Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tasavvufun Târifi ve Kaynağı
TASAVVUFUN TÂRİFİ
VE KAYNAĞI
.
Tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği
konusunda olduğu gibi, tasavvufun târifi konusunda da belli bir görüş birliği
sağlanamamıştır. Tasavvuf, nazarî ve aklî bir ilim olmadığı, aksine tecrübî bir
ilim olduğu için târifleri de pek çoktur. Çünkü her mutasavvıf tasavvufu
yaşadığı mânevî tecrübelere ve bulunduğu makamlara göre tanımlamaktadır. Bu
târiflerin sayısını bine kadar çıkaranlar, hattâ "mutasavvıfların sayısıncadır"
diyenler vardır. İngiliz Müsteşrik Nickolson, Kuşeyrî Risâlesi ile Attâr'ın
Tezkiretü'l-evliyâ'sı ve Câmî'nin Nefehâtü'l-üns'ünde geçen yetmiş sekiz târifi
kronolojik sırayla bir araya getirmiştir.1 Tasavvufu
ayrı ifâde ve lâfızlarla ele alan bu târifleri on grupta toplamak mümkündür. Biz
bu bölümde târifleri on maddede gruplandırdıktan sonra bunların Kur'ân ve
sünnetten mesnetlerini göstermeye çalışacağız. Önce tasavvuf târiflerini
sıralayalım:
1. Tasavvuf zühddür,
2. Tasavvuf güzel ahlâktır,
3. Tasavvuf tasfiye; Yâni kalb
temizliğidir,
4. Tasavvuf tezkiye; Yâni nefs ile
mücâhededir,
5. Tasavvuf istikâmet; yâni kitap
ve sünnete sarılmaktır,
6. Tasavvuf Allâh'a tam teslîmiyet
ve rabbânîliktir,
7. Tasavvuf Hakk'a vuslattır (ihsân),
8. Tasavvuf İslâm'ın rûh hayâtıdır,
9. Tasavvuf bir bâtın ilmidir,
10. Tasavvuf havassa âit ledün
ilmidir.
Tasavvuf ve sûfî kelimeleri, her ne
kadar kitap ve sünnette lafız olarak geçmese de mutasavvıfların tasavvufu târif
ederken kullandıkları ifâdeler ile tasavvuf kavramlarının ekserîsi, Kur'ân ve
sünnet kaynaklıdır. Bu yüzden tasavvuf târiflerinin Kur'ân ve sünnetten
mesnedinin gösterilmesi, tasavvufun kaynağını da ortaya koyacaktır. l. Tasavvuf zühddür:
Zühd dünyâya karşı tavır koymaktır.
Mâsivâdan yüz çevirip Allâh'a yönelmektir. Tasavvufun Allâh sevgisine engel olan
dünyâ alâkasını kalbden çıkarıp, gönlü Allâh'a yöneltme özelliğine dikkat çeken
bâzı mutasavvıflar, onu zühd olarak görmüşlerdir. Tasavvufî telâkkînin zühd
olarak ortaya çıkışı nazar-ı îtibâra alındığında bu görüşün yanlış olmadığı
anlaşılır. Kronolojik esasa göre ilk tasavvuf târifi yapan Ma'ruf Kerhî'nin
(0.200/815) tanımı da zühd anlayışına uygundur: "Tasavvuf hakîkatleri almak,
insanların elindekinden ümid kesmektir."
Zühd, tasavvufun gerçekleştirmeyi
amaçladığı rûhî olgunluğa götüren bir vâsıtadır, bizzat gâye değildir. Bu yüzden
tasavvufu sadece zühd diye târif, eksik olur. Kur'ân'da zühd kelimesi bir yerde
ve ism-i fâil vezninde geçmektedir. "Zâten onlar Yûsuf hakkında zâhid idiler,
O'na değer vermezlerdi."2 Kur'ân'da, dünyâdan
kesilip tam anlamıyla Allâh'a yönelme mânâsında "Tebettül" kelimesi
kullanılmıştır. "Her şeyden kesilerek tam anlamıyla Allâh'a yönel."3
Kur'ân'da pek çok âyet-i kerîmede dünyâ hayâtının geçiciliği ve çekiciliği
anlatılmış4 ; insanları kandırmaması istenmiş5
; önemsizliği ve âhiretin daha önemli ve hayırlı oluşuna dikkat çekilmiş;6
dünyâ hayâtının asla âhiret hayâtına tercîh edilmemesi emredilmiş;7
dünyâ hayâtına karşılık âhiret hayâtının verilmesinin ağır bir azâbı
gerektireceği bildirilmiş;8 mal ve evlât dünyâ
hayâtı, iyi ameller ise âhiret hayâtı olarak değerlendirilmiştir.9
Âyetlerde genellikle dünyâ hayâtı
ve ona meylin yerilerek âhiret hayâtının öğülmesinin sebebi, insanda fıtrî olan
dünyâ sevgisini frenlemek ve kulluk şuurunun kaybolmamasını sağlamaktır. Hz.
Peygamberin hadîslerinde de zühd öğülmüş ve zühdün en güzel örnekleri kendi
hayâtlarında görülmüştür. Nitekim bir hadîs-i şerîf var ki, tasavvufî anlamdaki
"zühd" kavramını özetlemiş gibidir. Bir sahâbî gelip Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
sorar:
"- Yâ Rasûlallâh, bana öyle bir
amel göster ki, onu işlediğim zaman beni hem Hakk, hem de halk sevsin." Hz.
Peygamber (s.a.s.) buyurur:
"Dünyâya karşı zâhid ol ki Allâh
tarafından sevilesin. İnsanların ellerindekilere karşı zâhid ol ki, onlar
tarafından sevilesin."10
Hz. Peygamber'in bundan başka dünyâ
hayâtına değer vermemeyi öğütleyen pek çok hadîsleri vardır. Bunlardan bâzıları
şöyledir:
"Altına, gümüşe, kumaşa ve abaya
kul olanlar helak oldu. Böyleleri kendilerine bir şey verilince râzı olurlar,
verilmeyince kızarlar."11
Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün
elini İbn Ömer (r.a.)'in omzuna koyarak: "Dünyâda ya garip bir insan gibi, ya da
yolcu gibi ol!" buyurur.12
Bir başka hadîslerinde "dünyânın
mü'minin zindanı, kâfirin cenneti" olduğunu haber vermişlerdir.13
Abdullah b. Amr diyor ki: Allâh
Rasûlü bir gün bize uğramıştı. Biz de oturduğumuz kulübeyi tamirle meşguldük.
Bize "ne yaptığımızı" sordu. Biz de "yıkılmak üzere olan evimizi onarıyoruz."
dedik. Bize: "Eceliniz daha yakın." buyurdu.14
"Uhud dağı kadar altınım olsa
borcumu ödemek için alacağım miktar müstesna, kalan kısmının üzerinden üç gün
geçmeden elimden çıkmasını arzu ederdim." 15
İbn Mes'ûd'un haber verdiğine göre
Rasûl-i Ekrem bir gün hasırın üzerinde uyumuş ve hasır mübarek vücûdunda izler
bırakmıştı. Bunun üzerine: "Hasırla aranıza bir şeyler serseydik " diyen
sahâbîlere: "Benim dünyâ ile ne işim var? Ben, dünyâda yolculuğu sırasında bir
ağaç altında gölgelenen, sonra da oradan geçip giden bir yolcu gibiyim."16
buyurmuştu.
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in evinde
günlerce ateş yanmaz, bir çorba bile pişmezdi. Üç günden fazla üst üste karnını
doyurduğu olmazdı. Yiyecek bir şey bulursa yer, değilse oruca niyet ederdi.
Bazen açlıktan karnına taş bağladığı bile olurdu. Nitekim Hz. Ömer: "Ben,
Rasûlullâh'ın bütün bir gün açlıktan kıvrandığını ve karnını doyurmak için âdî
bir hurma bile bulamadığını gördüm."17 derdi.
Allâh Rasûlü vefât ettiği zaman,
arkasında ne altın, ne gümüş, ne de câriye bırakmıştı. Sâdece binmekte olduğu
beyaz bir katırla, silâhı, bir de yolcular için vakfettiği bir arazisi kalmıştı.
Hattâ vefâtı sırasında bir vesk arpa karşılığı zırhı bir yahûdîde rehindi.18
Allâh Rasûlü, ömrü boyunca zâhidâne
bir hayât yaşadı. Yünlü, pamuklu, yamalı, yamasız, ne bulduysa onu giydi. Ne
bulduysa onu yedi. Pabuçlarını, elbiselerini kendisi yamadı. Merkebe bindi,
koyun ve keçilerini bizzat sağdı. Zengin-fakir herkesle el sıkışıp görüştü.
Kilim üzerinde uyudu. Zevcesi Hafsa vâlidemiz anlatıyor: "Bir kilimi ikiye
katlar da ona yatak yapardık. Bir defasında dörde katlamıştık da gece namaza
kalkamamış ve "altına ne serildiğini" sorarak her zamanki serginin serilmesini
taleb etmiş, istirahatı ile fazla meşgul olunmasından hoşnud olmamıştı.19
2.
Tasavvuf güzel ahlâktır: İslâm'ın
ahlâk nizamıyla ilgilenmesi, kötü huyları söküp atarak onun yerine güzel huyları
yerleştirmeyi amaçlaması sebebiyle bâzıları tasavvufu bu şekilde
tanımlamışlardır. İşte bunlardan bir kaçı: Ebû
Muhammed Cerîrî (ö. 311/923): "Tasavvuf, her güzel huyu benimsemek ve her kötü
huydan sıyrılmaktır." "Ebû Bekir
Kettânî (ö. 322/933): "Tasavvuf ahlâktır. Ahlâkî açıdan senden üstün olan safâ
ve mânevî temizlik açısından da üstündür." Ebû
Muhammed Murtaiş (ö. 328/939): "Tasavvuf güzel ahlâktır." Tasavvufun
konusu "tahalluk ve tahakkuk"tur. Tahalluk, İslâm ahlâkını öğrenmek demek
olduğuna göre, tasavvuf ile ahlâk içiçedir. Tasavvuf ıstılahları incelendiğinde
özellikle "makâmât" olarak ifâde edilen kavramların sabır, şükür, rızâ gibi
ahlâkî umdeleri ihtiva ettiği görülür. Ahlâkın İslâm'ın gerçekleştirmeyi
amaçladığı en üstün değerlerden olduğu bilinmektedir. Nitekim Kur'ân'da: "Sen
yüce bir ahlâk üzeresin."20 âyet-i kerîmesiyle Hz.
Peygamber'in yüce ahlâkı öğüldüğü gibi bizzat kendileri de: "Ben başka bir
maksadla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim."21
buyurmuşlardır. Hz. Âişe vâlidemize Efendimiz'in ahlâkından sorulduğunda o:
"O'nun ahlâkı Kur'ân'dı." diye karşılık vermişti. Hadîs, Siret ve Şemâil
kitaplarında O'nun güzel ahlâkını anlatan özel bölümler bulunmaktadır. O, güzel
ahlâkının gereği olarak nefsi için kızmaz, intikam almaya kalkışmazdı. Nitekim
Enes (r.a.): On yıl boyunca ona hizmet ettiğini ve bu süre içinde O'nun
kendisine asla kızmadığını, bir işten dolayı azarlamadığını anlatırdı. O, rahmet
peygamberiydi. Bu yüzden Uhud günü mübarek yanağı yarıldığında beddua etmesi
istenmiş, O şu karşılığı vermişti: "Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Ben ancak
dâvetçi ve âlemlere rahmet olarak gönderildim."22
3.
Tasavvuf tasfiyedir, kalb temizliğidir: Bâzı
mutasavvıflar, safvet-i kalbe verdiği önemi nazar-ı îtibâra alarak tasavvufu bu
şekilde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan bir kaçı şöyledir: Bişr Hâfî
(ö. 227/841): "Sûfî, kalbini Allâh için tasfiye edip tertemiz yapan kimsedir." Ebû Saîd
Harrâz (ö.277/890) "Sûfî, Allâh'ın, onun kalbini tasfiye edip nurla doldurduğu
kimsedir. Böyle kalbine nur giren kimse zikr-i ilâhîden lezzet duyar." Cüneyd
Bağdadî (ö.297/909): "Tasavvuf Allâh'ın safâyı sana has kılmasıdır. Allâh'tan
gayri her şeyden (mâsivâ) gönlü arındırılan kimse gerçek sûfîdir." Tasavvuf
târifleri içinde tasfiyeyi öne çıkaranlar, sayı bakımından diğerlerine nazaran
daha çoktur. Kur'ân'da kalbin safvet (kalb-i selîm) ve kasvet şeklinde birbirine
zıt iki vasfından bahsedilmekte, bunlardan biri övülürken, diğeri yerilmektedir.
Övülen kalb, safvet özelliğine sâhip, içinde Allâh'tan başkasına yer olmayan
"selîm kalb" tir. Nitekim: "O gün ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak
Allâh'ın huzuruna selim bir kalble gelenler müstesna."23
buyurulmaktadır. Kasvetli kalb ise günah lekelerine bulanmış, kirlenmiş ve
kararıp katılaşmış kalbtir. "Allâh'ın zikrinden uzak kasvetli kalbe
yazıklar olsun."24 Allâh Teâlâ, kararan
katı kalbleri kayalara benzetir. "Sonra kalbleriniz katılaştı da
katılıkta taş gibi oldu. Hattâ daha da ileri. Taşlardan öyleleri vardır ki,
içinden ırmaklar fışkırır."25 Kur'ân ve
sünnette insanın kalbî amellerinin, organlarıyla yaptığı amellere üstünlük
arzettiğini gösteren pek çok ifâdeler bulunmaktadır: "Allâh, sizin sûretlerinize
ve mallarınıza değil, sîretlerinize, kalblerinize ve amellerinize bakar."26
"Haberiniz olsun ki insan vücûdunda bir et parçası vardır. O iyi ve sağlam
olursa vücûd da iyi ve sağlam olur. Eğer o kötü olursa vücûdun tamamı kötü ve
fâsid olur. Bilesiniz ki o et parçası kalbtir?"27
Demek ki kalbin salah ve safveti amellerin sonucuna da tesir ediyor. Bu yüzden
Allâh Rasûlü bir seferinde eliyle kalbini işâret ederek üç defa: "Takvâ
buradadır."28 buyurdu. Kalbi
takvâya götüren safvet, safveti sağlayan itminân, itminânı temin eden de nâfile
ibâdet ve zikirdir. Çünkü kalb günah lekeleriyle karardığı gibi, tevbe, zikir ve
nâfile ibâdetle arıtılır. Nitekim Kur'ân'da kalblerin zikir ve îmânla itminâna
erdiğine işâret eden âyetler vardır: "Dikkat edin, kalbler ancak
Allâh'ın zikriyle itminâna erer."29 Kalb
tasfiyesi, nâfile ibâdet ve zikirle yapılan takvâ hazırlığıdır. Kalb tasfiye
edilince, dâimâ iyiliğe meyleder bir duruma gelir ki, bundan sonra güzel huy ve
ameller hiçbir zorlanmaya mahal kalmadan "refleks" hâlinde insanda yer eder.
Ahlâkın esası da bu hâle ermektir. Böylece rûh sâfiyeti de tam bir tehzib
sağlanmış olur. Zikrin kalb tasfiyesi ve mânevî kemâl konusundaki etkisi
sebebiyle Muâz b. Cebel'in "En fazîletli amel hangisidir?" sorusuna Allâh
Rasûlü: "Dilin, zikr-i ilâhî ile ıslak olduğu hâlde Allâh'a kavuşmandır."30
cevâbını vermiştir. 4.
Tasavvuf tezkiyedir; nefs ile mücâhededir: Bir takım
sûfîler, tasavvufun nefsi eğitmek için kullandığı usulleri dikkate alarak bu
ilmi böyle tanımlamışlardır. Cüneyd
Bağdadî: "Tasavvuf sulhu olmayan bir cenktir." derken tasavvufun durmadan,
dinlenmeden nefs cihadını gerçekleştirmeyi amaçladığını belirtmektedir.
Cenâb-ı Hakk, Kur'ân'da Hz. Peygamber'in görevlerini sayarken bunlardan birinin
"tezkiye" olduğuna işâret buyurmaktadır: "Allâh'tır, ümmîlere kendi
içlerinden, onlara Allâh'ın âyetlerini okuyan, onları tezkiye eden, onlara kitap
ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen."31
Bu âyetteki tezkiyeden murad, mânevî arınmadır. İnsanları kötü huy ve
alışkanlıklarından arıtmak, iyilik ve güzelliklerle bezemektir. Cenâb-ı
Peygamber (s.a.s.)'e bir risâlet görevi olarak verilen tezkiye, aslında bütün
müslümanlardan istenmektedir. Nitekim bir âyette: "Andolsun nefse ve onu
yaratana. O, nefse kötülüklerini göstererek ondan kaçınmayı ilham etmiştir.
Nefsini tezkiye eden, arıtıp kötü huy ve sıfatlardan korunan kişi kurtulmuş, onu
kirleten ise hüsrana uğramıştır."32 Tasavvuf
tezkiyedir, fakat her tezkiye tasavvuf değildir. Bu yüzden tasavvufun emrettiği
tezkiye, şeriatın hükümlerine uygun olan tezkiyedir. O da ittibâ ve imtisal ile
olur. Yâni Allâh Rasûlüne uymak ve O'nu örnek almakla gerçekleşir. İttibâ bir
sevgi ve muhabbet işidir. Nitekim Allâh Teâlâ: "De ki, eğer Allâh'ı
seviyorsanız, bana ittibâ edin ki, Allâh da sizi sevsin, günahlarınızı
bağışlasın."33 Tasavvuftaki tezkiye her
türlü yabancı etkiden ve felsefe şâibesinden uzak nebevî bir tezkiyedir. Böyle
bir tezkiye şüphesiz kalblerin Allâh'a, cisimlerin rûha, nefislerin ibâdete,
cemiyetin ahlâka, âlimlerin Rabbânîliğe karşı zayıflayan bağlarını güçlendirir,
sâhiplerini dünyâ ziynetine, mal ve evlâd fitnesine ve şehvet ihtirâsına karşı
korur. Nefs
tezkiyesi denilen şey, nefsin riyâzat ve mücâhede yoluyla kötü sıfatlarının
ortadan kaldırılmasıdır. "Senin en büyük düşmanın iki yanın arasındaki
nefsindir."34 hadîsi gereği nefs düşmanından
kurtulmaktır. Bu konuda ileride tasavvuf kavramları bölümünde "mücâhede ve
riyâzat" kısmında bilgi verilecektir.
5.
Tasavvuf, istikâmet; kitap ve sünnete sarılmaktır: Şeriat
ölçüleri dışına çıkan bir tasavvufî anlayışı İslâmî saymak mümkün değildir.
Tasavvuf şeriata sımsıkı sarılmayı ve edep sınırını gözetmeyi öngörmektedir. Bu
yüzden bazıları tasavvufu bu anlamda tanımlamaktadır. Nitekim Cüneyd Bağdâdî:
"Tasavvufu toplu hâlde zikir, (Kur'ân'ı) dinleyip vecde gelmek ve (Kitap ve
sünnete) ittibâ ederek ameldir." diye tanımlar. Seriy
Sakatî (ö.257/870): "Tasavvuf üç mânâyı kapsayan bir kelimedir. Mârifetin nûru,
verâın nûrunu söndüremez. Tasavvuf, Kitap ve Sünnet'in zâhirine ters bir bâtın
ilminden bahsetmez. Kerâmetleri sûfîyi Allâh'ın yasak bölgesine girmeye
(haramlarını helal sayıp onlara dalmaya) sevk etmez." der. Cüneyd bir
başka târifinde: "Tasavvuf bir evdir, kapısı şeriattır." der. Ebû Hafs Haddâd
(ö.265/878): "Tasavvuf edepten ibârettir . Her makamın, her hâlin ve her vaktin
bir edebi vardır. Ancak buralardaki âdâba riâyet eden kimse ricâl sınıfına
girer." Tasavvuf,
Kur'ân'daki "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol"35
âyetinde emredildiği şekilde, istikâmet üzere olmaktır. İstikâmet üzere olmanın
zorluğuna işâret olmak üzere Efendimiz (s.a.s.): "Hûd sûresi beni ihtiyarlattı."36
buyurmuşlardır. Bu sûrenin özelliği istikâmet emreden âyetin burada olmasıdır. Kitap ve
sünnetin emrettiği istikâmetin gerçekleşmesini sağlayan en mühim faktör,
edeptir. Çünkü Peygamberimiz, kendi edep ve istikâmetinin Rahmânî ve mevhibe-i
ilâhî olduğunu ifâde buyurmaktadır. "Beni Rabbım te'dib etti de benim edebim ne
güzel oldu."37 Mutasavvıfların, "sâhibini,
utanılacak şeylerden muhafaza eden sağlam bir his ve irâde" olarak târif
ettikleri edep, onların şerîat sınırlarını korumada önem verdikleri hususlardan
biridir ve istikâmeti korumaya yarar.
6.
Tasavvuf Allâh'a tam teslîmiyet ve rabbâniliktir: Bâzı
mutasavvıflar teslîmiyet ve ibâdet konusundaki titizliğine bakarak tasavvuf için
târifler yapmışlardır. Bunlara şöyle birkaç örnek verilebilir: Ebû
Muhammed Ruveym (ö.303/915): "Tasavvuf, Allâh ile birlikte nefsi murâd-ı ilâhîye
bırakmaktır." Ebu'l-Hüseyn
Müzeyyin (ö.328/939): "Tasavvuf Hakk'a boyun eğmektir." Ebû Alî
Rûzbârî (ö.322/933): "Tasavvuf, kişinin kovulsa bile Sevgili'nin kapısında diz
çöküp beklemesidir." İbn Hafif
(ö.331/942): "Tasavvuf, takdîr-i ilâhîye sabır, Allâh'tan gelene rızâ ile çöller
ve yollar aşmaktır." Ebû Sehl
Su'lûkî: "Tasavvuf itirâzı terketmektir." İslâm
teslîmiyet demektir. Nitekim Kur'ân'da: "Ben âlemlerin Rabb'ına teslim
oldum."38 âyetiyle Hz. Peygamber'in: "İslâm ol, kurtul."39
hadîsleri bunu ifâde etmektedir. Çünkü gerçek kulluk teslîmiyettir.
"Allâh, kulunun kendisinden başkasına kul olmamasını"40
ister. Ayrıca "İnsanın hevâsının ve duygularının esiri olmamasını"41
bekler. Kur'ândaki "Rabbânîlik" emrini bu anlamda düşünmek gerekir.
"Kitabı okuyup öğrettiğinize göre, içi dışına uygun Rabbani âlimler olun."42
Rabbânî âlim, ilmi kendisine fayda sağlayan, kendisini dünyâ zînetinden, mal ve
evlad fitnesinden ve şehvet ihtirâsından koruyabilen kimse demektir. Bunun aksi
ise, ilmi kendisine fayda sağlamayan âlimdir ki, Allâh Rasûlü böylelerinin
kıyâmette en çok azâba uğrayanlar olacağını bildirmiştir. İslâm
hristiyanların uydurdukları gibi dünyâdan büsbütün kopuk, evlenmeyi bile
yasaklayan, dünyâ nîmetlerinden istifâdeyi nehyeden, halkın arasına karışmaya
asla izin vermeyen rûhbanlığı yasaklamış, onun yerine yukarıdaki âyet-i kerîme
ile "Rabbânîliği", Allâh adamı olmayı öğütlemiştir. 7.
Tasavvuf Hakk'a vuslattır (ihsân): Tasavvufun
nihâî gâyesinin Hakk'a vuslat ve rızây-ı ilâhîye nâiliyyet oluşundan hareketle,
Bâzıları tasavvufu buna benzer ifâdelerle tanımlamışlardır: Zünnûn
Mısrî (ö. 245/859): "Ehl-i tasavvuf, Allâh'ı her şeye tercîh eden ve Allâh'ın da
kendilerini herşeye tercîh edip yücelttiği kimselerdir." Ebu'l-Huseyn
Nûrî (ö.295/907): "Tasavvuf, Hakk'ın nasîbi için nefsin nasibini külliyyen
terketmektir." Ebû Amr
Dımaşkî (ö.320/932): "Tasavvuf, yaratıkları noksan görmek, her noksandan
münezzeh olan Hakk'ı görmekle noksan olan herşeye gözü yummaktır."
Ebû Bekir Şiblî (ö. 334/945): "İki dünyâda Allâh ile berâber O'ndan başka birşey
görmemektir." Bu
târiflerde anlatılan basîret nazarıyla, tahakkuk ve müşâhede yoluyla Hakk'a
vuslat, tasavvufun varmak istediği son hedeftir. O'na varmak ve O'nunla
olmaktır. Kur'ân'daki Allâh'ın kendilerinden râzı olduğunu haber
verdiği, rızâ ve ihsân makamına erdirdiği kullar bunlardır.43
İhsân, tasavvufta vusul, cem' ve maiyyet gibi kavramlarla ifâde edilmiştir.
Buhârî'de rivâyet edilen bir kudsî hadîste vuslat ve Allâh ile berâberlik şuuru
şöyle ifâde edilmektedir: "Allâh Teâlâ buyurur: "Benim velî kuluma düşmanlık
edene Ben harp îlan ederim. Kulum Bana, üzerine farz kıldığım şeylerden daha
sevimli hiçbir şeyle yaklaşamaz. Kulum farzlardan sonra nâfilelerle yaklaşmaya
devam ederse Ben onu severim, Ben onu sevince de onun işiten kulağı, gören gözü,
tutan eli, yürüyen ayağı, düşünen aklı ve konuşan dili olurum. Böyle bir kulun
istediğini hemen veririm, Bana sığınınca onu korurum."44
Kulun Allâh ile işitmesi, görmesi bir çeşit vuslattır. Allâh ile cem'dir. Allâh
kulun fiilinin hâlikı olması hasebiyle bütün kullarıyla aynı durumdadır. Bu
yakınlık Kur'ân-ı Kerîm'de birkaç âyet-i kerîmede açıkça belirtilmiştir.
"Biz ona şah damarından daha yakınız."45 "Yönünüzü ne tarafa
dönerseniz Allâh oradadır." 46, "Attığın zaman sen atmadın Allâh
attı.".47 Bu âyetlerden kulun Allâh'a yakınlığı ve kulun
fiillerinin Hâlik'a göre durumu açıkça ortaya çıkmaktadır. Aslında her şeyin
fâili Allâh olduğu hâlde, insan dünyâ ve mâsivâ perdesi ile örtülü olduğundan,
bu gerçeği göremiyor ve fiilleri geçici sûretlere hamlediyor. Fakat hadîste
anlatıldığı gibi ibâdetlerle vuslata erenler bu sırrı hemen kavramaktadır.
Tasavvufun ulaştırmak istediği tevhîd anlayışı budur. İbâdet sonucu meydana
gelen aşk ve sevgi ile kulun Allâh'a varması, maddî ve zatî birleşme (hulul ve
ittihâd) değil, mânevî bir vusuldür. Bunun başlangıcı kesbî, sonucu ise
vehbîdir.
8.
Tasavvuf İslâm rûh hayâtıdır: İbâdet,
riyâzat ve mücâhede sonucu rûhta meydana gelen kemâl ve inkişâf, mârifet-i
ilâhiyye ve varlık konusunda bir takım ledünnî ve keşfi bilgilerin ortaya
çıkmasını, aşk, cezbe, şevk ve zevk gibi rûhî duyguların yaşanmasını sağlar. Bu
yüzden bâzı mutasavvıflar tasavvufun bu yönüne dikkat çekerek bu tür tanımlar
yapmışlardır. Cüneyd
Bağdâdî'nin iki sözü sûfîlerin rûh hâlini ve mârifet-i ilâhiyye anlayışını ifâde
etmektedir: a)
"Tasavvuf, Hakk'ın seni senlikten öldürüp kendisiyle diriltmesidir." b)
"Tasavvuf, sûfînin içinde bulunduğu bir sıfattır. Bu sıfat, hakîkati îtibârıyla
Hakk'ın, sûret ve zâhiri îtibârıyla halkındır." Ebû Ya'kub
el-Mezâyilî: "Tasavvuf, her türlü sıfatın kaybolduğu bir hâldir." der.
Ayrıca Kur'ân'da onun şahsına özel olarak: "Gecenin bir bölümünde uyanıp
kalk ve sana mahsus olmak üzere bir nâfile (teheccüd) namazı kıl! Ola ki, Rabbın
seni övgüye lâyık bir makama ulaştırır."48 "Senin Rabbın şüphesiz
bilir ki, sen gecenin üçte ikisinden daha azını, yarısını ve bazan de üçte
birini ibâdetle geçirmektesin."49 âyetleri
onun gece namazına düşkünlüğünü tescil etmektedir. "Farz namazlardan sonra en
fazîletli namaz, gece namazıdır."50 Hadîs-i Şerîfi,
O'nun gece ibâdetine verdiği önemi ve gece namazının erdirici özelliğini
gösterir. Efendimiz'in, geceleri dizleri şişinceye kadar ibâdet ettiğini ve
kendisine "gelmiş geçmiş bütün günahlarının bağışlandığının Kur'ân diliyle haber
verildiği" hatırlatıldığında şu cevâbı verdiği bilinmektedir: "Şükredici bir kul
olmayayım mı?"51 Bu cevap O'nun ibâdetten aldığı
rûhî hazzı gösterir. Farz
ibâdetlerin dışında nâfile namaz ve oruç gibi zikir, dua ve istiğfarla çokça
meşgul olduğu ve bu konuda ümmetine tavsiyelerde bulunduğu hadîs ve şemâil
kitaplarında nakledilmektedir. Dualarında, diğer ibâdetlerinde olduğu gibi, tam
bir vecd ve coşku içinde Rabbına iltica ettiği: "Sana teslim oldum, sana îmân
ettim, sana güvendim, sana sığınıyorum." gibi lâfızlarla O'na olan teslîmiyetini
ifâde buyurduğu bilinmektedir. Peygamberliğinin
başlangıcında Hira mağarasında halvet hayâtı yaşadığı gibi, Medîne'de Ramazan
aylarının son on gününde îtikâfa girer ve bu inzivâ sırasında rûhu yükselir,
Cebrail ile Kur'ân'ı mukâbele ederdi. O'ndaki
Allâh sevgisi, rûhunu doldurmuş, daha peygamberliğine tekaddüm eden aylarda
inzivâ hayâtında iken halk O'nun için: "Muhammed Rabb'ına âşık oldu." demeye
başlamıştı. Peygamberliğinden sonra da halktan dost olduklarına ancak Allâh için
dost olmuş ve: "Allâh'tan başka bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekr'i
edinirdim." 52 buyurmuştur. "Ben Allâh'ın dostuyum;
ama bunu öğünmek için söylemiyorum."53 derdi. "Kişi
sevdiği ile berâberdir." inancıyla ömür boyu Rabbı ile berâber olma rûhî
olgunluğunda yaşadı ve nihâyet dünyâ ile âhireti tercîh konusunda muhayyer
bırakıldığında: "Allâhümme er-Refîka'l-a'lâ; Senin yüce cânib-i izzetini tercîh
ediyorum."54 diyerek rûhunu teslîm etti.
Ondaki
rûhî kemâl, Allâh sevgisiyle birlikte Allâh'tan sakınmayı gerektirecek
ölçüdeydi. Nitekim: "Ben içinizde Allâh'tan en çok korkanınızım. O'ndan en çok
sakınanınızım."55 buyururdu. Ancak ondaki bu korku,
sevgi karışımı bir korkuydu. Tasavvufta "heybet" diye anlatılan sevgi ve korku
hislerinin berâber bulunması hâli, Allâh Rasûlünde en üst seviyedeydi. Ondaki
Allâh sevgi ve korkusu sebebiyle O, görenler ve dinleyenler üzerinde son derece
etkili bir iz bırakırdı. Hattâ bir hadîs-i Şerîfte: "Ben, düşmanlarımı bir aylık
mesafeden korkutacak bir rûhî güçle mücehhez kılındım."56
buyurmuştu. Hz.Ali'nin ifâdesine göre O'nu ilk görenin kalbine heybet hissi
dolardı. Fakat O'nu tanıdıktan sonra insanın gönlünde samîmî bir muhabbet peyda
olurdu. O'nu görenler arasında mehâbetinin etkisinden titreyenler olur, O:
"Korkma, ben Kureyş'ten, güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum."57
buyurarak karşısındakini rahatlatırdı. O'na bakan
yüzünü ayıramaz, O'nun yüzündeki nûrânîlik ve rûhânîlik pek çok kimseye: "Bu
yüzün sâhibi yalancı olamaz."58 dedirterek müslüman
olmalarına sebep olurdu. O'nun
rûhânî ve nûrânî etkisi sohbet sırasında sahâbîler üzerinde de tesirini
gösterir, huzurunda bulunanlar, rûhların melekûtî âlemlere yükseldiğini
hissederlerdi. Nitekim Hanzala (r.a,): "Yâ Rasûlallâh, senin sohbetinde
bulunduğumuz zaman dünyâdan soyutlanarak mânen yükseliyoruz; Cennet ve Cehennemi
görür gibi oluyoruz. Bütün dünyevî emellerden sıyrılıyoruz. Fakat âilelerimize
ve işlerimize dönünce durum değişiyor." deyince Efendimiz (s.a.s.): "Yâ Hanzala!
Sizler benim yanımdaki vecd ve heyecanınızı muhafaza edebilseniz, meleklerin
sizinle yolda musafaha ettiğini görürdünüz."59
buyurdu. O'nun
sohbetinin rûhlarda meydana getirdiği tesir sebebiyle, hadîs kitaplarında
sahâbîlerin O'nu dinlerken "Sanki başlarına kuş konmuş da onu kaçırmamak için
hiç kımıldamadan pürdikkat kesildikleri."60 rivâyet
edilmektedir. Allâh
Rasûlü'nün vecd hâlini anlatan son bir rivâyete yer vermek, tasavvuftaki vecd ve
cezbe hâlinin Hz. Peygamber'deki örneğini göstermek açısından ilginçtir: Anlatıldığına
göre, Hz. Peygamber'e bir gün bir hâl arız olmuş, kendinden geçerek çevresinde
olanlardan soyutlanmıştı. Bu hâlde iken Hz. Âişe yanına girdi. Ve Hz. Peygamber
ona: "Sen kimsin?" diye sordu. Âişe (r.a.): "Âişe," cevâbını verince Allâh
Rasûlü: "Âişe kim?" dedi. Hz. Âişe: "Sıddîk'ın kızı." karşılığını verdi. Bu
sefer Efendimiz: "Sıddîk Kim?" diye soruyu yenileyince Âişe anamız: "Muhammed'in
kayınpederi." dedi. Tekraren: "Muhammed kim?" diye sorulunca Hz. Âişe, Allâh
Rasûlü'nün bir başka âlemde olduğunu ve sükût etmesi gerektiğini anladı ve başka
soru sormadı. Allâh
Rasûlü, çevresindeki ashâbına rûhânî bir hayât yaşatırdı. Sahâbîler O'nun
sohbetlerindeki bu dînî his, heyecan, aşk, vecd ve istiğrak duygularını hâl
yoluyla kendilerinden sonrakilere nakletmişler ve bu hayât kaybolmadan günümüze
kadar gelmiştir. Rûhânî hayâtı, yazılı ve sözlü olarak anlatım mümkün olmadığı
için gönülden gönüle, kalbden kalbe aktarılagelmiştir. "Mümin mü'minin
aynasıdır."61 hadîsinde anlatıldığı gibi, hâllerin
ve duyguların eğitimi in'ikâs yoluyla berâber ve bir arada bulunmak sûretiyle
olur. O'nun bu rûhânî ve ahlâkî sıfatlarının mânevî in'ikâs yoluyla devam etmesi
sebebiyle Allâh Teâlâ: "Biliniz ki, Allâh'ın Rasûlü aranızdadır."62"Sen onlar arasında bulunduğun sürece
Allâh onlara azâb etmez."63 buyurmaktadır. Bu âyetlerde
anlatılan Allâh Rasûlünün Asr-ı saâdetten sonra ümmetle berâberliği ve aramızda
bulunuşu mânevî ve rûhânîdir. Âyet ve
hadîslerde anlatılan, Peygamberimiz ve ashâbının yaşadığı rûhânî hayât,
tasavvufî hayâtın temelini oluşturmuştur. Bu hayât, yaşanarak ve in'ikâs
yoluyla, kalbden kalbe hâl yoluyla intikâl şeklinde gelmektedir. Zâhirî,
ta'limî, aklî-mantıkî bir hayât değil, bâtınî, kalbî, keşfî ve rûhânî bir
hayâttır. Tecrübe ve yaşama yoluyla intikâl ettiği için buna "İlm-i verâset" de
denilir.
9.
Tasavvuf bir bâtın ilmidir: Tasavvuf,
sûretten çok sîrete, kalıptan ziyâde kalbe, zâhirden çok bâtına önem veren bir
ilimdir. Bu yüzden Bâzıları tasavvufu bu kalıplar içinde tanımlamak
istemişlerdir.
Cüneyd Bağdâdî: "Zâhirine özen gösteren bir sûfî görürsen bilesin ki onun bâtını
haraptır."
Zünnûn Mısrî: "Sûfî konuştuğunda hâline uygun söz söyleyen kimsedir. O kendinde
bulunmayan bir şeyden bahsetmez. Dilini tutup konuşmayacak olursa muâmelesi
hâlinin tercümanı olur, hâliyle dünyâdan kat'-ı alâka ettiğini anlatır."
Ebû Muhammed Murtaiş (ö.328/939): "Sûfî, himmeti adımını geçmeyendir." Zâhiri ve
bâtını dengeli, olduğundan fazla görünmeyendir. Tasavvuf bir bâtın ilmidir.
İnsanın bir maddî ve bir de mânevî yapısının olması, dînî emirler ve hükümlerle,
dînî ilimlerin bir zâhirî ve bir de bâtınî tarafının bulunması sonucunu
doğurmuştur. İnsanın dış organlarından sadır olan fiillerle, iç dünyâsından ve
bâtınından sâdır olan fiiller birbirinden farklıdır. Bu yüzden ibâdet ve
muamelâtın organlara âit kısmını ve uygulamasını inceleyen ilme "Fıkıh" adı
verilirken ibâdet ve muamelât sırasında kalbte meydana gelen ihlâs, riyâ, huşû
gibi mânevî ve kalbî fiilleri inceleyen ilme de "ilm-i fıkh-ı bâtın" ve
"ilmü'l-kulûb" denilmiştir. Bütün amel ve ibâdetlerin zâhirî organlara âit bir
kısmı bulunduğu gibi, bâtın ve kalbe âit tarafı da bulunmaktadır ki, ibâdetleri
ibâdet yapan, amelleri sâlih kılan bu noktadır. Meselâ namazı ele alacak
olursak, namazın dış organlara âit kıyam, kıraat, rükû ve sücûd gibi bir takım
zâhirî farzları bulunduğu gibi, huşû ve ihlâs gibi kalbe âit farzları da
bulunmaktadır. Namazdan beklenen mânevî kemâl ve kurtuluş, ancak bununla
gerçekleşir. Nitekim: "Namazlarını huşû ile kılan mü'minler kurtuluşa
erdi."64 buyurulmuştur. "Beni anmak; zihninden
çıkarmamak (zikir) için namaz kıl!"65 âyetinde namazın asıl
gâyesi olan zikr-i ilâhînin bâtınî ve daimî şekline işâret vardır. Amel ve
ibâdetlerin sıhhat derecesi, amellerin icrâsı sırasındaki niyetlerde bulunan
ihlâsla alâkalıdır. Bu yüzden "Ameller ancak niyetlere göredir."
buyrulmuştur. Kalbteki niyet hâlis olmadan yapılan amel ve ibâdet, zâhiren her
ne kadar gerekli şartları taşısa da makbul sayılmaz. Ondan beklenen netîce hâsıl
olamaz. Nitekim: "Namaza kalktıkları vakit, tenbel tenbel kalkarlar.
İbâdetleriyle insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allâh'ı pek az anarlar."66
âyetinde anlatılan durum budur. Yine: "Yazıklar olsun o namaz kılanlara
ki onlar, kıldıkları namazdan gafildirler."67 âyetinde
huşûdan yoksun ve ihlâssız, gafletle yapılan en değerli ibâdetin
faydasızlığından bahsedilmektedir. Bu durum, ibâdetlerin ancak kalb ölçüsüyle
değerlendirilebileceğini gösterir. Nitekim bir hadîste, en makbul ibâdetlerden
olan "ilim, cömertlik ve muhârebede öldürülme" gibi fiillerin sâhiplerinin
ihlâssız amelleri sebebiyle cehennemi boylayacakları haber verilmektedir.68 Diğer
ibâdetler için de durum aynıdır. Nitekim oruçtan gâyenin aç kalmak değil,
takvâya ermek olduğunu, orucun farziyetini bildiren âyet69
belirttiği gibi, zekât, tezkiye ve arınma demektir. Bu arınma, hem malın
arınması mânâsında maddî, hem de sâhibinin cimrilik ve benzeri kalbî marazlardan
arınması anlamında mânevîdir. İnfakı anlatan âyetlerde de hedef hep rızâ-i Bârî;
dolayısıyla mânevî ve kalbîdir. "Biz sizi ancak Allâh için yediririz,
sizden bir teşekkür ve karşılık beklemeyiz"70 Cihad
konusunda Allâh Teâlâ'nın "Nefslerinizle cihad ediniz."71
emrini, "canlarınızla cihada katılınız." mânâsında anlamak mümkün olduğu gibi,
"nefislerinize karşı cihad ediniz." şeklinde anlamak da mümkündür. Çünkü nefs
engelini aşamayan, Yâni nefsinin karşı koyma şeklindeki tepkisini yenemeyen
kimse cihada nasıl katılabilir? Bu yüzden mutasavvıflar, nefs ile mücâhedeyi
cihadın bir parçası saymışlar ve bu konuda: "Bugün küçük cihaddan büyük cihada;
nefs ile cihada dönüyoruz."72 hadîsine istinad
etmişlerdir.Yine Kur'ân'daki: "Ey mü'minler, sabredin, düşmana karşı
hazırlıklı olun."73 âyetini sınırlarınızı korumak için nöbet
tutun, şeklinde anlamak mümkün olduğu gibi, kalbî ve tasavvufî bir yaklaşımla
"İçinizdeki düşman için de nöbet tutun; onu gözetim altında bulundurun ve bunun
için de kalbî râbıtanız bulunsun." şeklinde anlamak da mümkündür. Çünkü Allâh
Teâlâ âyetlerini ikişer mânâya gelebilecek şekilde indirdiğini haber
vermektedir: "Allâh kelâmın en güzelini, çift manâlı bir kitap hâlinde
indirmiştir ki, Rablarından korkanların bundan derileri ürperir."74 Mutasavvıflar,
"Allâh size zâhir ve bâtın nîmetlerini bol bol verir."75
âyetinde geçen zâhirî nîmetlerin dış organlara Allâh'ın ihsânı olan tâatlar
olduğunu, bâtınî nîmetlerin de kalbteki duygular ve mânevî hâller olduğunu
belirtmektedirler.76
Bu
âyet ve hadîsler, şeriatın emrettiği ibâdet ve ahkâmın bir zâhir ve bâtın,
bir rûhsat ve azîmet, bir fetvâ ve takvâ cihetinin bulunduğunu ortaya
koymaktadır. Takvâ ve ihlâs, bâtın işi ve kalb olayı olduğuna göre, bunun
öğrenilmesi ve insanlara intikâli yazılı ve sözlü olarak değil, berâber
bulunmak, bir arada olmak sûretiyle kalbden kalbe intikâl ile mümkün
olacaktır. Nitekim takvânın takvâ ehli sâlih kimselerin yanında ve
gözetiminde bulunmakla elde edilebileceğini gösteren şu âyet buna delildir:
"Ey müminler, Allâh'tan takvâ üzere sakının ve sâdık kimselerle
berâber bulunun."77 Ayrıca fâsık, zâlim ve kâfirlerle
berâber bulunmayı yasaklayan bir âyet-i kerîme, bu konuda şöyle bir ölçü
ortaya koymaktadır: "Zâlimler topluluğuyla oturma!"78
Hz. Peygamber (s.a.s.) iyilerle oturup kalkan kimseyi gülyağı satanın
yanında bulunana,79 kötülerle oturup kalkanı
ise, demirci dükkânında bulunana benzetirdi. Her ikisi de bulundukları yerin
güzel, ya da kötü kokusundan etkilenirler. Mutasavvıflara
göre, ameller ve ibâdetler gibi, dînî nassların da zâhirî ve bâtınî tarafı
bulunmaktadır. Ehl-i sünnet ulemâsı Kur'ân'ın zâhirî mânâsından başka bâtınî
mânâsının da bulunduğunda görüşbirliği hâlindedir. Ancak bâtınî mânâların
mâhiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mutasavvıflar
yukarda geçenlerden başka şu âyetleri Kur'ân'da bâtını mânânın varlığına
delil sayarlar: "Kitapta terkettiğimiz hiçbir şey yoktur."80
"Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki kitapta mevcud olmasın."81 "Bu
kavme ne oluyor ki, nerede ise hiçbir sözü anlamıyorlar."82 Son
âyette anlatılan müşriklerin anlayışsızlığıdır. Çünkü müşrikler Arapça nâzil
olan Kur'ân'ın lâfzî ve zâhirî mânâsını anladıkları hâlde bâtınî mânâsını
anlayamadıklarından, Kur'ân onları inceden inceye düşünmeye teşvik ve davet
etmiştir. Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in "Her âyetin bir zâhiri ve bâtınî, her harfin bir
haddi, her haddin bir matlaı vardır."83 hadîsi,
nasslardaki zâhir ve bâtın mânânın varlığını teyid etmektedir. Kur'ân'ın bir
mecrası, fenni, zahrı ve batnı vardır. O'nun yeni ve orijinal mânâları
istinbât ile bitmez. O'nun mânâlarının sonuna ulaşılmaz.
10.
Tasavvuf, havâssa âit ledün ilmidir: Cüneyd: "Sûfîler,
aralarına başkalarının dâhil olamadığı bir hâne halkı gibidir. Allâh ile kâim
olduklarından onları Allâh'tan başkası bilemez." Ebû Süleyman Dârânî
(ö.215/830): "Tasavvuf, Hak'tan başkasının bilmediği amellerin sûfî üzerinde
cereyân etmesi ve devamlı olarak sâdece Allâh'ın bildiği bir hâl üzerine Hak ile
berâber bulunmasıdır." Tasavvuf, havâssa
âit ledün ilmidir. Mutasavvıflar arasında yaygın olan görüşe göre Hz.Peygamber
(s.a.s.)'in Allâh'tan aldığı üç nevi ilim vardır. Bunlardan biri, Hz.
Peygamber'in ashâbının hepsine öğrettiği; emir ve nehiylerden oluşan şeriat
ilmi, diğeri ashâbın Bâzılarına tâlim buyurduğu özel ilim (tarîkat, tasavvuf ya
da havâss ilmi), bir diğeri de Allâh ile kendisi arasında bir şifre mesâbesinde
olan ve mânâsı sâdece kendisine mâlum, muhatabı bizzat kendileri olan ilimdir.
Kur'ân'daki hurûf-i mukâtaa ve müteşâbih âyetler bu türdendir. Allâh Rasûlünün
bizzat kendisinin: "Siz benim bildiklerimi bilmiş olsaydınız, çok ağlar, az
gülerdiniz."84 hadîsi-i şerîfi Hz. Peygamber'in her
aldığı bilgiyi aktarmakla yükümlü olmadığını göstermektedir. Ayrıca şu hadîsler,
Efendimiz'in bâzı sahâbîlere mahrem şekilde öğrettiği öne sürülen bir bilginin
var olduğuna delil sayılmaktadır: Hz. Ebû Hüreyre der ki: "Ben Allâh Rasûlü'nden
iki kap ilim aldım. Bunlardan birini halka anlattım. Diğerini eğer meydana
çıkarıp anlatacak olsaydım, şu boynum giderdi."85
Mutasavvıflara göre bu hadîste geçen ve anlatılmayan ilim, şeriata bağlılık ve
Hz. Peygamber'e muhabbet sonucu meydana gelen özel ve bâtınî ledün ilmidir. Yine
Muâz b. Cebel'in bir gün Rasûlullah'ın terkisine bindiği, orada kendisine bir
başkasına açıklanmasına izin verilmeyen bir sırr ve gizli bir bilgi verildiği
rivâyet olunmaktadır.86 Allâh Rasûlü'nün sırdaşı
Huzeyfe b. Yemân'a nifak ve münâfıklar konusunda kıyâmete kadar olacak şeyleri
haber verdiği nakledilmektedir.87 Ebû Bekir (r.a.)
ile konuşmakta olan Allâh Rasûlünün yanına gelen Hz. Ömer'in, sanki Arap olmayan
bir kimse gibi konuşulanlardan hiçbir şey anlamadığının rivâyet edilmesi, Allâh
Rasûlü'nün bâzı sahâbîlere özel bilgiler verdiğine delil sayılabilir. Allâh Rasûlü'nden
ilm-i havâss adıyla öğrenilen ve daha sonraki nesillere yazılı ve sözlü olarak
değil de, mânevî verâset, rûhî tecrübe ve hâl yoluyla intikâl eden; ibâdet ve
muhabbet sonucu elde edilen, ilm-i ledün adıyla anılan bir bilgi türü vardır. Bu
bilgi yolu tasavvufun konusuna girmektedir. Bütün İslâmî
ilimlerin ana kaynağı Kur'ân ve sünnettir. Bu kaynakların yorumu konusunda fıkıh
ve kelâm gibi ilimler, akıl aracılığı ile istidlal ve burhan yolunu kullanırken
tasavvuf; keşf ve ilham; yâni ledün yolunu kullanmaktadır. Ancak ilm-i ledün
sırrına ermek; ibâdet, riyâzat ve mücâhede ile belli bir mânevî olgunluğa ermeyi
gerektirmektedir. Kur'ân-ı Kerîm âyetleriyle hadîslerde bu konuya delil
olabilecek ifâdeler vardır. Nitekim Kehf sûresinde (18/65-82) Musa ile Hızır'ın
arkadaşlığı sırasında Musa'nın olayların dış yüzüne bakarak hükmettiği, Hızır'ın
ise ilm-i ledün sayesinde mes'elenin içyüzüne vâkıf olduğu görülmektedir. Bu konuda delil
sayılan âyetlerden bazıları şöyledir: "Takvâ üzere olunuz ki Allâh size
öğretsin."88 "Eğer takvâ üzere olursanız Allâh size furkan; iyi ile
kötüyü ayırdedecek nur verir."89 "Allâh'tan
korkun ve Rasûlü'ne inanın ki, Allâh size rahmetinden iki kat versin ve sizin
için, ışığında yürüyeceğiniz bir nur ortaya koysun."90 Bu âyetlerde geçen
furkan, rahmet ve nur gibi kavramlar, bir bakıma insanda meydana gelen "gönül
aydınlanması" sayesinde ortaya çıkan "vehbî ilim" diyebileceğimiz keşf, feth ve
ilhamlardır. Bu konuya delil
olabilecek hadîslerden bâzıları da şöyledir: "Her ümmetin
mukaddesleri; keşf ve ilhama mazhar kisileri vardır. Bu ümmetin mukaddeslerinden
biri de Ömer b. Hattâb'dır."91 "Öğrendikleriyle
amel edene Allâh Teâlâ bilmediklerini öğretir."92 "Kırk gün süreyle
Allâh'a ihlasla amel edenin kalbinden lisanına hikmet pınarları akmaya başlar."93 Keşf ve ilham,
mutasavvıflar için hakîkata ulaşmada bir yol ve bir araç olmakla birlikte,
hiçbir zaman gâye ve amaç değildir. Çünkü keşf ve ilham sâdece sâhibini bağlar.
Sûfînin keşfi, müctehidin içtihadı gibidir. Hatâ ve sevap ihtimali her zaman
vardır. * * * Son devir Ezher
şeyhlerinden ve tasavvuf üstadlarından Dr. Abdülhâlim Mahmud (ö. 1978), bu
târifler içinde en çok Ebû Bekir el-Kettânî'nin şu târifini beğenmekte ve
"efradını câmi ağyarını mâni" olarak görmektedir: "Tasavvuf, safâ ve
müşâhededir. Çünkü safâ, kalb tasfiyesini ve onun için gerekli olan ibâdet,
zühd, mücâhede, ihlâs, teslîmiyet ve Hakk'a yönelmek gibi konuların hepsini
içine almaktadır. Müşâhede de sûfîlere âit her türlü rûhî tecrübe, mânevî ahvâl
ve keşfî bilgilerle mârifet-i ilâhiyye konuları bulunmaktadır.
*
Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar
Neşriyat