Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tasavvufun Menşei
TASAVVUFUN
MENŞEİ
Tasavvufun
başlangıcı Resulullah Aleyhisselâm'ın ve Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm-
Hazerâtının yaşayışlarında görülmektedir. Bazılarının zannettiği gibi tasavvufî
yaşantı Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra başlamış olmayıp, doğrudan doğruya
onun zuhuru ile ortaya çıkmıştır.
Kaynağı Kur'an-ı kerim ve Hadis-i
şeriflerdir. Asr-ı saâdet'te tasavvuf adı ve mutasavvıf adı ile anılan zümre
yoktu. Sufilik yaşanırdı, fakat adı yoktu.
Tasavvuf ilminin müslümanlar arasında
zuhuru, hicri ikinci asrın ortalarına doğrudur.
Bugün elimizde mevcut eski tasavvuf kitaplarından sayılan "Nefehâtül-Üns" ün
beyanına göre, sofi ismi verilen ilk zat hicrî 150 tarihlerinde vefat etmiş olan
Ebu Hâşim isminde bir zâhiddir. Bu zatın Suriye'de Remle şehrinde bir zaviye
meydana getirdiği ve sâliklerine sofi ismi verdiği rivayet edilmektedir.
Süfyan Sevri, Ebu Hâşim hakkında: "Ben
Ebu Hâşim'i görmeden önce sofinin ne olduğunu bilmiyordum" demiştir".
Sofi ismi Peygamber Efendimiz zamanında
yoktu. Bu kelime "Tâbiîn" devrinde söylenmeğe başladı.
Saadet asrında en yüksek mevkiyi,
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizle sohbet şerefine eren
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı almışlardı. Her biri ayrı ayrı
kabiliyetlere sahip idiler, vazifeleri ayrı ayrıydı. Bir kısmı ilim öğrenmeye,
bir kısmı dini tebliğ etmeye, bir kısmı cihada, bir kısmı yöneticiliğe daha
fazla ilgi duyarken, bir kısmı da ibadete daha çok önem veriyordu.
Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra
Ashâb-ı kiram'a yetişenlere ve ilmi onlardan alanlara "Tabiîn" denilmiştir.
Ondan sonra da "Tâbiîn"e erişen "Tebe-i tabiîn" gelmektedir. Bu üç nesil, eri
hayırlı insanlar olarak kabul edilmişlerdir. Peygamber Efendimiz zamanında bütün
müslümanlar o'nun sohbetlerinde feyz aldıklarından, kendilerine "sahabe" ismi
verilmişti. Hazret-i Muhammed sallâllahu aleyhi ve sellem efendimizin
irtihallerini müteakip, sahabe-i kiramdan bu feyzi ahzedenlere "tabiîn" denmeye
başlandı. Bu sırada müslümanlar arasında vahdet zayıflamaya, birtakım bâtıl
fikirler İslâm camiası içersine sokulup yayılmağa başladı, işte tam bu sırada
bir topluluk, sâlih ameller işlemekte, doğrulukta, dinlerine olan samîmi
bağlılıklarında, zühd ü takvada ileri giderek, uzlet ve vahdeti ihtiyar ettiler.
Kendi nefisleri için birtakım zaviye ve hücreler meydana getirdiler. Bu şekilde
hareket eden kimselere "sofiyye" denmeğe başlandı.
İslâmî ilimler ilk devirlerde bir
bütündü. Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf gibi bölümlere ayrılmış değildi.
Bugünkü şekliyle bir Tefsir, bir Hadis ilmi yoktu, itikadî ve fıkhî mezhepler de
yoktu. Bu tasnifler daha sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır.
Ashâb-ı kiram Tarikat-ı aliye'nin ne
olduğunu bilmiyordu, amma yaşıyordu. Peygamber Efendimizin sohbetinde
kendilerine icabeden herşey veriliyordu. Resulullah -sallallahu aleyhi ve
sellem-Efendimizin aralarında bulunması ve sohbeti onları yetiştiriyordu.
Ashâb-ı suffa da aynı şekilde yetişiyordu. Herkes nasibi kadar alıyordu. Kimisi
çok alıyordu, kimisi az alıyordu. Hele bunların arasında bir zümre vardı ki;
"Seninle beraber olanlardan bir taife de -gece- kalkıyorlar." (Müzemmil: 20)
âyet-i kerime'sinde belirtildiği üzere, fazla ibadetleriyle seçilmişlerdi.
İlk devirlerde zühdî bir hareket
tarzında başlayan tasavvuf; İslâm dininin kendi bünyesinde doğmuş, gerçek
canlılığının ve tazeliğinin bir devamı niteliğinde gelişmiştir. Tasavvuf ismiyle
zuhuru, hicrî ikinci asrın ortalarına rastlamaktadır. Tarikat kelimesi ise
tasavvufun sistemleşmesinden sonra kullanılmaya başlamıştır.
Zühd hareketi "Mutasavvıfe" adı ile bir
topluluk meydana getirince tasavvuf sistemleşmeye başladı. Fakihler nasıl ki
fıkıh ilmini, kelâmcılar kelâm ilmini sonradan meydana getirdilerse; başlangıçta
sadece hareket halinde beliren tasavvuf da öteki, İslâmî ilimler gibi, sonradan
bir ilim haline geldi.
İslâmiyetin ilk zamanlarında
nefislerini riyâzat ve zâhidliğe vakfedenlere "zâhid, âbid" gibi isimler
verilirdi. Daha sonraları zahidâne hayata sülük etmiş kimselere "sofi" denmeye
başlandı.
Söfiyyenin zuhuru ile şeriat ilmi iki
kısma ayrılmıştır :
a) Fukahâ ve ehl-i fetvaya mahsus olan
ahkâm-ı âmmedir ki, ibadât ve muamelâttan ibarettir.
b) Tasavvuf ehline ait mücahede,
muhasebe-i nefs, bunlardan hasıl olan zevk, vecd haletleri, bunları ifade için
kullanılan ıstılâhat ve izahattır. Daha ziyade zevken anlaşılabilen bu haller
için"Men lem yezuk lem ya'rif" yani "Tatmayan bilmez" derler. Hazret-i
Mevlâna'ya "Âşıklık nedir?" diye sordukları vakit: "Benim gibi ol da öğrenirsin"
demiştir.
Bedenî ameller için hükümler konduğu
gibi, kalbî ameller için de hükümler kondu. Böylece "Tasavvuf ilmi " doğmuş
oldu.
Namaz, oruç ve diğer amellerin zahirî
bir şekli varsa ve bunlar zahirî fıkhın mevzusunu teşkil ediyorsa; yine bu
ibadetlerin aynı şekilde huzur ve huşu gibi bâtınî bir şekli de vardır. Bu da
bâtını fıkhın yani tasavvufun mevzusunu teşkil eder.
Fıkıh konularının dört mezhep imamı
tarafından toparlanıp sistemleştirildiği ve bu imamların adları ile anılmaya
başlandığı gibi; zikrin cehri kısmını Abdülkadir Geylâni -kuddise sırruh-
Hazretleri, hafi kısmını ise Muhammed Bahaüddin Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh-
Hazretleri sistemleştirmişlerdir. Bundan sonra çeşitli kollar zuhur etmiş ise
de, hepsinin aslı birdir. Tarikat-ı Muhammediye'dir. Gaye, Allah-u Teâlâ'yı en
güzel şekilde zikretmek ve O'na kulluk yapmaktır.