Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tasavvufun Doğuşu
TASAVVUFUN
DOĞUŞU
Cenâb-ı
Hak, insanoğluna ihsân ettiği sonsuz nîmetlerine ilâveten:
نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى
"Rûhumdan (kudretimden
bir sır) üfledim"1 buyurarak, kendi
katından bir cevheri ikram etmekle, ona kıymetlerin en yücesini
lutfetmiştir. Buna mukabil olarak da onun, Zât-ı
Ulûhiyyet'ine muhabbet sûretiyle kullukta
bulunmasını, neticesinde de mârifetten nasîb alarak,
vuslata ermesini murâd etmiştir.
Hak Teâlâ, kullarını hidâyete ulaştırmak için,
insana birtakım üstün vasıflar lutfetmiştir. Buna
ilaveten bir de, aralarından müstesna yaratılışlı, vahye
mazhar olmuş bazı kullarını peygamber olarak vazifelendirmek sûretiyle
onlara ihsanda bulunmuştur. Peygamberlerin olmadığı zamanlarda ise, verese-i
enbiyâ olan sâlih kullarıyla bu
lutfunu devâm ettirmiştir.
Rabbin insanlığa müstesna bir yardımını ifâde eden peygamber gönderme
keyfiyeti, bütün insanlığı şümûlüne alabilmesi için Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-
ile başlamıştır. Hazret-i Âdem, hem ilk insan ve hem de ilk peygamberdir.
Bu mübârek hidâyet yolu, ilâhî kudret akışları içinde bir nûr şerâresi
hâlinde müteselsilen gelen yüz yirmi bin küsur
peygamberle te'yîd ve takviye edile
edile, insanlığın kaydettiği terakkîye muvâzî bir
tekâmül kazanmıştır. Devrin husûsiyetlerine ve muhâtapların seviyelerine uygun
bir teblîgatla devâm edip giden bu silsile, nihâyet son peygamber Hazret-i
Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve
sellem-'de kemâline erişip âzamî zirveye ulaşmıştır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve
sellem-, nûruyla Hazret-i Âdem'den önce,
cismâniyetiyle bütün peygamberlerden sonra zuhur
etmekle, nübüvvet takviminin ilk ve son yaprağı olmuştur. Yâni
risâlet takvimi, varlığın ilki olan Nûr-i Muhammedî
ile başlamış, son yaprağı da "Cismâniyet-i
Muhammedî" ile nihâyet bulmuştur. Dolayısıyla O, zaman itibariyle son, yaradılış
itibariyle ilk peygamberdir.
Bütün mevcudâtın varlık sâikı, nûr-i Muhammedî olduğundan ,
Cenâb-ı Hak Hazret-i Peygamber'i "Habîbim"
hitabına mazhar olacak bir liyâkatte yaşatmıştır.
Rabbimiz, O'nun müstesna ve mûtenâ hayatını zâhiren ve
bâtınen en güzel bir şekilde terbiye ederek, bütün insanlığa bir armağan
olarak lutfetmiştir. Rasûlullâh -sallâllâhu
aleyhi ve sellem-'in sîreti
ve mübarek şahsiyeti, sırf insan idrâkine sığabilen tezahürleri ile dahî, beşerî
davranışlar manzûmesinin en ulaşılmaz zirvesini teşkil eder. Zîrâ Allâh -cellecelâlühû- O mübarek varlığı, bütün insanlığa bir "Üsve-i
Hasene" yâni en mükemmel bir ahlâk numûnesi
kılmıştır. Bundan dolayıdır ki, O'nu insan topluluğu içinde
acziyet bakımından en altta bulunan "yetim
çocukluk"tan başlatarak, hayatın bütün kademelerinden geçirip, kudret ve
salâhiyet bakımından en üst noktaya, yâni devlet reisliği ve peygamberliğe kadar
yükseltmiştir. Tâ ki beşeriyet kademelerinin herhangi bir yerinde bulunan
herkes, O'ndan kendileri için en mükemmel fiilî davranışları örnek alıp, kendi
iktidar ve istîdâdı nisbetinde bunları
gerçekleştirmeye meyledebilsin.
Esâsen Cenâb-ı Hak, O'nun,
bi'setinden (peygamber olarak gönderilişinden) itibaren dünyânın sonuna
kadar gelecek bütün insanlara bir örnek teşkil ettiğini beyân buyurmaktadır:
لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا الله َ وَالْيَوْمَ الآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا
"Andolsun
ki, sizin için; Allâh'a ve âhiret gününe
kavuşacağını uman ve Allâh'ı çok zikreden (mümin)'ler
için Rasûlullâh'ta en mükemmel bir örnek (üsve-i
hasene) vardır." (el-Ahzâb,
21)
Bu demektir ki bütün insanlık, îmânî ve ahlâkî
-daha umûmî bir tâbirle- tasavvufî davranış mükemmelliğine ulaşabilmek için o
mübârek varlığın hayat ve faâliyetlerini lâyıkıyla öğrenmek mecbûriyetindedir.
Öğrendiklerini kendi istîdâdı nisbetinde taklîde
yönelmeli ve zamanla tahkîke ulaşmayı hedeflemelidir. Bu ise, O'na duyulan
muhabbet ve O'nun rûhâniyetine bürünebilme
nisbetinde gerçekleşir. O'nunla
duygulanıp feyz-yâb
olmada sayısız rûhânî nasip ve tecellîler vardır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu
aleyhi ve sellem-'in örnek şahsiyet ve kalbî
hayatından tâkatimiz kadar nasib alabilmek, O'nun
ahlâkıyla ahlâklanabilmek, dünya ve
âhiretteki şereflerin en yücesidir.
Âlemlerin Rabbi, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu
aleyhi ve sellem- Efendimiz'i
zâhiren ve bâtınen en güzel bir fıtratta yaratıp
terbiye etmiştir ki O, bu ilâhî terbiyesini:
"Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi ne güzel kıldı." (Süyûtî,
Câmiu's-Sağîr, I, 12)
sözleriyle ifâde buyurmuştur.