Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tasavvuf ve Kelam
İnsan fıtratındaki tecessüs duygusunun, yâni
araştırma merâkının tabiî bir netîcesi olarak ortaya çıkan diğer ilimler,
kendi sahalarındaki gerçeklere âit kanun ve kâideleri araştırırlar. Ancak bu
araştırma esnâsında -ister istemez- kendilerinin meşgûl oldukları sahayı
daha umûmî bir perspektifle ve "hikmet" cihetinden ele alan tasavvufla
birçok müşterek noktalara ulaşırlar. Bu keyfiyet sadece dînî ilimlere mahsus
olmayıp kâinâtın fizikî husûsiyetlerini araştıran fennî ilimlere, selîm
fıtratın ürünü olan güzel sanatlara ve bir noktada felsefeye de şâmildir. Bu
sebeple tasavvufun diğer ilimlerle münâsebetini kısaca beş kategori hâlinde
tahlîl edebiliriz.
TASAVVUF ve DİĞER İSLÂMÎ İLİMLER
Dînin gâyesi, insana Yaratıcı'sını tanıtmak, O'na karşı vazîfe ve
mükellefiyetlerini bildirmek, beşerî münâsebetleri murâd-ı ilâhî istikâmetinde
adâlet, hakkâniyet, sulh ve sükûn üzere tesis etmektir. İslâm tasavvufunun
hedefi de mümini, bütün bu hususları gerçekleştirebilecek kalbî keyfiyete ve
mânevî kıvama ulaştırmaktır. Dînin zâhirî ahkâmına mânevî bir zemin teşkîl
ederek, o ahkâmın îcâbı olan amelleri bu mânevî muhtevâya riâyetle kâmil bir
sûrette îfâ etmeyi sağlamaktır. Bu itibarla tasavvufun diğer İslâmî ilimlerle
içiçe bir husûsiyet arz etmesi tabiîdir. Bu gerçeği daha açık bir sûrette
görebilmek için, bu ilimler arasındaki münâsebetlere kısaca temas etmek faydalı
olacaktır.
Tasavvuf ve Kelâm
Kelâm ilmi, mevzû olarak öncelikle Allâh Teâlâ'nın zât ve sıfatlarından,
vahdâniyetinden bahseder. Akâide taalluk ettiği için İslâmî ilimlerin en
önemlisi (eşref-i ulûm) olarak kabul edilir. Kelâm ilminin bir gâyesi, hakkı
ispat ve bâtılı reddetmektir. Bu vesîleyle İslâm'a yöneltilen tenkit ve
itirazları cevaplandırmak ve İslâm'ın hak din olduğuna insanları iknâ etmek de
onun gâyelerinden biridir.
Tasavvufun hedefi ise, kemâl sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh
ve müteâl olan Allâh'ı kalben de tanıyabilmek, yâni mârifetullâhtır.
Kelâm ilmi, akâid ile ilgili müşkilleri, kitap ve sünneti esas alarak akıl
aracılığıyla çözmeye çalışır. Bu bakımdan kelâm âlimleri her ne kadar
filozoflara benzerlerse de, aklı "nass"tan bağımsız düşünmediklerinden, onu
meşrûiyyet çerçevesi içinde kullanırlar. Ancak sebepler âleminde eserden
müessire doğru bir idrâk çizgisinde ilerleyen akıl, kişiyi gerçeğe ulaştırmada
tek başına yeterli değildir. Kalbî görüş ve duyuşlara da zarûret derecesinde
ihtiyaç hissedilir.
İşte tasavvuf, aklın kâfî gelmediği meselelerde, kalbi devreye sokarak
teslîmiyetle yola devâm eder. Bu tür meseleleri, Kur'ân ve sünnete mutâbık keşf
ve ilhâm gibi kalbdeki tecellîlerle vuzûha kavuşturur. Bu sûretle ferdi, nihâî
bir tatmine ulaştırır.
Kalbî faâliyete olan ihtiyaç, kelâm âlimlerince de kabul edilen bir
keyfiyettir. Bu bakımdan yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi kelâm âlimlerini
ekseriyetle aklı esas alan filozoflar gibi telakkî etmek doğru değildir. Esâsen
onlar arasında tasavvufî görüşleri fiilen veya fikren tecvîz edip icrâ eyleyen
pek çok kimsenin mevcûdiyeti de tarihî bir gerçektir.
Diğer taraftan akıl ve muhâkeme denilen zihnî faâliyet, maddî âlemden alınmış
olan intibâları kullanır. Benzerlikler veya zıtlıklar sâyesinde gerçeğe ulaşmaya
çalışır. Hâlbuki böyle intibâlara sâhib olunamayan metafizik varlıklara ve
onların hakîkatine akılla varmak mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki akıl,
insanın hakîkate ulaşma meylini belli bir ölçüde tatmîn edebilir. Bu
tatminkârlığın kemâli için aklın tükendiği noktalardan öteye bir tahassüs
merkezi olan kalbdeki ilhâm ve sünûhat (içe doğma) ile ulaşılabilir. İşte
tasavvuf, insana aklın tükendiği noktalarda duraksamayıp daha ilerilere vâsıl
olma imkânını kazandırır. Bunu, zikrullâh sâyesinde kalbi ilhâma müsâit bir
zemin hâline getirmekle sağlar. Bu sebepledir ki tasavvuf, kelâm ilminin -başta
Cenâb-ı Hakk'ın zât ve sıfatları olmak üzere- mevzû edindiği bütün sahalarda
aklın kullanılmasındaki kifâyetsizliği izâle ederek, bu ilmî faâliyeti insanı
tatmîn edecek bir olgunluğa ulaştırır.
Tasavvuf, kelâm ilminin umûma yönelik ortaya
koyduğu hakîkatleri, -her ferdin istîdâdı farklı olduğundan- en istîdadlı
birinin bile tatmîn olacağı seviyeye getirir. Ferdin inancını sağlamlaştırarak
Allâh'ın varlığı ve birliği hususunda onu yakînî bir bilgiye kavuşturur.
Bu gerçeği kelâmcı bir müfessir olarak şöhret bulmuş olan Fahreddin Râzî
şöyle dile getirir:
"Kelâmcıların metodları hakîkate ermek için her ne kadar kifâyetsiz ise de,
tasavvufa geçmek için aşılması gereken son derece mühim bir ilk adımdır. Kâmil
derece, insanın zâhire dayanan şeriat ilimlerinden, hâdiselerin hakîkatlerini
bilmeye dayanan bâtınî ilimlere geçmesiyle elde edilir."
Muhammed Sâlih ez-Zerkân, Fahruddîn er-Râzî ve
Ârâuhu'l-Kelâmiyye ve'l-Felsefiyye, s. 76. (Muhammed Âbid el-Câbirî, Arab-İslâm
Kültürü'nün Akıl Yapısı, s. 626'dan naklen.) 1
___________________ 1.Muhammed Sâlih ez-Zerkân, Fahruddîn er-Râzî ve
Ârâuhu'l-Kelâmiyye ve'l-Felsefiyye, s. 76. (Muhammed Âbid el-Câbirî, Arab-İslâm
Kültürü'nün Akıl Yapısı, s. 626'dan naklen.)