Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tasavvufî Düşüncenin Dini ve Fikri Temelleri
TASAVVUFÎ
DÜŞÜNCENİN DİNÎ VE FİKRÎ TEMELLERİ
..::
1 ::..
İslâm,
müminlerin dünya hayatına ve maddî zevklere dalmamalarını, âhirete ve mânevî
değerlere öncelik vermelerini ister. Yüce Allah şöyle buyurur:
"Azgınlaşan ve dünya hayatını tercih edenin gideceği yer cehennemdir"
(en-Nâziât 79/38). "Siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz ama âhiret
hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır" (el-A'lâ 87/16). Tasavvufta
dünya hayatına âhiret hayatı kadar veya daha fazla önem vermemek esastır. Bu
nokta Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîs-i şeriflerde de kuvvetle vurgulanmıştır. Allah
Teâlâ buyurur: "Dünya hayatı
aldatıcı bir metâdan başka bir şey değildir" (Âl-i İmrân 3/185).
"Doğrusu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir" (Muhammed 47/36).
"Allah'ın vaadi haktır, sakın dünya hayatı sizi kandırmasın ve şeytan Allah'ın
affına güvendirerek sizi aldatmasın" (Lokmân 31/33). "Dünya
menfaati önemsizdir, takvâ sahipleri için âhiret daha hayırlıdır" (en-Nisâ
4/77). "Şu dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlencedir, âhiret ise gerçek
bir hayattır" (Ankebût 29/64). "Dünya hayatı sadece bir oyun,
bir eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme vesilesi ve daha çok servet ve evlâda
sahip olma yarışıdır" (el-Hadîd 57/20). "Mal ve evlât dünya
hayatının süsüdür. Kalıcı olan iyi işler ise hem sevap olması bakımından hem de
ümit bağlanması bakımından Rabbinin nezdinde çok hayırlıdır" (el-Kehf
18/46).
Kur'ân-ı Kerîm birkaç yerde dünya
hayatını temsille anlatmıştır: "Onlara şunu misal ver: Dünya hayatı
gökten indirdiğimiz bir yağmura benzer. Bu sayede yeryüzünde biten bitkiler
birbirlerine karışmış, sonra kurumuş, rüzgârın savurduğu çerçöp haline
gelmiştir. Allah'ın gücü her şeyin üstündedir" (el-Kehf 18/45; Âl-i
İmrân 3/117; Yûnus 10/24; el-Hadîd 57/20).
Kur'ân-ı Kerîm'e göre insan dünyadan
çok âhireti istemelidir: "Kim âhiret yararını isterse ona bunu
fazlasıyla veririz, kim dünya yararını isterse ona da dünyadan bir şeyler
veririz, ama âhirette bir nasibi olmaz" (eş-Şûrâ 42/20; elBakara 2/200;
ÂI-i İmrân 3/145; Hûd 11/15). Kısaca
servetler, kazançlar, zenginlikler ve her çeşit nimetler âhirette ve Allah
katında bol bol mevcuttur (bk. en-Nisâ 4/94).
Hadîs-i şeriflerde de aynı hususların
sıklıkla ifade edildiği görülür: "Dünyada bir garip yada yolcu gibi yaşa,
kendini kabirde yatanlardan say" (Buhârî, "Rilcâk", 3; Tirmizî, "Zühd", 25; İbn
Mâce, "Zühd", 6). "Dünyaya karşı soğuk olanı Allah, halkın malına göz dikmeyeni
insanlar sever" (İbn Mâce, "Zühd", 1 )
"Kabirleri ziyaret ediniz. Zira bu,
sizi dünyadan soğutur, âhirete ısındırır" (İbn Mâce, "Cenâiz", 47). Hz.
Peygamber dünyanın gösteriş ve çekiciliğine kapılmanın muhtemel tehlikeleri
konusunda ümmetini uyarmıştır (Buhârî, "Rikâk", 3; Tirmizî, "Zühd", 25).
Hz. Peygamber şahsen yukarıda anlatılan
ilkelere uygun olarak yaşamış; dünya malına tamah etmemiş, maddî zevkler peşinde
koşmamış, daima âhiret hayatına öncelik vermiş ve onu üstün tutmuştur. Şöyle
buyurmuştur: "Uhud dağı kadar altınım olsa, borcumu ödemek için bundan
ayıracağım miktar hariç, altınların üç günden fazla yanımda kalmasını arzu
etmezdim" (Buhârî, "Zekât", 4; Müslim, "Zekât", 31).
Hz. Peygamber vefat edince altın, gümüş
miras bırakmadı. Bıraktığı miras beyaz bir katır, bir silâh ve vakıf arazisinden
ibaretti (Buhârî, "vesâyâ", 1 ) .
Hz. Peygamber sade ve mütevazi bir
hayat yaşamış, hiçbir zaman dünya nimetlerinin cazibesine kapılmamış, ganimet
malları sebebiyle müslümanların elleri az çok genişlediği halde o eski yaşama
biçimini sürdürmüş, öbür müslümanlar düzeyinde bir hayata kavuşmak isteyen
hanımlarına küsmüş ve onlardan dünya ile kendisi arasında bir tercih yapmalarını
istemişti (bk. el-Ahzâb 33/28; Buhârî, "Tefsîr", 66; Müslim, "Talâk", 5).
Dünyayı âhiretle bir ve eşit tutmak
veya ondan üstün tutmamak zühddür. Zühd ilkesine bağlı olarak yaşayan kişilere
de zâhid denir. Kur'an ve hadislerde zühde büyük önem verilmiş, bunun zıddı olan
dünyaya düşkün olma, tamah, ihtiras ve çıkarcılık şiddetle yerilmiştir. Zühd
tasavvufun temelidir.
Âhiretin dünyadan üstün, oradaki
nimetlerin buradaki servetten daha önemli olduğuna inanan bir müslüman daha
nitelikli ve daha çok ibadet eder, hak hukuk gözetir, ahlâk kurallarına bağlı
kalır, haram ve helâli bilir. Böyle bir hayat yaşamayan bir kimsenin dünyadan
çok âhirete önem ve değer verdiği söylenemez. İbadet zühdün tabii bir sonucudur.
Yüce Allah namaz, oruç, hac ve zekât
gibi ibadetleri farz kılmıştır. Hz. Peygamber ise farz olan ibadetlerle
yetinilmemesini, nafile ve sünnet olanların da yerine getirilmesini tavsiye
etmiştir. Farz namazlardan önce ve sonra kılınan sünnetler, teheccüd, evvâbin ve
tahiyyetü'l-mescid gibi diğer nâfile namazlar, receb ve şâban gibi aylarda belli
miktarda tutulan oruçlar, umre ve sadaka böyledir. İbadetlerin amacı nefsi
disiplin altına alarak Allah'a yaklaşmaktır. Tasavvufta farz ve nafile
ibadetleri şartlarına uygun olarak huşû ve ihlâsla yerine getirmek esastır.
Sûfiler özellikle farz olmayan ibadetleri belli düzen içinde yerine getirmeye
özen gösterirler. İbadetsiz tasavvuf olmaz.
İslâm'da kalp temizliği önemlidir. Her
şeyden önce Cebrâil Kur'ân-ı Kerîm'i Hz. Peygamber'in kalbine indirmiştir
(el-Bakara 2/97; Şuarâ 26/194). Vahiy de ilham da kalbe gelir. "Allah'ın
huzuruna temiz (selim) bir kalple çıkmaktan başka hiçbir şeyin faydası yoktur"
(eş-Şuarâ 26/89; es-Saffât 37/84; Kaf 50/33). "Allah sekîneti (huzuru)
müminlerin kalplerine indirmiştir" (el-Feth 48/4). "Kalpler
Allah'ı zikretmekle itminan (huzur) bulur" (Yûnus 10/74). Onun için
Allah'ı çok zikretmek tavsiye edilmiştir (bk. el-Ahzâb 33/41). Her şeyin temeli
olan iman kalbin tasdiklerinden ibarettir. Niyet bütün ibadetlerin temelidir.
Halis niyet de kalpte gerçekleşir. İbadetlere kalbin temiz, niyetin iyi olması
oranında sevap verilir (Buhârî, "Îmân", 41; Müslim, "İmâret", 155).
Kur'an kalbin görme niteliğinden söz
eder. Yeryüzünde dolaşıp ibret almayanları, düşünecek kalbi, işitecek kulağı
olmayanları uyarır: "Dikkat edin, baştaki gözler değil, göğüsteki
kalpler kör olur" (el-Hac 22/46). Hassas, yufka ve temiz kalplerden
bahseden Kur'an taş gibi katı, kirli ve kilit vurulmuş kalplerin
bulunabileceğine de dikkat çeker. Kalbin kirlenmiş şekline bazan nefis de denir.
Buna karşı nefsin arınmış şekli de kalptir, kalp hükmündedir. "Nefsini
kirleten hüsrandadır, onu arındıran kurtuluşa erer" (bk. eş-Şems
91/9-10).
Bir hadîs-i şerifte şöyle
buyurulmuştur: "İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. O iyi olursa beden
tümüyle iyi, kötü olursa tamamıyla kötü olur. Dikkat, o kalptir" (Buhârî,
"Îmân", 39; Müslim, "Müsâkât", 107). Bir hadiste, "Başkaları fetva verse de, sen
fetvayı kalbine sor" (Dârimî, "Buyû"', 2; Müsned, IV, 228) denilerek vicdanın
sesine kulak verilmesi istenmiştir. Hz.
Peygamber, "İyi, gönüle yatan, günah gönülü tırmalayan şeydir" (Müsned, IV, 194,
228) buyurarak şüpheli konularda kişinin kalbine başvurmasını, başkasının
denetlemesinden önce kişinin kendi kendini denetlemesini tavsiye etmiştir.
Kur'an'da ve hadislerde takvâya büyük önem verilmiştir. Hz. Peygamber kalbine
işaret ederek, "Takvâ buradadır" demişti (Müsned, V, 379).
Tasavvuf bir kalp ilmidir. Sûfilere bu
yüzden gönül ehli denilmiştir. Tasavvufi düşünce Allah korkusu ve Allah sevgisi
temeline dayanır.
Allah Korkusu. Kur'ân-ı Kerîm ve
hadîs-i şeriflerde "havfullah (mehâfetullah) ve haşyetullah" denilen Allah
korkusu üzerinde çok durulmuştur. Günah işleyenlerin ve başkalarına haksızlık
edenlerin Allah'ın gazabından ve azabından korkmaları lâzımdır. Kur'an'da
"Eğer inanıyorsanız biliniz ki en çok korkulmaya lâyık olan Allah'tır"
(et-Tevbe 9/13; el-Ahzâb 33/37), "Onlardan değil, benden korkun"
(Âl-i İmrân 3/175) buyurulur. Kişi insanlardan değil, Allah'tan korkarak günah
işlememeli, kötülük ve haksızlık etmemelidir. Gizli-açık işlenen her kötülüğü
bilen Allah Teâlâ'nın işlenen kötülükleri cezasız bırakmayacağına, er veya geç
bunun hesabını soracağına inanmalı, dinin emirlerine uyup yasaklarından
kaçınırken Allah'tan başka hiçbir kimseden korkmamalıdır. Allah Teâlâ böyle
kullarını över: "Onlar Rablerinden de, kötü azaptan da korkarlar"
(er-Ra'd 13/28). "Allah'tan başka hiçbir kimseden korkmazlar"
(et-Tevbe 9/18; el-Ahzâb 33/39).
Başta peygamberler ve velîler olmak
üzere bütün müminler Allah'tan korkar. Hz. Peygamber, "Allah'ı en iyi bileniniz
ve ondan en çok korkanınız benim" buyurmuştur (Buhârî, "Edeb", 72; Müslim,
"Fezâil", 35). Bir hadiste de "Hikmetin başı Allah korkusudur" (Aclûnî,
Keşfü'l-hafâ, I, 421) buyurulmuştur. Allah'tan korkan başkasından korkmaz. Allah
korkusu diğer korkuları siler ve kişiyi cesur hale getirir. Allah'tan
korkanların âhirette de korkuları olmayacak, mahzun olmayacaklardır (el-Bakara
2/38, 62, 112, 262, 274, 277). İşte Allah'ın velî ve ergin kulları bunlardır.
Allah korkusu konusu üzerinde çok duran
sûfîler bunu tasavvufun temel ilkelerinden biri haline getirmişlerdir. Buradaki
korku aynı zamanda Allah'ı sevmekten kaynaklanan bir çekinme mahiyetindedir. Bu
sebeple Allah korkusu ile Allah sevgisi, birbirini tamamlayan iki kavramdır.
Allah
Sevgisi. Bu sevgi İslâm'daki mânevî hayatın temelidir. Bu temele dayanmayan
ibadet ve ahlâk gibi davranışlar İslâm açısından bir anlam ifade etmez. Bir
mümin severek Allah'a itaat ve ibadet ederse, onun emirlerine ve yasaklarına
uyarsa bunun değeri vardır. Allah Teâlâ'yı seven onun kelâmı olan Kur'an'ı
ve resulü olan Hz. Muhammed'i, onun dava arkadaşları olan sahâbeyi de sever.
Kısaca Allah'ın sevdiği herkesi ve her şeyi sever.
Kur'an'da Allah sevgisi üzerinde
önemle durulur. Yüce Allah şöyle buyurur: "İman edenlerin Allah'a
olan sevgileri ise çok daha fazladır" (el-Bakara 2/165). Şiddetli
ve çok sevgi aşk demektir. Bu âyet başta olmak üzere birçok âyette
muhabbetullah denilen Allah sevgisine ve ilâhî aşka işaret edilir.
Bir müslüman Allah'ı, Resulü'nü ve
Allah yolunda mücadele etmeyi babasından oğullarından, kardeşlerinden,
eşlerinden, kabilesinden, servetinden, ticaretinden ve meskeninden daha çok
sevmekle yükümlüdür. Eğer daha çok sevmezse Kur'an'ın ifadesiyle
"Allah'ın hükmü tecelli edene kadar bekleyin, Allah günahkâr bir toplumu
hidayete erdirmez" (et-Tevbe 9/24) tehdidine muhatap olur. Bunun
anlamı şudur: Bir müslümanın Allah'ı, Resulü'nü ve Allah yolunda mücadele
etmeyi yürekten sevmesi ve bu sevgi ve isteğini her zaman diğer şeylerden
önde tutması gerekir.
Hz. Peygamber "Allah ve Resulü'nü
diğer şeylerden daha fazla sevmeyen kimse imanın hazzına eremez" deyince Hz.
Ömer, "Ey Allah Resulü, Kendim hariç seni herkesten ve her şeyden çok
seviyorum" demiş, Hz. Peygamber de "Olmadı yâ Ömer!" demişti. Hz. Ömer, "O
halde seni kendimden de çok seviyorum" deyince Resûlullah "şimdi oldu yâ
Ömer!" buyurdu (Buhârî, "Îmân", 9; Müslim, "Îmân", 15).
İslâm'da Allah'la kulları
arasındaki sevgi karşılıklıdır. Allah kullarını sever, kulları da onu
severler. Kur'an şöyle der: "Ey iman edenler! İçinizden her kim
dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir kavim getirir ki Allah
onları sever, onlar da Allah'ı severler" (el-Mâide 5/54). İslâm
inancına göre Allah Teâlâ vedûd ve velîdir. Yani mümin kullarını çok sever
ve onları dost edinir.
Kur'an'da Allah'ın hangi kullarını
sevdiği şöyle açıklanır: "Allah âdil olanları sever"
(el-Mümtehine 60/8; el-Hucurât 49/9). "Allah temiz insanları sever"
(et-Tevbe 9/108; el-Bakara 2/222). "Allah takvâ sahibi kullarını
sever" (Âl-i İmrân 3/76, et-Tevbe 9/4, 7). "Allah ihsan
sahibi dürüst kişileri sever" (Âl-i İmrân 3/148, el-Mâide 5/13,
93). "Allah tevekkül ehlini sever" (Âl-i İmrân 3/159).
"Allah sabırlıları sever" (Âl-i İmrân 3/146).
"Allah tövbe edenleri sever" (el-Bakara 2/222).
Yüce Allah, Peygamberimiz'i
herkesten çok sevdiği için ona "habîbullah" (Allah'ın sevgilisi) denilmiştir
(Tirmizî, "Menâkıb", 1). Nitekim Hz. İbrâhim için de "halîlullah" (Allah'ın
dostu) ifadesi kullanılmıştır.
Burada sözü edilen adalet (kıst,
vera'), temizlik, takvâ, ihsan, tevekkül, sabır, tövbe tasavvufun temel
kavramlarıdır. Sûfiler ve velîler Allah'ın sevgili kulu olma mertebesine
ermek için bu hususları büyük bir özenle gerçekleştirmeye çalışır, ilâhî
sevgiden mahrum olmamak için bunların zıddı olan hususlardan dikkatle
kaçınırlar. Çünkü Allah zâlimleri, kafirleri, günahkârları, kibirlileri,
hâinleri, bozguncuları, müsrifleri, saldırganları sevmez (eş-Şûrâ 42/40,
el-Bakara 2/176, en-Nisâ 4/107, el-Hadîd 57/23, el-Hac 22/38, el-Mâide 5/64,
el-A`râf 7/31, el-Mâide 5/87).
Seven sevgilisine itaat eder, ona
tâbi olur, onu razı etmeye çalışır, emirlerine uyar, onu darıltacak
davranışlardan sakınır. Kısaca sevginin sonucu Allah'ın emirlerine uymak,
yasaklarından kaçınmaktır.
Allah'ın peygamberine uymak
Allah'ın sevgisini kazandırır. Onun için yüce Allah buyurur: "Ya
Muhammed: De ki eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki O da sizi
sevsin" (en-Nisâ 4/80).
Resûlullah'a itaat Allah'a itaat
demektir: "Resülullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiştir"
(en-Nisâ 4/80).
Hz. Peygamber, müminlerin Allah
için birbirini sevmeleri gerektiğini önemle vurgulamıştır. Kutsî bir
hadiste, "Benim için birbirini sevenleri sevmem vâciptir" (Muvatta, "Şiir",
16; Müsned, V, 233) buyurulmuştur. Hz. Peygamber, "Birbirinizi sevmedikçe
iman etmiş olmazsınız" (Müslim, "Îmân", 93; Ebû Dâvud, "Edeb", 131). "Bir
kimse kendisi için istediği bir şeyi mümin kardeşi için istemedikçe iman
etmiş olmaz" (Buhârî, "Îmân", 7) buyurarak bu sevgi ile kâmil iman arasında
sıkı bir bağ bulunduğuna işaret etmiştir.
İslâm, müminleri sevgi ve dostluk
bağlarıyla birbirine bağlamış, kaynaştırmış ve böylece fertleri birbirine
kenetlenmiş bir toplum meydana getirmiştir. Sevgi bağı hem müslümanları
Allah'a ve Resulü'ne, hem de birbirlerine bağlar. Müslümanlar iyi ve kötü
günlerde, mutlu ve sıkıntılı zamanlarda daima bir arada olurlar. Hz.
Peygamber, "Kişi sevdiğinle beraberdir" buyurmuştur (Buhârî, "Edeb", 69;
Müslim, "Birr", 165).
Bir müslüman Allah'ın gazabına
uğramamak ve cehennem azabından kurtulmak için yaratıcısına ibadet eder. Bu
amaçla ibadet etmek câizdir. Genellikle halk, özellikle zâhidler ve âbidler
bu maksatla ibadet ederler. Cennete girmek ve oradaki nimetlerden
yararlanmak için Allah'a ibadet ise evvelkine göre bir derece daha üstündür.
Fakat sırf Allah'ın emrine uymak, rızâsını kazanmak için Allah'a ibadet
etmek daha üstün bir mertebedir. Bu ibadet sevgi temeline dayanır. Sevenin
sevgilisine itaat etmesi türünden bir boyun eğme ve emredileni gönül hoşluğu
ile yerine getirme halidir. Peygamberlerin, sağ iken cennetle müjdelenen on
sahâbenin, velîlerin ve âbitlerin ibadetleri böyledir. Râbia el-Adeviyye'nin
dediği gibi onlar cehennem ve cennet olmasa da Allah'a ibadet eder, ona
itaati canlarına minnet bilirler. Nitekim
bu konudaki hadislerden birinde, "Suhayb, Allah'ın ne hoş bir kuludur ki
ondan korkusu olmasa bile günah işlemez", diğerinde, "Ebü Huzeyfe'nin
âzatlası Sâlim, Allah'a âşık olduğundan O'ndan korkmasa bile günah işlemez"
(Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, II, 323) buyurulmuştur.
Tasavvufta hedef bir müslümanın
gönüllü olarak ve seve seve Allah'a ibadet etmesini sağlamaktır. Bu
mertebede ibadet insana zor gelmez, tersine ona haz ve huzur verir. İbadet
halinde olmaması ise onu rahatsız eder. Hz. Peygamber zamanında var olan bu
anlayış ondan sonra gelişerek devam etmiştir. Bu hareketin en önemli
temsilcisi hicrî II. (VIII.) asrın ikinci yarısında yetişmiş olan ünlü sûfi
Râbia el-Adeviyye'dir (ö. 185/801 ) . Bu tarihten sonra bu anlayışın
yaygınlaşarak ve gelişerek devam etmesi tasavvufun İslâmî bir hareket olarak
ortaya çıkmasına sebep olan faktörlerin başında gelir. Zühd ile tasavvuf
arasındaki en önemli fark zühdde korku, tasavvufta sevgi unsurunun ağır
basmasıdır. Zühd hareketinde korku sevgiyi, tasavvuf hareketinde ise sevgi
korkuyu kapsar. Zühd âhirette kurtuluşu amaçlayan nisbeten özel bir mânevî
hal, tasavvuf ise bu hayata dayanan ama daha çok Allah'ın rızâsını ve
sevgisini kazanmayı amaçlayan daha kapsamlı mânevî hayattır.
Tasavvufta Allah sevgisinin ne
kadar önemli olduğunu göstermek için sûfilerin üzerinde özenle durdukları ve
önemle açıkladıkları şu hadîs-i şerife bakmak yeterlidir. Kutsî hadiste
şöyle buyurulmuştur: "Kulum farz ibadetlerle yaklaştığı kadar başka hiçbir
şeyle bana yaklaşamaz. Nafile ibadetlerle de bana yaklaşır. O kadar çok
yaklaşır ki ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı
olurum. Artık o benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür.
Böyle bir kul bana sığınırsa onu korurum, benden bir şey isterse dileğini
yerine getiririm" (Buhârî, "Rikâk", 38).
Tasavvuf kulun Allah'a yaklaşması
ve 0'nunla böyle bir mânevî ilişki kurmasıdır. Allah kuluna şah damarından
daha yakındır (Kâf 50/16). Allah'ın bir ismi "el-karîb"dir. Yani o her zaman
herkese yakındır. Fakat sevdiği kullarına özel bir anlamda yakındır.
Allah'ın yakınlığını kazanan insanlara mukarreb denir (el-Vâkıa 56/88-89).
Müslümanların iman ve ibadet
itibariyle çeşitli dereceleri vardır. Bir hadiste imanın altı, İslâm'ın beş
şartı sayıldıktan sonra en büyük mertebe olan ihsan şöyle tarif edilmiştir:
"İhsan, Allah'a, onu görüyormuşsun
gibi ibadet etmektir, her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni
görmektedir" (Buhârî, "Îmân", 37; Müslim, "Îmân", 57). Kur'ân-ı Kerîm'de,
"İhsan üzerine olunuz, Allah ihsan üzere olanları sever" (el-Bakara
2/195; el-Mâide 93) buyurulmuştur. Mutasavvıflar bu hadisten İslâm'ın üç
mertebesi olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Bunlar sırasıyla İslâm, iman ve
ihsan mertebeleridir. İslâm zâhir, iman zâhir ve bâtındır. İhsan ise zâhir
ve bâtının hakikatidir. İslâm'da bilgi amelle, amel ihlâsla, ihlâs da
Allah'ın rızâsını taleple kemale erer. Bilgi, ihlâs ve rızâ bu üç mertebenin
başka bir ifadesidir. Müminler
ilim, amel ve mertebe itibariyle birbirinden farklıdırlar. Nitekim Kur'an'da
şöyle buyurulur: "Kendilerine ilim verilenler derece derecedir".
"Amel edenlerin de mertebeleri vardır"."Bakın nasıl
bazısını diğer bazılarına üstün kıldık" (el-Mücâdele 58/11;
el-Ahkâf 46/19; el-İsrâ 17/21).
- Bu yazı www.kubacami.org adlı internet adresinden
alınarak düzenlenmiştir.