esas almıştır.
Kur'ân-ı Kerîm, hayatın her alanında Allâh'a karşı mes'ûliyet duygusu
içinde davranmayı, ibâdetleri huşû ile yapmayı, Allâh'ı çok çok zikredip
devamlı ilâhî murâkabe altında bulunmayı emrederek kulun rızâ-yı ilâhîye
vâsıl olmasını ister. Bütün bu hususlar ehl-i tasavvufun üzerinde
hassâsiyetle durduğu önemli konulardır.
Allâh'a kalben vâsıl olmayı temel gâye edinen tasavvuf ehli, O'na
ulaştıracak yegâne yol olarak Kur'ân-ı Kerîm'i görmüşler ve onu hayatlarının
mihveri yapmışlardır. Üzerinde derin derin tedebbür ve tefekkür edilmesi
emredilen Kur'ân âyetlerini, seher vakitlerinin virdleri hâline
getirmişlerdir. Onun ince mânâlarını kavrayabilmek için, kalblerini sâfiyete
erdirmelerinin zarûretine inanmışlardır.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in ahlâkı Kur'ân-ı Kerîm'den ibâret olduğu için,
ahlâken tekâmül etmeyi hedefleyen ehlullâh, bütün amel ve davranışlarını
ilâhî kelâmın muhtevâsına göre tanzîm etmeye gayret göstermişler, canlı bir
Kur'ân olmanın cehd ve çabası içinde bulunmuşlardır.
Tasavvuf ehlinin başlıca
feyiz ve ilham kaynağı Kur'ân-ı Kerîm olması sebebiyle mutasavvıflar, tefsir
ilmine de büyük hizmette bulunmuşlardır. Âyetlerin işârî mânâlarını da ortaya
çıkararak bu ilmin zenginleştirilmesine yardımcı olmuşlardır. Denilebilir ki bu
bakış açısıyla tasavvuf büyükleri, Kur'ân'ın tefsîrinde onun kelimelerindeki
engin deryâya dalarak nice hikmetler elde etmeye gayret etmişler ve bunun
ehemmiyeti üzerinde durmuşlardır. Bu meyanda ilâhî kelâmın muhtevâsını beşer
kelimelerindeki darlığa hapsetmek doğru değildir. Ancak bu faaliyetin de
sistemsiz ve kâidesiz olduğu zannedilmemelidir. İşârî mânâ verirken şu üç hususa
riâyet edilmiştir:
1. İşârî mânânın zâhirî mânâ ile tezat teşkil etmemesi,
2. Verilen mânânın Kitap ve Sünnetin muhtevası içinde olması,
3. İşârî mânâ için lafızların, siyâk ve sibâkının uygun olması.
Kur'ân-ı Kerîm'i işârî tarzda tefsîr eden eserlere misâl olmak üzere Ebû
Abdurrahman Sülemî'nin Hakâiku't-Tefsîr'i, Kuşeyrî'nin Letâifu'l-İşârât'ı ve
Bursalı İsmâil Hakkı'nın Rûhu'l-Beyân adlı tefsirleri gösterilebilir. Bunların
yanında Mevlânâ ve İbn-i Arabî gibi mutasavvıfların eserleri de pek çok âyet-i
kerîmenin işârî tefsirleriyle zenginleşmiştir.
Şu bir hakîkattir ki, Cenâb-ı Hakk'ın "kelâm" sıfatının tecellîsi olan
Kur'ân-ı Kerîm'e hangi cihetten mânâ verilirse verilsin, onun ifâde ettiği
mânâların tümüyle kelâma intikâli mümkün değildir. Allâhu Teâlâ'nın zât ve
sıfatlarını hakkıyla kavramak muhâl olduğu gibi, Kur'ân-ı Kerîm'i de bütün
mâhiyetiyle kavramak öylece muhâldir. Ondan anladıklarımız, ancak deryâdan bir
katre mesâbesindedir. Şu âyet-i kerîme bu gerçeği ne güzel dile getirir: "Şâyet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz
daha katılarak (mürekkep olsa) Allâh'ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok
ki Allâh mutlak gâlib ve hikmet sahibidir." (Lokman, 27)
Cenâb-ı Hak, kendi kelimelerinin muhtevâsını, bir bakıma beşerî kelimelerin
muhtevâsının üzerine çıkarmakta ve onların sonsuzluğunu ifâde ederek âdetâ daha
derin nasipler ve hisseler alınmasını murâd etmektedir. Nitekim Kur'ân-ı
Kerîm'in bu husûsiyetini, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"�Kur'ân'ın her an ortaya çıkan bediî (daha önce keşfedilmemiş) mânâları
tükenmez�" (Tirmizî, Fezâilü'l-Kur'ân, 14) sözleri ile ifâde etmiştir.
Hazret-i Mevlânâ da bu hususta:
"Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirini bir okka mürekkeple yazmak mümkündür. İhtivâ
ettiği bütün sırları ifâde etmeye ise sâhilsiz deryâlar mürekkep, yeryüzündeki
bütün ağaçlar da kalem olsa yine de kifâyet etmez." der.
Yukarıda geçen âyet ve hadisteki ifâdeler, Kur'ân-ı Kerîm'in kâinattaki bütün
hakîkatlerin kâmil bir manzûmesi olduğunu ve bütün gerçeklerin onda birer nüve
hâlinde bulunduğunu gösterir. Zîrâ bu tür bilgi ve gerçeklerin Kur'ân-ı
Kerîm'deki mevcûdiyeti, sarâhat cihetiyle olsaydı, onun sonsuz bir hacme
ulaşması gerekirdi. Bu bakımdan bazı gerçekler sarâhaten, fakat pek çoğu da
delâlet cihetiyle yer alır. Bu nevî sırrî gerçekleri bulup ortaya çıkarmak,
ancak ilimde rusûh sahibi olmakla yâni incelikleri kavramaya istîdâdlı bir akl-ı
selîm ve kalb gözüyle mümkündür.
Bu gâyeye dayalı olarak tefsir usûlüne dâir kitaplarda müfessirlerin bilmesi
gereken ilimler sayılırken, Allâhu Teâlâ'nın müstesnâ kullarına bahşettiği
"vehbî ilim" de yer almaktadır. Bu ilim ise, ancak Allâhu Teâlâ'ya karşı takvâ,
mahlûkâta karşı tevâzu, dünyaya karşı zühd ve nefse karşı amansız bir mücadele
ile elde edilebilir. Nitekim, "Bildiğiyle amel edenlere, Allâh bilmediklerini de
öğretir." (Ebû Nuaym, Hilye, X, 15) hadis-i şerifi bu gerçeğe işaret eder.
Demek ki Allâh'ın âyetlerini anlamaya mânî kibir, ucub, hased, dünya sevgisi
gibi kalbî hastalıklar, tasavvufî terbiye ve tasfiye ile tedâvî edilmediği
müddetçe, Kur'ân'ın esrârından hisse alabilmek mümkün değildir. Nitekim: "Dünyada haksız yere kibirlenip büyüklük taslayanları, âyetlerimi
gereği gibi anlamaktan uzaklaştırırım." (el-A'raf, 146) âyet-i kerîmesi
bunu açıkça ifâde eder.
Demek oluyor ki mânevî terbiye ve tasfiye ile kalb âleminde terakkî
kaydedilmediği takdirde, Kur'ân, kâinât ve insanın esrârından hisse alabilmek
mümkün değildir.