Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tasavvuf ve Fıkıh
Tasavvuf ve Fıkıh Lugatte fıkıh, bilmek, anlamak, incelikleri kavramak
mânâsınadır. İslâm'ın ilk zamanlarında dînî ve dünyevî bütün hususlarda
bilinmesi lâzım gelen her şey fıkıh adı altında öğreniliyor, bu ilimle
uğraşanlara da fakih, yâni âlim deniliyordu. Bu mânâda fakih kelimesi,
varlığın ve hâdiselerin hikmetine vâkıf, insanın dînî konularda leh ve
aleyhindeki hususları ayırdetmeye muktedir bir kimseyi ifâde ediyordu.
Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri fıkhı: "Kişinin dînî bakımdan lehinde ve aleyhinde olanları
bilmesidir." diye târif eder. İnsanın saâdet ve felâketinde birinci derecede müessir
olan, "Rabbini doğru olarak bilmek" bu ilmin en önemli kısmını teşkil
ediyordu. Bu sebepledir ki İmâm-ı Âzam Hazretleri'nin îtikâdî meseleler
hakkında ortaya koyduğu ve talebeleri tarafından zabtolunarak zamânımıza
kadar intikâl etmiş metne, "en büyük fıkıh" mânâsında "Fıkh-ı Ekber"
denilmiştir. Başlangıçta durum böyle olduğu hâlde daha sonraları bu
husustaki ilmî faâliyetin genişlemesiyle fakihler, îtikâdî ve ahlâkî
hükümleri fıkhın dışında bırakarak onu sırf amelî ve kazâî hükümlere
hasretmişlerdir. Bugün de fıkıhtan anlaşılan mânâ budur. Tasavvuf da insanın lehinde ve aleyhinde olanları hem
zâhir ve hem de bâtın cephesiyle bilip gereğini yapmasıdır. Fıkıh; abdest,
tahâret, namaz ve oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını
bildirir. Tasavvuf ise kalbi temizleyip kulu huzûr, mârifet ve kalbî
duyuşlara hazırlar. Bu, o ibâdetin kemâli için en müsâit zeminin
hazırlanması demektir. Bu itibarla tasavvufa, fıkıh ilminin rûhânî zemîni ve
özü mânâsında "fıkh-ı bâtın" veya "fıkh-ı vicdânî" de denilmiştir.
Hiç şüphesiz fıkıh ilminin gâyesi, amelin
mükemmel, yâni Allâh katında en makbûl olacak bir tarzda îfâsını temin etmektir.
Böyle bir mükemmellik ise, ancak, tasavvufî düşüncelerin sağladığı rûhî
olgunlukla gerçekleşebileceğinden, bu iki ilmi birbirinin -âdetâ- tamamlayıcısı
saymak îcâb eder. Zîrâ tasavvufun asıl hedeflerinden biri de, insanı dînin
metafizik, yâni rûhânî hakîkatlerinde zirveye çıkarmak kadar, onun bütün amel ve
davranışlarını da mükemmeliyete ulaştırmaktır. Amellerin zâhirî şartlarını târif
ve tedvîn eden fıkıhtaki asıl gâye, ancak tasavvufî olgunlukla gerçekleşebilir.
Meselâ namazın, temizlik ve tâdil-i erkân gibi zâhirî şartlarının nasıl yerine
getirileceği fıkıh ilminde gösterilir. Hattâ niyet gibi derûnî bir şartın lüzûmu
da anlatılır. Zâhirî şartlarına riâyet edilmiş olan ibâdetin kabul olması için,
kalbin riyâ ve hased gibi hastalıklardan sâlim olması elzem olduğu hâlde fıkıh,
bu mânevî sahâyı tanzîm etme işiyle meşgul olmamıştır. Bu alanı da tasavvuf
tanzîm ederek, ibâdetin zâhiri kadar bâtınî şartlarını da gerçekleştirmeye
çalışır. Çünkü fıkıh ilmi, umûm için olan şeriatın bir şûbesi olmak itibâriyle
sırf zâhirle meşgûl olur. İnsanların şeriat planında mükellefiyeti de zâhirden
ibârettir. Lâkin ibâdetleri kabul veya reddetmek hakkı yalnız kendisine âit olan
Cenâb-ı Allâh, zâhir kadar bâtına da mutlak bir sûrette vâkıftır ve bâtınî
temizlik de O'nun kulda görmeyi murâd ettiği temel husûsiyetlerden biridir. Fakihler namaz, oruç ve hac gibi ibâdetlerle nikâh, talâk,
ticâret ve kısas gibi muâmelâtı inceleyip hükümlerini tedvin ederken;
mutasavvıflar bunların zühd, takvâ ve ihlâs gibi mânevî müessirlerle birlikte
îfâsına ehemmiyet vermişlerdir. Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerîm de ibâdetlerin
mânevî tarafına daha çok ağırlık verir, kulu zühd ve takvâya istikâmetlendirir. Tabiî ki bu, tasavvuf ehlinin fıkha önem vermediği veya
fıkıh ilmiyle yeterince ilgilenmediği mânâsına gelmez. Bilakis Gazâlî, İbn-i
Arabî, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, İmâm-ı Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî gibi pek çok
mutasavvıf, zâhirî ilimlerde de salâhiyet sahibi birer büyük âlim ve
fakihtirler. Dînin zâhirî ahkâmının muhtevâsını da, tasavvufî gerçekleri
de lâyıkıyla kavrayamamış bulunan bâzı kimseler, fıkıh ve meşreb-i sûfiye
arasında bir aykırılık olduğu iddiâsında bulunmuş ve bundan da zaman zaman
yersiz bir ihtilâf vücûda gelmiştir. Fakat, tasavvufun kâmilleri ile gerçek
fakihler arasında esâsen herhangi bir anlaşmazlık söz konusu değildir. İhtilaf
ve münâkaşa, kendini âlim zanneden câhillerle, kendini kâmil zanneden ham
sofular arasındadır.