Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tasavvufun Kısaca Tarihi Gelişimi
TASAVVUFUN
KISACA TARİHÎ GELİŞİMİ
Hz. Peygamber,
sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dönemlerinde dindar müslümanların yaşadıkları
hayat yukarıda tasvir edilen mânevî bir atmosferde cereyan etti. Bu üç neslin
dindarları dünyaya nazaran âhirete öncelik veriyor, bütün davranışlarda Allah'ın
rızâsını gözetiyorlardı. Bu tür hayat Kur'an'ın istediği bir hayattı. Bunun en
güzel örneği de Hz. Peygamber'di (el-Ahzâb 33/21).
Hz. Peygamber zamanında çeşitli
eğilimlere sahip olan sahâbeler vardı. Bunlardan bir kısmı ilim öğrenmeye, bir
kısmı dini tebliğe, bir kısmı cihada, bir kısmı yöneticiliğe daha fazla ilgi
duyarken bir kısmı ibadete daha çok önem veriyor, uhrevî kurtuluş üzerinde
yoğunlaşıyorlardı. Başta ilk dört halife ve aşere-i mübeşşere olmak üzere Osman
b. Maz`ûn, Mus`ab, Ammâr, Habbâb, Bilâl, Suhayb, Selmân, Ebû Zer, Mikdâd, Muaz,
Ebü'd-Derdâ, Huzeyfe, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr bu sahâbenin âbid ve
zâhidleri olarak tanınmışlardı. Daha sonraki dönemlerde yaşayan âbid, zâhid ve
dindar müslümanlar her zaman bunları örnek almışlardı. Tasavvuf zincirinin ilk
halkaları bunlardı. Daha sonra eklenen yeni halkalarla bu silsile günümüze kadar
gelmiş, bu halkalardaki âlim ve zâhidler İslâm'ın ilim, ihlâs, takvâ, ihsan,
his, heyecan ve zühd anlayışını yaşayarak çağımıza taşımıştır.
Kuşeyrî'nin de açık bir şekilde
belirttiği gibi tasavvuf Ehl-i sünnet'in bünyesinden doğmuştur. İlk sûfîlerin
hepsi Sünnî'dir. Sûfiliğin ortaya çıktığı dönem İslâm dünyasında çeşitli
ilimlerin kurulduğu, değişik mezhep ve akımların ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu
dönemde hadis, fıkıh, kelâm gibi ilim dalları kurulmuş, bunlarla uğraşanlara
hadisçi, fıkıhçı, kelâmcı (muhaddis, fakih, mütekellim) gibi isimler verilmişti.
Kaynağı Kur'an ve hadis olmakla beraber söz konusu ilimlerden de etkilenen ve
Ehl-i sünnet muhitinde doğan İslâm'daki ruhî ve mânevî hayat tarzına tasavvuf
denmiştir. Bu hayat tarzının temelleri Kur'an ve Sünnet'in öğretisinde, önceki
nesillerin sözlerinde ve yaşayış tarzlarında mevcuttu. Sûfiler fikirleri ve
mânevî tecrübeleriyle geliştirip sistemleştirdikleri tasavvufi hayat tarzını
sözü edilen temeller üzerinde inşa etmişlerdir. Kökü ve özü eski olan tasavvuf
hayatın bazı yenilikler içermesi ve farklılık göstermesi bundandır.
Büyük sûfilerin yetiştiği hicrî III ve
IV. (IX ve X.) yüzyıllarda tasavvufla ilgili birtakım eserler yazılmış,
sûfiliğin esasları yazılı hale getirilmişti. Diğer taraftan aynı dönemde melâmet
ve fütüvvet gibi önemli tasavvufi ekoller ortaya çıkmıştı. Ma`rûf-i Kerhî, Serî
es-Sakatî, Hâris el-Muhâsibî ve Cüneyd-i Bağdâdî gibi ünlü sûfiler Irak'ta
tasavvuf adı altında İslâm'ın mânevî hayatını geliştirirken Horasan bölgesinde
Hamdûn el-Kassâr (ö. 271/884) melâmet adı altında söz konusu hayatın farklı bir
yorumunu ortaya koyuyordu. Ebû Hafs, Ahmed b. Hadraveyh ve Şâh Şucâ'-ı Kirmânî
gibi Horasanlı dindarlar ise daha çok fütüvvet ve mürüvvet üzerinde
duruyorlardı. Melâmet ehli ihlâs ve riya konusuna ağırlık verirken, fütüvvet
ehli daha çok dinin insaniyet yönü üzerinde duruyorlardı. Bu konuda özellikle
Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 234/848) son derece özgün yorumlar yapıyordu.
Söz konusu dönemde tasavvufa dair
yazılan çok meşhur eserler bulunmaktadır.
Hicrî VI. (XII.) asra kadar olan tasavvufun ilk dönemi ve hareketin doğduğu,
geliştiği ve şekillendiği bir zaman dilimidir. Bu dönemde tasavvuf basit fakat
derin, sade fakat anlamlı bir mânevî hayat tarzıdır. Geniş ölçüde pratiklere
dayanır, teorilere çok az yer verir. Hal, his, heyecan ve vecd gibi isimler alan
ve din psikolojisi bakımından büyük önem taşıyan ruhi hayat tarzı üzerinde
yoğunlukla durulur. Bu fikrî harekette felsefi etkiler yok denecek kadar azdır.
Ama sûfilerin mânevî tecrübeleri ve bu tecrübelerle ilgili olarak yaptıkları
yorumlar üzerine kurulan bir tasavvuf felsefesi vardır. Bu, daha çok sûfilerin
kendi düşünce ve çabalarıyla oluşturmuş oldukları özgün bir felsefedir.
Tasavvufi hayat, öz ve hareket noktası itibariyle İslâmî temeller üzerine inşa
edilmiş olduğundan, başta İbnü'l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbnü'l-Kayyim olmak
üzere bu hareketin bazı şekillerini sert bir biçimde eleştiren âlimler
tarafından da saygı ve takdirle karşılanmıştır. Bununla beraber bu dönem
tasavvufu da tartışma ve eleştiriye açık bazı konular içermektedir. Öteden beri
tartışılan ve eleştirilen bu konular tasavvufun özü ve geneliyle ilgili
değildir. Münferit konulardır, ayrıntıyla ilgilidir.
Tasavvufta Örgütlenme Dönemi
Tasavvufun ferdî yönü daha önemli
olmakla beraber sosyal yönü de küçümsenmeyecek kadar önemlidir. Tasavvufi
hayatın bazı biçimlerini bireyler tek başına yaşar. Fakat bu hayatı, bu konunun
uzmanları, hocaları ve üstatları olan şeyhlerden ve mürşidlerden öğrenilir. Bu
öğrenmede mürid ve tâlip denilen öğrencilerin üstatlarıyla birlikte bulunmaları,
mânevî hayatı beraber yaşamaları şarttır. Çünkü tasavvufi hayat tıpkı birçok
sanat gibi egzersizler ve pratiklerle öğrenilir. Bunun için de birliktelik ve
beraberlik esastır. İşte bu durum hem zaman zaman mürşidlerin ve üstatların bir
araya gelerek yaşadıkları mânevî ve derunî deneyler konusunda fikir
alışverişinde bulunmalarını ve vardıkları sonuçları aralarında müzakere
etmelerini gerektirir, hem de müridlerin mürşidlerinin gözetiminde ve
denetiminde bulunmalarını zorunlu kılar. Bu sebeple baştan beri sûfiler sohbet
denilen bir birlikteliğe büyük önem vermişlerdir. İlk zamanlarda şeyhlere daha
çok üstat ve sohbet şeyhi, müridlere de sâhip (sohbette bulunan, sohbete
katılan) deniliyordu. Böylece üstatlar çevresinde toplanan ve sohbetlere devam
eden sâhipler, yani müridler birer cemaat oluşturuyordu. Bu cemaatlerin
yaptıkları sohbetlerin çoğu halka açık olmakla beraber bazı sohbetlere
yabancılar alınmıyordu. Ancak belli bir mertebeye ulaşan müridler bu sohbetlere
kabul ediliyordu. Cüneyd-i Bağdâdî, "Biz tasavvuf sohbetlerini kapalı kapıların
ardında yapardık" derken bu hususu anlatıyordu. İşte bu gizlilik tasavvuftaki
sırrı, yani gizemi meydana getirir. Tasavvufî
hayatın belli bir aşamasında mutlaka bir gizem söz konusudur. Bazan müridlere
göre yabancılar için, bazan üstatlara göre müridler için bir gizem, yani
yabancılara göre müridlerin, müridlere göre üstadın az çok gizemli bir yönü
vardır. Bundan daha önemlisi ilâhî sırdır. Tasavvuf bir bakıma, imkân ölçüsünde
rububiyyetin sırlarına âşina olmayı amaçlar. Tasavvuf
sohbetlerinin müridlere edep ve erkân öğreten, onları terbiye eden, ahlâklarını
güzelleştiren yönü kadar söz konusu esrarengiz yönü de önemlidir. Gizliliğin
sebebi, mânevî alt yapısı bakımından eksik olanların yanlış anlama ve
sapmalarını engellemektir.
Son derece gösterişsiz başlayan, ama
gayet feyizli geçen tasavvufi sohbetler kısa bir zaman sonra bir cemaatleşme
halini aldı. Büyük sûfilerin tasavvufi görüşleri ve yaşayışları az çok
birbirinden farklı idi. Bu da meşrep (mizaç, karakter, zevk) farkı olarak
görüldü. Bu durum tasavvufa eğilimli olanların kendi mizaçlarına, ruh ve zihin
yapılarına uygun düşen üstatları tercih etmelerine imkân verdi. Böylece
Tayfûriyye (Bistâmiyye), Cüneydiyye, Musâhibiyye, Sehliyye, Hakîmiyye,
Hafifıyye, Seyyâriyye, Nûriyye, Harrâziyye, Kassâriyye (Melâmetiyye) ve
Tüsteriyye gibi tasavvufi cemaatler ortaya çıktı. Bu ekollerden birine bağlanan
bir mürid, mânevî hayatında belli bir üstadın görüşlerine ağırlık veriyordu.
Cemaatler arasındaki olumlu ilişkiler tasavvufi gelişmeyi hızlandırdı.
Söz konusu tasavvufi sohbetler ve
cemaatler hicrî VI. (XII.) asırda daha düzenli, daha disiplinli bir örgütleşmeye
dönüştü. Bu örgüte tarikat denildi. Bu tarikatlar şeyhlerin mürid ve halifeleri
aracılığıyla Fas'tan Endonezya'ya, Somali'den Kazan'a kadar İslâm ülkelerine
yayıldı. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında ise Mevlevîliğin yanı sıra
Anadolu'da Hacı Bektâş-ı Velî'ye (ö. 670/1271) nisbet edilen Bektâşiyye, Hacı
Bayrâm-ı Velî'ye (ö. 833/1429) nisbet edilen Bayramiyye, Aziz Mahmud Hüdâî'ye
(ö. 1038/1628) nisbet edilen Celvetiyye gibi tarikatlar, ayrıca daha evvel
Anadolu dışında kurulan tarikatların pek çok şubeleri oluştu. Bundan
başka Ahî Evran diye bilinen Şeyh Nasîrüddin (ö. 660/1262) Kırşehir'de ahîlik
teşkilâtını kurdu. Fütüvvet ehli Anadolu'da birçok şehirde örgütlendi. 1071'de
Anadolu fethedildikten sonra Irak'tan, Suriye'den, daha fazla da Horasan'dan
gelen gazi dervişler, alperenler ve Horasan erleri İslâmiyet'in Anadolu'da ve
Balkanlar'da yayılmasında etkili oldular.
Tasavvufta
Kurumlaşma Dönemi Sûfilik ve sûfî
cemaatler ortaya çıktıktan sonra bu cemaatler ve örgütler mekânlara ve binalara
ihtiyaç duydular. İlk zamanlarda camiler, mescidler, evler, iş yerleri,
sûfilerin buluşma, konuşma ve meselelerini müzakere etme yerleri idi. Fakat
örgütler gelişip yaygınlaşınca yeni mekânlara ve binalara ihtiyaç duyuldu.
Herevî'nin Tabakâtü's-sûfiyye'de dediği gibi ilk tasavvufi kurum Suriye'de
Remle'de Hankah adıyla kuruldu, zamanla hızlı bir artış ve yaygınlık gösterdi.
Çeşitli dönemlerde ve bölgelerde bu kurumlara ribat, tekke, zâviye, dergâh,
âsitâne gibi isimler verildi. İsimlendirmede kurumun büyük veya küçük, merkez
veya şube olması da dikkate alındı. Tekkeler, tarikat denilen örgüt üyelerinin
devam ettikleri, toplu veya ferdî olarak zikir yaptıkları, sohbet ettikleri,
edep-erkân öğrendikleri, terbiye gördükleri, ruhen arındıkları ve
olgunlaştıkları kurumlar olmakla beraber çoğu zaman çeşitli dinî ve dünyevî
ilimlerin öğretildiği kurumlar da oldular. Özellikle kırsal alanlarda
medreselerin görevlerini de üstlendiler. Ayrıca yolcuların ve gariplerin
barındıkları önemli sosyal müesseseler haline geldiler. Tekkelere yapılan
vakıflar, devlet adamlarının, hayır sahiplerinin ve tarikat mensuplarının
yaptıkları bağışlar tekkelerin görevlerini etkin bir biçimde sürdürmelerine ve
toplumların ihtiyaç duydukları huzurlu bir mânevî havayı meydana getirmelerine
imkân verdi. Ayrıca tekkeler başta edebiyat, şiir ve mûsiki olmak üzere birçok
güzel sanatın doğduğu ve geliştiği müesseseler oldu. Bir tekkede şeyh
veya halifesi, çeşitli mertebelerde bulunan müridler, dervişler, tekkede yemek
hazırlama, sofra kurma, odun getirme, temizlik yapma gibi işlerde görevli
işçiler, tekkeye yardım eden ve oradaki işlere nezaret eden yöneticiler,
misafirler ve garipler bulunur. Bunların düzenli bir biçimde çalışmaları ve
görevlerin aksamaması için uyulması gereken birtakım kurallar, bir çeşit
yönetmelikler vardır. Bu kuralları ilk defa derli toplu bir biçimde ortaya koyan
Ebû Saîd Ebü'l-Hayr (ö. 440/1048) oldu. Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî (ö.
632/1234) Avârifü'l-maârif isimli eserinde söz konusu kuralları genişletti ve
ayrıntılı bir şekilde ortaya koydu. VII. (XII.) asır
tasavvufta önemli gelişmelerin gerçekleştiği bir dönemin başlangıcıdır. İbn
Arabî (ö. 638/1240) kendisinden önceki sûfilerin fikirlerinden de yararlanarak,
vahdet-i vücûd terimi ile ifade edilen bir görüş ortaya attı.
el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ve Füsûsü'l-hikem gibi eserlerinde bu konudaki
düşüncelerini genişçe açıkladı. Allah-evren, Allah-insan ilişkisinin vahdet-i
vücûd eksenli bir açıklamasını yaptı. Felsefeden ve kelâmdan aldığı bazı
delillerle fikirlerini ispatlamaya çalıştı. Sadreddin Konevî, Fahreddîn-i Irâki,
Abdülkerîm el-Cîlî, İbn Fârız, Aziz Nesefi, Şebüsterî, Abdürrezzâk el-Kâşânî ve
Câmî gibi ünlü sûfiler bu yolda onu izleyerek geniş ölçüde vahdet-i vücûdu
birçok müslüman ilim ve fikir adamının dünya görüşü haline getirdiler. Diğer taraftan Ebû
Saîd Ebü'l-Hayr Arapça'nın yanı sıra Farsça'yı tasavvuf dili haline getirmek
için ilk defa ciddi bir adım attı. Onu bu yolda Hücvîrî izledi ve Farsça ilk
tasavvuf kitabı olan Keşfü'l-mahcub'u yazdı. Baba Tâhir (ö. 410/1019) ve Senâî
(ö. 525/1131) gibi şairler tasavvufi düşüncelerini Farsça şiirlerle ifade ederek
bu tarzı âdeta tasavvufun dili haline getirme yolunu tuttular. Onları bu yolda
Attâr (ö. 627/1223) ve Mevlânâ (ö. 672/ 1273) gibi ünlü sûfi şairler izledi.
Mevlânâ'nın Mesnevi ve Divân-ı Kebîr isimli eserleriyle bu hareket zirveye
ulaşmış oldu. Şebüsterî (ö. 720/1320) Gülşen-i Râz'da, Fahreddîn-i Irâki (ö.
688/1289) Lema`ât'ta, Câmî (ö. 898/ 1492) çeşitli eserlerinde bu yolda yürüdü.
Yûsuf
el-Hemedânî'nin müridi, Yeseviyye tarikatının kurucusu Pîr-i Türkistan Ahmed
Yesevî (ö. 562/1166) ilk defa ve başarılı bir şekilde tasavvuf hayat tarzını ve
düşüncesini Türkçe ifade etmeye başladı. Hikmet denilen tasavvufi şiirlerini
Divân-ı Hikmet adı verilen bir eserde toplandı. Daha sonra Mansûr Ata,
Abdülmelik Ata, bunun oğlu Tac Hoca, torunu Zengî Ata, Said Ata, Süleyman Hakîm
Ata, Sadr Ata, Bedr Ata gibi mürid ve halifeleri onun tasavvuf geleneğini
Türkistan'da devam ettirdiler. 1071'de Anadolu'nun fethedilmesi üzerine çeşitli
tarikatlara mensup dervişler, özellikle Yesevî geleneğine bağlı olanlar burada
faaliyet göstermeye başladılar. Fakat yeni fethedilen bu beldelerde daha ziyade
baba, gazi, sultan gibi unvanlarla anıldılar. Ahmed Yesevî'nin şiir anlayışı
Yûnus Emre'de (ö. 1320) daha da sadeleşerek ve güzelleşerek devam etti. Anadolu
ve Balkanlar'daki pek çok mutasavvıf onu örnek aldı. Yazıcıoğlu Muhammed'in (ö.
855/1451) Muhammediyye'si, Ahmed-i Bîcân'ın (ö. 858/1454) Ahmediyye'si ve
Envâru'lâşıkin'i, Eşrefoğlu Rûmî'nin (ö. 874/1469) Divan'ı ve Müzekki'n-nüfûs'u,
Niyazî-i Mısrî'nin (ö. 1150/1737) Divan'ı, Anadolu ve Balkanlar'da büyük bir
ilgi ile okunan eserler oldu. Sadece mutasavvıflar ve tarikat ehli tarafından
değil, bunların dışındaki dindarlar tarafından da asırlarca rağbet gördü. Başta
Yûnus Emre'ninkiler olmak üzere bu şair mutasavvıfların şiirleri dinî mûsikinin
de ana malzemesini oluşturdu. Bu gelişmeler geniş kitlelerde din duygusunun
yerleşmesini ve kökleşmesini sağladı. İlâhî denilen bu tür şiirler coşkuyla
okundu ve dinlendi. Osmanlılar'da tekke
edebiyatı kadar tasavvuf mûsikisi de büyük bir gelişme gösterdi. Özellikle
mevlevîhâneler bu işin öncülüğünü yaptı.
- Bu yazı Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ'ın Ensar Neşriyat'tan çıkan Ana
Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar isimli kitabı ve www.kubacami.org isimli
internet adresinden alınmıştır.