Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tasavvuftan Faydalanan Sapık Görüşler
TASAVVUFTAN
FAYDALANAN SAPIK GÖRÜŞLER
Tasavvuf
beden-ruh, zâhir-bâtın, lafız-mâna ayırımı yapar ve daima bunlardan ikincilere
ağırlık verir, fakat birincileri de ihmal etmez. Bununla birlikte tarihî seyir
içinde zaman zaman zâhir ile bâtın, zâhirî-şer`î ilimlerle batinî-mânevî ilimler
arasındaki mesafe açılmış, uçurum derinleşmiştir. Açılan mesafeyi kapatmak için
şeriatla tasavvufu bağdaştıran ve kaynaştıran Ebû Nasr es-Serrâc, Ebû Tâlib el-Mekkî,
Kuşeyrî, Hücvîrî ve Gazzâlî gibi büyük mutasavvıf âlimler değerli eserler
yazmışlar, böylece zâhir ehli ile bâtın ehli arasındaki zıtlaşmaları ve
anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaya veya en aza indirgemeye çalışmışlardır.
Tasavvufun Ehl-i sünnet arasında daha fazla yaygınlaşmasının önemli bir sebebi
söz konusu mutasavvıf bilginlerin bu tür çalışmalarıdır.
Zâhir ile bâtın, akıl ile kalp arasında
zaman zaman görülen karşıtlığın ve uzlaşmazlığın sebebi çoğu zaman tarafların
birbirini anlamalarını sağlayacak yeterli bilgi donanımına sahip olmamalarıdır.
Yetişme tarzının, alınan eğitimin ve mizacın da bunda büyük tesiri olmuştur. Bu
hususlar ihtilâfın bir dereceye kadar tabii ve anlaşılır sebepleridir. Taraflar
birbiri hakkında yeterli bilgiye sahip oldukları zaman ihtilâf ya ortadan kalkar
veya hafifler, hoşgörü sınırları içinde kalır.
Söz konusu ihtilâfın diğer sebepleri
tasavvuf perdesi altında İslâm'a dış kaynaklardan sokulmak istenen yabancı
unsurlar, diğer dinlerden, mezheplerden, mistik akımlardan, felsefelerden ve
dinî geleneklerden kaynaklanan sızmalardır. Bu çevrelerin kültürüne âşina olan
zümreler ve fertler İslâm öncesi sahip oldukları dinî inançları ve felsefi
kanaatleri belki iyi niyetle belki de art niyetle İslâm'a taşımışlar ve bunları
tasavvuf çatısı altında yaşatma yoluna gitmişlerdir. Bunun sonucunda tasavvufî
hayatta bazı sapmalar olmuştur.
Tasavvuftaki sapmalar erken dönemlerde
başlamıştır. İlk sûfiler döneminde bile bu tür sapmaların mevcut olduğunu
biliyoruz. Ancak ilk sûfiler bu tür hareketler karşısında çok dikkatli, hassas
ve uyanık davranmışlar, sapmaları ve sapkınları eleştirmişler, reddetmişler,
böylece kendilerini onlardan korumuşlardır. Diğer taraftan söz konusu hususlar
zâhir ulemâsı tarafından da eleştirilmiştir.
Sülemî bu konuda Galatâtü's-sûfiyye
adıyla bir eser yazmış, Serrâc da el-Lüm`a'da bu konuya bir bölüm ayırmıştır.
Daha sonraki mutasavvıf yazarlar da bu husus üzerinde önemle durarak
müslümanları sapkınlığa karşı uyarmışlardır. Bunlardan bazı örnekleri aşağıya
alıyoruz.
1. İbadetin düşmesi inancı. Bazı sözde
mutasavvıflar insanın ibadet ve kullukla Allah'a ereceğini, erince ibadet etme
yükümlülüğünün düşeceğini ve kulluktan âzat olacağını iddia etmişler: "Yakin
gelene kadar Rabbine ibadet et" (el-Hicr 15/99) meâlindeki âyeti bu inanç
istikametinde yorumlamışlardır. Hakiki sûfiler bir müslümanın son nefesini
verene kadar dinin emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla yükümlü olduğu
inancındadırlar. Bunlar yukarıdaki âyette geçen "yakin" kelimesini "ölüm"
şeklinde yorumlamışlardır. Allah'a kul olmak hür olmaktan daha üstündür.
2. Riyadan kurtulmak ve ihlâs halini
gerçekleştirmek için dinî geleneklere aykırı davranmak gerektiği inancı. Bunlara
göre bir müslüman Allah'a kulluk ederken halk unsurunu dikkate almamalı,
Allah'tan başkasına değer vermemeli; ister doğru, ister bâtıl olsun hiçbir
hususta halkla uyum halinde olmayı düşünmemelidir. Bu anlayış esasen doğru
olmakla birlikte yanlış istikamette kullanılmış, neticede onları edep ve terbiye
sınırlarını aşma, dinin emir ve yasakları konusunda saygısız, duyarsız, kayıtsız
ve lâubali olma noktasına götürmüştür. Bazı Melâmîler'de ve Kalenderîler'de bu
hal görülür.
3. Velînin peygamberlerden üstün olduğu
inancı. Bazı sözde mutasavvıflar Kehf sûresinde anlatılan Mûsâ-Hızır (a.s.)
kıssasını ileri sürerek velînin nebîden üstün olduğunu iddia etmişler; çünkü
velîler doğrudan, nebîler vasıtayla Allah'tan bilgi alır demişlerdir. Bu bâtıl
bir inançtır. Zira velîlik, peygamberlik meşalesinden sadece bir pırıltıdır.
Hiçbir zaman bir velî bir nebî derecesinde olamaz. Her nebî aynı zamanda
velîdir. Onda hem velîlik, hem peygamberlik birleştiğinden velîlerden üstündür.
4. Her şeyin mubah olduğu inancı. Bazı
sözde mutasavvıflara göre eşyada asıl olan mubah oluştur. Başkasının hakkına
tecavüzü önlemek için yasaklar konulmuştur. Başkalarının haklarına saygı
gösteren bir kimse için her şey mubahtır. Bu inançta olanlara İbâhiyye veya
Mubahiyye denir. Bazıları da niyetlerinin iyi, kalplerin temiz olduğunu ileri
sürerek emir ve yasakların kendilerini bağlamadığını iddia ederler.
5. Hulûl inancı. Bunlara göre Allah
insan bedenine girer. Bedene girince ondaki insanlık nitelikleri kalkar, yerini
tanrılık nitelikleri alır.
6. Cebir inancı. Bazı sözde
mutasavvıflar insana nisbet edilmesi gereken her şeyin Allah'a ait olduğunu,
aslında insanların iradeleri ve tercih yapma imkânları bulunmadığını, cebir
altında olduklarını iddia ederek kişilerin sorumluluğunu ortadan
kaldırmışlardır. Bunlar, "Biz kapı gibiyiz, hareket ettiren olursa hareket
ederiz" derler. Bu görüşte olanlar aslında sapık olup mutasavvıf görünen
kimselerdir.
7. Allah'ı görme inancı. Bazı sözde
mutasavvıflar yüce Allah'ı dünyada gördüklerini iddia ederler. Bu iddia da
sapıklıktan başka bir şey değildir.
8. Allah Teâlâ'ya karşı saygısız
davranmak. Bazı sözde mutasavvıftar Allah'a yakın olma mertebesine erdiklerini,
bu mertebede edep ve resmiyetin söz konusu olmadığını iddia ederek Allah ile
kulu arasında bulunması gereken edebi gözetmez ve Allah'tan söz ederken çok
lâubali ifadeler kullanırlar.
9. Tenâsüh inancı. Bazı sözde
mutasavvıflar ölen bir insanın ruhunun, ölmeden evvelki davranışlarına ve
yaşayışına bağlı olarak insan veya hayvan şeklinde tekrar dünyaya geldiklerini
ve cezalarını çektiklerini iddia ederler, âhirete inanmazlar.
10. İttihat inancı. Bazı sözde
mutasavvıflar belli bir yöntem izleyerek beşerî niteliklerden arınan bazı
kişilerin Tanrı ile birleştiklerini (ittihat) iddia eder ve insanları
tanrılaştırırlar. Gerçek sûfîler ise
yaratıcı varlıkla yaratılan varlığı birbirinden ayırır, yaratılan varlığın
hiçbir şekilde yaratıcı ile birleşip tanrılaşamayacağına inanırlar.
Bunlara ilâve olarak mutasavvıfların
bir kısmında kafir veya sapık olmayı gerektirmeyen birtakım hatalı inançlar ve
davranışlar da vardır: Aşırı çilecilik, dünya işlerini tümden terk, bir tür
ruhbanlık, evlenmemek, et yememek, tedbir almayı tevekküle engel saymak,
şeyhleri kutsal sayacak kadar yüceltmek, yoksul yaşamayı amaç haline getirmek,
nefse işkence etmek, mubah olan nimetlerden yararlanmamak, özel giysiler giymek
ve bunlarla halka karşı böbürlenmek, kılık-kıyafet, saç-sakal gibi konularda
temizlik kurallarına uymamak, vakıf geliriyle geçinmek, dilenmek, toplumu
terkedip inzivaya çekilmek, tasavvufu kıssacılıktan, menkıbecilikten, raks ve
semâdan, evrad ve ezkârdan ibaret sanıp ilâhiler okunan meclislerde coşmak ve
yapay olarak vecde gelmek, cezbelenmek. Sözü edilen bu hususlar aslında
tasavvufta var ise de, bunların birtakım kuralları, sınırları, şekilleri ve
miktarları da tesbit edilmiştir. Bu kurallara uymayan ve sınırları aşan
biçimleri hatadır.
- Bu yazı www.kubacami.org
adlı internet sitesinden
alınarak düzenlenmiştir.