Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tasavvuf Dönemi ve İlk Mutasavvıflar
TASAVVUF DÖNEMİ
l-
H.III-IV, M. IX-X. Asırlarda Tasavvuf H.
III.-IV, M. IX.-X. asırlar tasavvuf târihinde yüzyıllar boyu kendilerine
bağlanılan büyük mutasavvıfların yetiştiği önemli bir dönemdir. Bu asırlar,
İslâm siyâsî, içtimaî ve ilimler târihi açısından büyük önem taşımaktadır.
Abbasî devletinin gelişme dönemi sayılan bu yıllar, Bağdad ve çevresinin ilim
merkezi hâline geldiği yıllardır. Muhtelif kavim ve kabilelerin birbiriyle
kaynaşıp tanıştığı ve muhtelif kültürlerin buluştuğu bir dönemdir. Bâtınîlik ve
Karmatîlik gibi bâtıl cereyanlar, Mâtürîdîlik ve Eş'arîlik gibi ehl-i sünnet
kelâm mezhepleriyle Hânefiyye, Mâlikiyye, Şâfiiyye ve Hanbeliyye gibi amelî
mezhepler ve ardından felsefî cereyanlar hep bu asırlarda ortaya çıkmışlardır.
Bu asırlarda Şîa'nın belli ölçüde teşkilatlanmış olduğu hesaba katılırsa, bu
yüzyıllar hem siyasî, hem içtimaî, hem de dînî açıdan son derece hareketli bir
dönemdir. Bu
asırlar tasavvufun fıkıh, kelâm ve hadîs gibi ilimlerden ayrılıp inkişâf ettiği
tekâmül devresidir. İlk tasavvufî eserler bu dönemde kaleme alındığı gibi, ilk
tasavvuf kavramları da bu dönemde kullanılıp yaygınlaşmaya başlamıştır.
Tasavvuf, tahalluk (eğitim) ve tahakkuk (keşf ve ma'rifet) boyutuyla bu dönemde
büyük bir gelişme göstermiştir. Bu dönemin mutasavvıfları insan rûhunu tahlil
etmekte; ona ârız olan hâlleri beyan ederek geçeceği makamlardan bahsetmekte,
kalb tasfiyesi ve nefs tezkiyesi gibi konuları gündeme getirmektedir. Fenâ ve
bakâ kavramlarıyla ittihad fikri ilk defa bu asırlarda Hallaç (ö.309/921) ve
Bâyezid (ö.262/875) gibi mutasavvıflarca ifâde edilmiştir. Râbia
ile başlayan sevgi ağırlıklı tasavvufî düşünce Ma'ruf Kerhî ile gelişmiş, H. III.
ve IV. asırda tasavvufî telakkilerin ağırlıklı konusu hâline gelmiştir. II.
asırda Hasan Basrî ve talebelerince temsil edilen Basra mektebinin hüzün ve
korkuya dayalı tasavvuf telakkisi III. asırda artık yavaş yavaş yerini aşk ve
muhabbete bırakmıştır. III. asırda yetişmiş ve eserleriyle daha sonraki
dönemleri etkilemiş bulunan Hâris el-Muhâsibî'nin de sevgi üzerine eser yazması
veya eserlerinde sevgiye özel bir bölüm ayırması, bu dönem tasavvufunun "sevgi
damgası" taşıdığını gösterir. Hicrî
ilk iki asrın zâhid-sûfîleri genellikle Basra, Kûfe ve Horasan'dan yetiştikleri
hâlde III. ve IV. asrın mutasavvıfları İslâm memleketlerinin hemen her
tarafından, tasavvufun değişik boyutlarıyla temâyüz edip yetişmişlerdir. Basra,
Kûfe ve Horasan, tasavvufî canlılığını sürdürürken, Mısır, Nişabur, Şam ve
özellikle Bağdad bu asırlarda büyük mutasavvıflar yetiştirmiştir. Basra'da
Sehl b. Abdullah Tüsterî (ö.283/896), Kûfe'de İbn Semmâk (ö.183/799), hicrî
üçüncü yüzyılın mutasavvıfları arasında sayılırken, Horasan'da Ahmed b. Harb
(ö.234/848), Hâtim-i Esamm (ö.237/851), Ahmed b. Hadraveyh (ö.240/854), Ebû
Türâb Nahşebî (ö.245/859), Ebû Abdullah Siczî (ö.III./IX.asır), tevekkül ve
fütüvvet ağırlıklı Horasan tasavvufunun temsilcilerini oluşturur. Horasan'da bu
yıllarda gelişen fütüvvet genellikle şecaat, mürüvvet, sehâvet ve kerem
anlamları taşımakla birlikte, îsâr, kendini hizmete fedâ, başkalarına eziyet
vermemek, iyiliği yaymak, sızlanmayı bırakmak, makam tutkusundan uzaklaşmak ve
nefsle savaşmak gibi anlamlar kazanmıştır. Bu
asırlarda Horasan ve Mâverâünnehr bölgesinde yetişen mutasavvıfların önde
gelenlerinden biri 'Hakîm Tirmizî' diye maruf olan Ebû Abdullah Muhammed b. Ali
(ö.320/932)'dir. Hânefî fıkhını ve İslâm'ın zâhirî ilimlerini tahsil eden, hadîs
ilminde de belli bir yeri bulunan Hakîm Tirmizî, Tasavvufta özellikle "Velâyet"
konusunda yazdığı Hatmu'l-Velâye adlı eseriyle dikkat çekmiştir. İbn Arabî onun
eserlerinden yararlanmıştır. Hakîm Tirmizî, mutasavvıflar arasında felsefeyle
meşgul bulunanların ilklerindendir.
2- H. III ve IV. Asırlardaki Tasavvuf Mektepleri a.
Nişabur Mektebi, Fütüvvet ve
Melâmet Hicrî
II. asır'da tasavvufun önemli merkezlerinden biri olan Horasan'ın yanısıra, III.
asırda Nişabur'un da "fütüvvet ve melâmet" özellikleriyle tanınan bir merkez
hâline geldiği görülmektedir. Bu asırlarda, bu bölgede yetişen mutasavvıfların
başlıcaları, Bâyezid Bistâmî, Yahyâ b. Muâz Râzî, Ebû Hafs Haddâd ve Hamdûn
Kassâr'dır. Bâyezid
Bistâmî, sekri sahvına, mahvı isbatma gâlip ve şatahât üslubuyla konuşan bir
sûfîdir. Bu yüzden sözleri bazan kendisi hakkında bir takım endişeler
uyandırmıştır. Onun 'Sübhânî mâ a'zame şânî" (Ben kendimi tesbih ederim, benim
şânım ne yücedir!) "Leyse fi cübbetî sivallâh" (Cübbemin içinde Allâh'tan
başkası yok) sözleri, ilk vahdet-i vücûd terennümleri sayılabilir. Bâyezid
fenâya erişini şöyle anlatır: "Beni bir kerre karşısına aldı ve dedi ki: "Ey
Bâyezid, halk Beni görmek istiyor." Ben de dedim ki: "Öyleyse beni
vahdâniyetinle süsle, benliğini giydir, ahadiyyete erdir. Halk Senin sıfatlarını
görünce Seni gördük desinler. O zaman Sen, Sen olursun, ben ise orada bulunmam." Bâyezid
bu sözleriyle "fenâ fillâh" ile benlikten geçmeyi mânevî sekr hâlini
anlatmaktadır. Bâyezid, tasavvuf kavramlarına "sekr" kavramını kazandırmış ve bu
kavram muhabbet ve aşk kelimelerinin yanında önemli bir yer tutmuştur. Nişabur'dan
yetişen sûfîlerden biri olan Yahyâ b. Muâz Râzî (ö.258/871), Bâyezid'in hem
hemşehrisi hem de çağdaşıdır. O da fenâ, vecd ve sekrden bahseden, "aşk sarhoşu"
deyimini kullananlardandır. Râbia'dan sonra Allâh sevgisi konusunda Ma'rûf kerhî
gibi, açıkça söz söyleyenlerin ilklerindendir. Onun muhabbet anlayışı huşû, huzû
ve Allâh'a teslîmiyet gibi fazîletlere dayanır. Ona göre muhabbetin hakîkati,
vuslatla artmaz, hicrânla azalmaz. Yahyâ, muhabbetten başka mârifetten de
bahseden ve Hakk'ın mârifetini halkın mârifetinden üstün sayan bir sûfîdir.
Hakk'tan uzaklaşmayı/fevt, halktan uzaklaşmayı mevt diye adlandırır, fevti
mevtten daha kötü görür. Çünkü fevt, gafletle fırsatı kaçırmak, insan ile Allâh
arasındaki bağlantıyı kesmektir. Mevt ise halk ile alâkayı kesmek, Hakk ile
irtibatı sağlamlaştırıp mârifetullâha ermektir. Yahyâ
b. Muâz, Bâyezid gibi sekri esas alan tasavvufî görüşün sâhibi olduğu hâlde,
zühdün esası sayılan temel ilkelere sıkısıkıya bağlıydı. Zâhidliğin az uyumak,
az konuşmak, az yemek ve halvetle tamamlanabileceğini söylerdi. Bâyezid
ve talebesi Yahyâ "sekr"in savunucusu oldukları hâlde, onlarla çağdaş sayılan
Bağdad mektebinin güçlü temsilcileri Cüneyd ve arkadaşları sekr yerine "sahv" ve
temkinden yana olmuşlardır. Horasan
asıllı Nişabur sûfîlerinden biri de Ebû Hafs Haddâd (ö.270/883)'dır. Tasavvufu
"Edepden ibârettir." diye tanımlayan Ebû Hafs, Horasan mektebinin fütüvvet
telakkisini benimseyen, hac yolculuğu sırasında Irak ve Hicaz bölgesindeki
sûfîlerle görüşen ve onların fikirlerinden de etkilenmiş bulunan bir
mutasavvıftı. Fütüvveti "Başkalarına insafla muamele etmek ve başkalarından
insaf etmelerini beklememek" diye tanımlar ve fütüvvetin sözle değil, fiil ve
tatbîkatla gerçekleşebileceğini söylerdi. Nişabur
mektebine mensup mutasavvıflar, Basra mektebinden etkilenmekle birlikte, daha
çok Horasan mektebinin tesiri altındaydılar. Aslında tasavvufî ekoller, gerek
kaynaklarının aynı oluşu, gerekse devamlı münâsebetleri sayesinde, dâimâ
birbirlerinden etkilenmişlerdir. Hamdûn
Kassâr (ö.271/884) ile Nişabur'da ortaya çıkan "melâmet" fikri, Irak'ta ve diğer
bölgelerde gelişen zühd ve tasavvuf hareketine bir tepki mesâbesindeydi.
Melâmiler Irak tasavvufunu daha çok şekil, kisve ve zâhirî şartlar ağırlıklı bir
ekol olarak görürken, melâmet fikrini dînî ve içtimaî merasimlere karşı bir
tepki olarak değerlendirmekteydiler. Melâmet genellikle, "nefsi dizginlemek,
kınamak, itham etmek, kendine âit ibâdet ve tâatları azımsamak" şeklinde
anlaşılır. Bu yüzden melâmet fikri selbî düşünceye daha çok ağırlık verir.
Melâmetî, zemm ve levm fiillerinden bahsettiği kadar sena ve medih fiillerinden
bahsetmez. Riyâyı anlattığı ve çirkinliklerinden bahsettiği kadar ihlâstan söz
etmez. Bu düşünceye sâhip kişiler, amellerinin eksiklik ve kusurlarını anlatmayı
amellerinin güzellikleri konusunda söz etmeye tercîh ederler. Bu yüzden melâmet
"sahv" yolunu benimseyen, halvetten çok celvete önem veren bir anlayıştır.
Nişabur'da gelişen melâmet anlayışının ilk tabakasını Hamdûn Kassâr ve Ebû Osman
Hîrî (ö.298/910); ikinci tabakasını Mahfuz b. Mahmûd Nişâbûrî (ö.303/915), Ebû
Muhammed Murtaış (ö.328/939), Abdullah b. Münâzil (ö. 329/940); üçüncü
tabakasını da Ebû Bekir Nişâbûrî (ö.360/970), Ebu'l-Huseyn Ali b. Bundar (ö.
350/961), Ebu'l-Hasan Bûşencî (ö.348/958), Ebû Amr İsmail b. Nüceyd (ö.366/976)
teşkil eder.1
Başlangıçta
tasavvufa tepki gibi ortaya çıkan melâmet hareketi, daha sonraları tasavvufî
sistem içinde, bir yandan bir meşrebin adı olma özelliği kazanırken, diğer
yandan bir tarîkatın adı olmuştur. Bununla birlikte târih boyunca melâmet fikri
ve melâmîlik mensubu kişiler, genellikle ihtiyatla karşılanmış ve zaman zaman da
takibata uğramıştır.
b. Mısır Mektebi, Mârifet ve Muhabbet Mısır'da
sistem bâzında tasavvufun temelleri Zünnûn Mısrî (ö.245/859) tarafından
atılmıştır. Zünnûn, Ma'ruf Kerhî'den sonra mârifet ve muhabbet konusunda söz
söyleyen ve bu konuda nazariye geliştiren sûfîlerdendir. Ona göre mârifet üç
türlüdür: Birincisi genel anlamda mü'minlerin, ikincisi kelâmcıların ve hikmet
ehli kişilerin, üçüncüsü de Allâh'ı kalbleriyle tanıyan evliyânın mârifetidir.
Bu üçüncüsü mârifet derecelerinin en üstünü olup yakîn ile dopdoludur. Allâh'ı
vahdet sıfatıyla tanımaktır. Bu tür bir mârifet, istidlal ve nazar yoluyla
değil, ilham yoluyla gönle doğan, Allâh tarafından kalbe ifâza olunan bir
mârifet türüdür. Keşf ve ilham ile hâsıl olan bu mârifetin dışındaki yollarla
Zât-ı kibriyâ'yı tanımak, ancak selbî sıfatlarla olur. Zünnûn yakînî mârifetin
Hakk'ın bir ikrâmı olduğunu şu lâfızlarla anlatır: "Ben Rabbımı Rabbımla tamdım.
Eğer O olmasaydı asla O'nu tanıyamazdım." Zünnûn'un
mârifetle ilgili gördüğü muhabbet, insanı Allâh ile ittisale erdirecek
mâhiyettedir. İnsan bu sevgi ve ittihad sayesinde kendisinin Hakk'ta müstağrak
olduğunu hisseder. Ancak böylesine ulvî ve rûhî sevgiye eren kimse, durumunu
başkasına arzetmekten sakınmalı, sır saklamasını bilmelidir. Zünnûn
Mısrî, Mısırlı bir sûfî olmakla birlikte, onun tesir ve nüfûzu, Mısır dışında
Sehl b. Abdullah Tüsterî, Ebû Türâb Nahşebî, Ebû Abdullah b. Cellâ ve Ebû Saîd
Harrâz gibi mutasavvıflara kadar uzanmıştır.2
c. Şam Mektebi, Açlık ve Gece
İbâdeti Şam
tasavvufu, genellikle açlıkla eğitimi ve gece ibâdetini öne çıkaran ve bu yüzden
"Cûıyye ve ehlü'1-leyl" adıyla anılan sûfîlerce temsil edilmiştir. Bunların
başında Ebû Süleyman Dârânî (ö.215/830) ve talebeleri Ahmed b. Ebi'l-Havârî ile
Ahmed b. Âsım Antâkî gelmektedir. Ebû Abdullah b. Cellâ ile Feth Mevsılî bu
dönemde Şam bölgesinde yetişen ünlü mutasavvıflar arasında yer alır. Şam
mektebinin önderlerinden sayılan Dârânî, tasavvuf târihinde "ehlü'1-leyl"
tâbirini ilk kullanandır. Ona göre ehlü'1-leyl olan kimselerin gece ibâdetinden
aldığı tad ve haz, eğlence düşkünlerinin eğlenceden aldıkları taddan daha
fazladır. Dârânî, ehlü'l-leyli üç derece olarak tasnif eder: Birinci derece,
düşünerek okuyan ve ağlayan, ikinci derece düşününce cezbelenip sayha eden ve
bununla rahatlayan, üçüncü derece ise okuduğunu düşünen ve bunun sonucu
şaşkınlık ve hayrete düşerek sayha etmeye mecali kalmayanlardır. Yine o, "takvâ
ehli kimselerin ölümünü ebedî hayâta açılan bir kapı olarak görmekte, diri
oldukları hâlde nice ölmüş kimselerin bulunduğuna" dikkat çekmektedir. Allâh ile
kul arasındaki sevginin "dil dudak deprenmeden" anlaşılması gereken bir keyfiyet
olduğuna işâretle der ki: "Ârifin basîret gözü açılınca dünyâ gözü kapanır.
Artık Allâh'tan başka birşeyi görmez olur." Ebû Süleyman'a göre kalbe dünyâ
yerleşince orada âhırete yer kalmaz. Dârânî'nin
talebesi ve Cüneyd'in arkadaşı bulunan Ahmed b. Ebi'l-Havârî, Cüneyd tarafından
"Reyhânetü'ş-Şâm" lakabıyla anılırdı. Ahmed, dünyâ sevgisinin Hakk'a nasıl perde
olduğunu şöyle anlatır: "Kim dünyâya istek ve sevgiyle bakarsa, onun gönlünden
yakîn nuru ve zühd çıkarılır. Allâh Rasûlü'ne ittibâ etmeden yapılan amel
boşunadır." Ebû
Abdullah b. Cellâ, ana-babası tarafından Allâh yoluna vakfedilmiş bir gönül
eriydi. Âbid, zâhid ve muvahhid kavramlarını şöyle açıklardı: "Övgü ile yergiyi
eşit gören zâhid, farz ibâdetleri tam ve zamanında yapmaya çalışan âbid, bütün
fiilleri Allâh'a âit gören, Vâhid'den başkasını görmeyen muvahhîddir." Bu söz
bile daha o devirlerde sûfîlerin vücûdî tevhîd konusuyla ilgilendiğini
göstermektedir. Bunlardan
başka Şam bölgesinde bu yıllarda yetişmiş bulunan Ahmed b. Âsım Antâkî ile Feth
Mevsılî ve benzerleri bu mektebin özelliklerine yeni ve farklı bir şey ilâve
etmemişlerdir.
d. Bağdad Mektebi, Tevhîd ve Aşk Asırlar
boyu İslâm devletinin pâyitahtı olan Bağdad, aynı zamanda ilim ve kültür merkezi
olma özelliğine sâhip bulunduğundan, tasavvufun en büyük temsilcileri ve eser
sâhibi müellifleri burada yetişmiştir. Bağdad tasavvuf mektebi Basra mektebinin
izlerini taşımaktadır. Bağdad sûfîleri arasında ilk defa "sûfî" adıyla anılan
Ebû Hâşim Sûfî ile ilk tasavvuf târifi yapan Ma'rûf Kerhî'nin önemli bir yeri
vardır. Ma'rûf
Kerhî ma'rifet ile muhabbet arasında ilgi kurmasıyla ünlüdür. Sevginin bir Hakk
vergisi (vehbî) olduğunu, insanlardan öğrenilecek (kesbî) bir konu olmadığını,
dolayısıyla makam değil hâl olduğunu ifâde etmiştir. Hicrî
III. asırda Bağdad'da yetişen sûfîlerden biri Mansûr b. Ammâr'dır (ö.225/840).
Âteşin bir vâiz ve iyi bir hatib olan Mansûr, "nefs, kalb ve takvâ" gibi gönül
âlemine âit kavramlardan ilk bahsedendir. Bağdad'daki Mu'tezile mensuplarının
"halkı-l Kur'ân" görüşüne karşı ehl-i sünnet görüşünün savunucusu oldu. Ahmed b.
Hanbel ve arkadaşlarının yanında yer aldı. Bağdad'ın
"yalın ayak" anlamına gelen "Hâfî" lakabıyla ünlü sûfîsi Bişr b. Haris
(ö.227/841), zühd ve verâ ile tanınmış bir şahsiyetti. Hattâ devrin Abbasî
hâlifesi Me'mûn, onun hakkında: "Bu beldede (Bağdad) ondan başka kendisinden
çekinilip utanılacak bir kimse kalmadı." derdi. Zengin bir âilenin çocuğu
olmasına, çocukluğu bolluk ve refah içinde geçmiş olmasına rağmen, tasavvuf
yoluna girince son derece zâhidâne bir hayât yaşamıştır. Eserleri
ve tesiri bugünlere uzanan Bağdad sûfîlerinden biri de Haris b. Esed Muhâsibî
(ö.243/857)'dir. O, bir sûfînin eğitim içinde geçireceği gelişmeleri, bu
gelişmeler sırasında inkişaf edecek hakîkatleri ve tecellî edebilecek mârifet ve
bilgilerle mânevîyat yolunun sıkıntılarını en iyi şekilde anlatmıştır. Daha
sonraki tasavvuf müellifleri Kuşeyrî ve Gazzâlî'nin eserlerinde atıflarda
bulunduğu Muhâsibî, ilim, takvâ ve hâl açısından eşsiz bir sûfîdir. Ona göre
"bâtınını murâkabe ve ihlâsla doğrultan kimsenin Allâh Teâlâ zâhirini mücâhede
ve sünnete uymakla süsler." Muhâsibî
kendisinden sonraki mutasavvıflar üzerinde etkili olmuş, eserleriyle tasavvuf
târihimizde derin izler bırakmıştır. Otuzu aşkın eseri günümüze ulaşmıştır.
Muhâsibî'nin tasavvuftaki metodu, rûhî hayâtın gelişmesine etki eden tesirlerin
sebep ve sonuçlarını inceleyen "tahlilci" bir metoddur. Nitekim onun "İbâdetin
esâsı verâ, verânın esâsı takvâ, takvânın esâsı nefs muhasebesi, muhasebenin
esâsı havf ve recâdır." sözü bu anlamda bir ölçüsüdür. "Muhâsibî" tasavvuf
yolunda "nefs muhâsebesi"ni esas aldığı için bu adla meşhur olmuştur. Muhâsibî
ile çağdaş ve arkadaş olan ve Cüneyd Bağdâdî'nin dayısı ve üstadı bulunan Seriy
Sakatî, tevhîd ve takvâ ilimlerinden bahseden sûfîlerin ilklerindendir. Önceleri
ticâretle meşgul olan bu gönül adamı, daha sonra ticareti bırakarak kendini
ibâdet ve zühde vermiştir. Onun tasavvuftaki en önemli özelliği, hakîkat ve
tevhîdden ahvâl ve makâmâttan3 bahseden sûfîlerin
ilklerinden olmasıdır. Kuşeyrî, Seriyy'i ilim ve hakîkati cem'eden beş kişiden
biri olarak saymaktadır. Ebû
Hamza Bağdadî (ö.269/882) özel anlamda Bağdad tasavvufunda, genel olarak
tasavvufta zikir safâsı, cem'-i himmet, muhabbet, aşk, kurb ve üns gibi
kavramlardan ilk bahsedendir. Ebu'l-Huseyn
Nûrî (ö.295/907) tevhîd konusunu tenzih ve ittisal arası bir ifâde ile anlatan
sûfîdir. Cüneyd ile çağdaş ve arkadaştır. Tevhîd konusundaki ince düşüncesi
sebebiyle, zaman zaman sıkıntılı ithamlara da maruz kalmış olmakla birlikte,
Nûrû'nin fikirleri, Hallaç ve benzerleri için bir ön hazırlık niteliği taşır.
Sûfîlerin yanlış anlaşılabilecek bu tür bâzı sözlerini değerlendiren Ebû Nasr
Serrâc, el-Luma' adlı eserinde onun fikirlerine özel bir bölüm ayırmıştır.4 Cüneyd
Bağdadî (ö.297/909) Tasavvuf ve tarîkatlarda "ser-halka" kabul edilen müstesna
sûfîlerden biridir. Daha önce temas ettiğimiz Nişabur mektebi mensubu "sekr ve
mânevî sarhoşluğu" önde tutan Bâyezid-i Bistâmî'ye mukabil Cüneyd, "sahv ve
temkin"in mümessili sayılır. Onun anlayışına göre insan ayıklık hâlinde nefsinin
içinde neler olduğunu fark eder. Halbuki sekr hâli arttığında mes'ûliyetin
kalkacağı bir konuma düşer. Sekr, kulun kalbine gelen ve aklını başından alan
bir hâl ile olur. Sahv ise sekrden sonra gelen bir hâl olup, insanın elem veren
şeyi ayırd etmesine, Hakk yolda elem vereni tercîh etmesine imkân veren bir
durumdur.
NEMİ
..::
3 ::..
Cüneyd, sâhip olduğu sistematik kafa yapısı
sebebiyle, tasavvufun esaslarını yaymış ve geniş bir etki alanı oluşturarak,
tesirini yıllar boyu sürdürmüştür. Cüneyd, tasavvufu "Hakk'ın seni senden
öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir." diye tanımlarken insanın nefsini imhâ
etmesi ve Hakk ile ve Hakk'ın irâdesiyle hareket etmesi anlamını kasdetmektedir.
Bir başka târifinde Cüneyd: "Tasavvuf, insanlara uymamak için kalbi tasfiyedir."
der. Tabiî ahlâk ile yaşamak,
beşerî sıfatları söndürmek, nefsi dâvalardan sakındırmak, rûhânî sıfatları
benimsemektir. Cüneyd,
tasavvuf kavramlarından tevhîd konusunda söz söyleyen sûfîlerin ilklerindendir.
"Tevhîd, kadîm ile hadîsin arasını tefrik etmektir. Allâh'ın ezeliyet sıfatında
tek olduğunu; O'nun fiilini işleyen hiçbir şeyin mevcud olmadığını bilip ikrar
etmektir.5"En şerefli ve en yüce meclis, tevhîd
meydanında düşünerek yapılan meclistir."6 Tevhîd
yakînden ibârettir. Yâni halkın harekât ve sekenâtının, şeriki bulunmayan
Allâh'ın fiili olduğunu bilmesidir. Bunu yapan Allâh'ı tevhîd etmiş olur. Tevhîd
bilgisi, tevhîdin vücûduna zıddır. Tevhîdin vücûdu bilgisinden farklıdır, derken
vecd ve cem' hâlinde Allâhdan başka birşey görmemek, sahv ve fark hâlinde ise
âlemi Allâh saymamak anlayışını ifâde etmektedir. Cüneyd'in tevhîd konusundaki
fikirleri Bayezid ve Hallâc'ınkilerden farklı bir konumdadır. Bu
dönemde fenâ ve bakâ kavramlarını ilk defa kullanan ve bu konuda bir eser kaleme
aldığı tabakat müelliflerince ifâde edilen Ebû Saîd Harrâz (ö.277/890) aynı
zamanda ilm-i bâtın konusunda söz söyleyenlerin ilkidir. Ancak bâtın ilmi
konusunu ulu orta değil, belli bir süzgeçten geçirme lüzûmunu ifâde için
"şerîatın zâhirine muhâlif olan bâtın ilminin her çeşidinin bâtıl olduğunu"
söylerdi. "Fenâ dünyânın fânî olduğunu bilmek; bakâ âhiretin bâkî olduğunu
kavramaktır." diye konuşurdu. Yâni onun anlayışına göre fenâ ve bakâ, kulun
ubûdiyyetini görmekten fânî olması, amellerini görmemesi; bakâ Hakk'ın
rubûbiyyetinde bâkî olması, Allâh'ın güzellik ve ihsânını görmesi, kulluk aczini
kavramasıdır. Bu
dönemin en önemli ve en renkli şahsiyetlerinden biri de Hüseyn b. Mansûr
Hallâc'dır. (ö.305/917) "Ene'l Hakk" (Ben Hak'ım) sözünü söylediği için
zındıklık ithamıyla yargılanan Hallaç araya giren bâzı siyasî sebeplerin de
etkisiyle idam edilen ilk sûfîlerdendir. Duygu ve düşüncelerini bazen şiir,
bazen de nesirle ifâde etmiş ve onun "Tavâsin" adlı eseri özellikle çok
tartışılmıştır. Hallâc'ın sözlerinde küfr kokusu duyanlar olduğu gibi, onun
fikirlerini coşkun bir rûh hâlinin ürünü ve sekr, cezbe mahsulü şathiyyât
olduğunu söyleyenler de vardır. Sûfîler genellikle Hallâc'ın fikirlerini
benimsemiş ve tasavvuf târihi boyunca Hallac hep savunulmuştur. Mevlânâ onun
idamını Hakk ile arasındaki ittihad sırrını açığa vurmasında arar ve onu övücü
sözlerle yâd eder.
3-
H. III ve IV. Asırlar'da Tasavvuf Yolları Keşfu'l-Mahcûb
müellifi Hucvirî bu asırların sûfîlerini oniki fırka olarak tasnif eder ve bu
oniki fırkadan onunun yollarının doğru, ikisinin de yanlış olduğunu anlatır.
Yanlış yollardan biri olarak da Hallâciyye ile Hulûliyye fırkasını sayar; makbul
ve doğru saydığı fırkalar ile kurucuları ve özelliklerini şöyle sıralar: a-
Muhâsibîyye: Haris b. Esed Muhâsibî'ye nisbet edilen fırka olup "rızâ"
kavramını makam değil, hâl saymasıyla tanınırlar. b-
Kassâriyye: Hamdûn b. Ahmed Kassâr'a bağlı bir fırka olup "melâmet"
esasına dayanır. Melâmet; riyâdan titizlikle kaçınmak, ihlâsa önem vermek, hayrı
gizleyip şerri gizlememektir. Hakk katında sıddîk olmak için, halk arasında
zındık sayılmaktan korkmamak, şekil ve görünüşe fazla önem vermemektir. c-
Tayfuriyye: Ebû Yezid Tayfur b. İsâ Bistâmî'ye bağlı olan galebe ve
"sekr" esasına dayalı bir sistemdir. Tayfuriyye, bakâdan çok fenâyı, farktan
ziyâde cem'i, isbattan ziyâde mahvı, temkinden çok telvini, sahvden çok cezbe,
sekr ve galebeyi, huzurdan çok gaybeti esas alan bir yoldur. d-
Cüneydiyye: Tarîkatlerde "Seyyidü't-tâife" ve ser-halka kabul edilen
Cüneyd Bağdadî'nin "sahv ve temkin" esası üzere kurduğu yolun adıdır. e- Nûriyye:
Ebu'l-Hüseyn Ahmed b. Muhammed Nûriye izâfe edilen yoldur. Bu yolun temel vasfı
îsârdır. Kur'ân'daki "ihtiyaç sâhipleri oldukları hâlde kardeşlerini
kendilerine tercîh edenler"7 âyetini esas alarak kardeşini
kendine tercîh etmektir. Arkadaşlarıyla birlikte yargılanıp idama mahkûm olan
Nûrî, celladın: "Önce kimin boynunu vurayım?" sorusuna ileri atılıp " Benim"
cevâbını vermiştir. "Neden böyle yaptın?" diyenlere de: "Arkadaşlarımın biraz
daha fazla yaşamasını sağlamak için (îsâr)" cevâbını verince, hem kendini, hem
de arkadaşlannı kurtarmaya vesîle olmuştur. f- Sehliyye:
Sehl b. Abdullah Tusterî'ye bağlı olan yolun adıdır. Sehl'in yolunun esası
"nefsle mücâhede", riyâzat ve çiledir. g-
Hakîmiyye: Ebû Abdullah Muhammed b. Ali Tirmizî'nin yolunun adıdır.
Hakîm Tirmizî diye meşhur olan bu zatın yolunun temel vasfı "velâyeti isbattır". h-
Harrâziyye: Ebû Sâit Harrâz'a nisbet edilen yoldur. "Fenâ ve bakâ"
kavramından tasavvufî anlamda ilk defa bahseden odur. O'nun târifine göre:
"Fenâ, kulun ubudiyeti görmesinden fânî olması; bakâ, kulun ulûhiyyetin
tecellîyatı ile bakî olmasıdır." i-
Hafîfiyye: Ebû Abdullah Muhammed b. Hafîfe bağlı olan tarîkattır. Yolun
esası "gaybet ve huzur "dur. Gaybet kendinden geçmektir. Kendinden geçen Hakk'ın
huzurunda olur. Hakk'ın huzurunda olan kendinden geçmiştir. Kendinden geçmeden
Hakk'ın huzurunda olmak mümkün değildir. Bu yüzden her huzur gaybet, her gaybet
huzurdur. Biri olmadan diğeri olmaz. Gaybet başlangıç, huzur nihâyettir. j-
Seyyâriyye: Ebû Abbâs Seyyârî'ye izâfe edilen bir yol olup, esası "cem
ve tefrik" kavramları üzerinedir. Cem, kulun her şeyi Allâh'da bilerek halkı
yok, Hakk'ı var görmesi, fark ise kulun kulluk sıfatıyla Hakk'ı ve halkı ayrı
ayrı varlıklar olarak görmesidir. Tasavvufta daha
sonraki yaygın anlamıyla olmasa bile, tarîkat kelimesinin III. ve IV. asırlarda
kullanılmaya başladığı görülmektedir. Eser veren müellif mutasavvıflar gibi,
eser vermeyen fakat talebe yetiştiren, sözleri ve uygulamaları nesilden nesile
ananevî olarak intikâl eden bâzı önemli şahsiyetler de bu dönemde yetişmiştir.
4-
H. V., M. XI. Asırda Tasavvuf V. Hicrî (XI. m.)
asır, Bağdad'da bulunan Abbasî hilâfetinin siyasî nüfûzunun azaldığı İslâm
dünyâsının doğu bölgelerinde Büyük Selçuklularla, diğer bâzı beyliklerin
Mısır'da Fâtımîlerle, Endülüs'te Emevîlerin hakîm olduğu yıllardır. Bu asır, çok değişik
yapıya sâhip mutasavvıfların yetiştiği bir dönemdir. IV. hicrî (X.m.) asırda
doğup, V. asırda vefât eden başlıca sûfîler şunlardır:
Ebû Ali Dekkâk, Kuşeyrî'nin kayınpederi ve üstadı olan bu sûfî IV. asırda doğup
V. aşırın başında Nişabur'da vefât etmiştir. (ö.405/1014) Ebû Abdurrahman
Sülemî (ö.412/1021), bu devirde yaşayan sûfîlerin en ünlülerinden biridir.
Eserleri ve tesirleri açısından kendisinden önceki Muhâsibî'ye benzer. İlk sûfî
tabakatını o yazmıştır. Kur'ân'a yazdığı tasavvufî tefsir, sahasının
ilklerindendir. İsfahânî ve Kuşeyrî gibi sûfîlerin yetişmesini sağlamıştır. Harakân'da yetişen
ve Bâyezid Bistâmî'den Üveysî yolla feyz alan Ebu'l-Hasan Harakânî (ö.425/1034),
Bâyezid gibi cezbeli, halktan uzleti tercîh eden halvet ehli sûfî
özelliğindedir. Baba Tâhir Üryan ise tasavvufî heyecanını şiir ve rubâileriyle
anlatan bir gönül adamıdır.
Ebû Nuaym İsfehânî (ö.430/1038), muhaddis ve sûfî kimliği ile Hz. Peygamber ve
ashâbından başlayarak en geniş zâhid ve sûfî tabakatını kaleme alan
mutasavvıftır. Sülemî'nin talebesi, Kuşeyrî'nin de hocasıdır.
Ebû Saîd Ebu'l-Hayr (ö.440/1048), âşık
tabiatlı, sohbete önem veren ve halkın arasına çok karışan, celvet ehli bir
mutasavvıftı. Vahdet-i vücûd anlayışını yaymaya çalışan, tekke ve dergâhların
ihvanının âdâb ve yönetimine dâir ilk prensipleri vaz' eden kişi olarak tanınır.
Ebû Saîd Ebu'l-Hayr'ın Esrâru't-tevhîd adında bir eseri vardır.8 Ebû Saîd Ebu'l-Hayr'ın
akranı olan Ebu'l-Kâsım Cürcânî (ö.450/1058) de bu devirde yetişen
sûfîlerdendir. Cürcânî, Ebu'l-Hasan Harakânî'nin talebesidir. Bu
devirde yetişen âbide şahsiyetlerden biri de Ebu'l-Kâsım Abdülkerim Kuşeyrî'dir
(ö.465/1072) er-Risâle adıyla meşhur eseri, tasavvuf klasikleri arasında önemli
bir yere sâhiptir. Kuşeyrî ifrat ve tefritten uzak, mûtedil bir tasavvuf
cereyanının mümessilidir. Letâifü'l-İşârât adlı eseri de işârî tefsirin
ilklerindendir. Kuşeyrî'nin
çağdaşı ve arkadaşı Hucvirî Keşfü'I-Mahcûb adlı Farsça eseriyle bu dönemde
tasavvufî yorumlarda önemli bir yere sâhiptir. Kuşeyrî'nin ve Cürcânî'nin
talebesi sayılan Ebû Ali Farmedî (ö.477/1085), İmam Gazzâlî'nin mürşidi olarak
önemli bir kişiliğe sâhiptir. Sülemî'nin
Tabakâtu's-Sûfiyye'sini, onda bulunmayan bâzı şahısları da ilâve ederek Farsçaya
çeviren Ensârî (ö.481/1088), Menâzilü's-Sâirîn adlı Arapça eserinde hâl ve
makamları tasnif etmiştir. Bu eser hâller ve makamlar konusunda bu tertib
şekliyle yazılan ilk eserlerdendir. Daha sonra bu esere pek çok şerh
yazılmıştır. Ebû
Bekr Nessâc Tûsî (ö.487/1094), Ebu'l-Kâsım Cürcânî'nin talebesi, Ahmed
Gazzâlînin şeyhidir. İmam
Gazzâlî, şeriata bağlılığı, kelâm ve felsefe gibi diğer ilimlerdeki derinliği
ile tanınan bir sûfîdir. Uzun yıllar Nizâmü'l-Mülk'ün yaptırdığı medresede
müderrislik yapmış ve ardından Ebû Ali Farmedî'ye intisab ile tasavvuf yoluna
sülûk etmiştir. Ebû Ali Farmedî, Nakşî ve Yesevî silsilelerinde yer alan Yusuf
Hemedânî'yi de yetiştiren ünlü bir sûfîdir. Gazzâlî'nin İhya ve Kimyâ-i Saâdet
adlı eserleri ile el-Münkızü mine'd-Dalâl'i tasavvufun şaheserleridir. Bu
yılların farklı bir sîmâsı, İmam Gazzâlî'nin küçük kardeşi Ahmed Gazzâlî
(ö.520/1126)'dir. Ahmed Gazzâlî, İmam Gazzâlî'nin mârifet, ilim ve şer'î
hükümlerle ahlâka önem veren anlayışına mukabil, aşk, vecd ve cezbeye önem veren
bir tasavvufî, anlayışa sâhiptir.9 Ahmed
Gazzâlî'nin talebeleri sayılan Aynül-Kudât Hemedânî, onun görüşlerini birtakım
şatahât türü taşkın ifâdelerle geliştirmiş ve bu yüzden tâkîbata uğrayarak idam
edilmiştir. Şeyhu'l-İslâm lakabı ile ünlü Ahmed en-Nâmekî el-Câmî (ö.536/1141)
bu asrın ünlü sûfîlerinden olup tarîkatı, günahkârları tevbeye sevketmek olarak
gören ve emr-i bi'1-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münkere önem veren bir anlayışın
sâhibiydi. Gazzâlî'nin
pirdaşı sayılan sûfîlerden biri de Yûsuf Hemedânî'dir. Hânefî mezhebinden olan
Hemedânî, Farsça yazdığına bakılırsa Tacik asıllı olmalıdır. Gerek Ahmed
Yesevî'nin gerekse Nakşî silsilesinde yeralacak olan Abdülhalık Gucduvânî
(ö.595/1199)'nin yetişmesini sağlamış olan Hemedânî'nin Horasan ve Mâverâünnehir
tasavvufu üzerinde güçlü bir etkisi görülmektedir. H.V.,
M.XI. Asır, daha önceki asırlara göre tasavvufun şiirle ifâde edilmeye
başlandığı dönemdir. Daha önce her türlü sanat endişesinden uzak olan tasavvuf
şiiri, bu asırdan îtibâren mecaz, kinaye, teşbih ve istiâre gibi edebî
sanatlarla süslü tasavvufî remz ve mazmunları taşıyan sanat eserleri hâline
dönüşmeye başlamıştır. Özellikle İran'da yetişen şâirlerin çoğu şiirlerinde
tasavvufî sembolleri ve mazmunları kullanmışlardır. Sûfîlerin şür ve edebiyata
ilgi duymaları gâyet tabiîdir. Çünkü tasavvuf her ne kadar bir kalb ve gönül işi
ise, şiir de o kadar duygu ve gönül işidir. Gönül ve duygu dünyâsının tercümanı
şiirdir. Bu
devir, sûfîlerin genellikle eserleriyle tasavvufu savundukları ve ehl-i sünnet
çizgisinde bir tasavvufu hâkim kılmaya çalıştıkları ve mezheb tartışmalarına
girmedikleri bir dönemdir. Sûfîlerin münzevî hayâtları ve nezih tavırları,
halkın ve idarecilerin sevgisini kazanmalarını sağlamıştır. Nitekim bu devrin
sûfîlerinden Ebu'l-Hasan Harakânî'ye Gazneli Sultan Mahmud'un büyük bir saygı
duyarak ve Rey şehrindeki hankâhında kendisini ziyaret etmesi10
ve Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in Hemedan'da bulunan Baba Tahir Uryan'ı ziyareti
bunu teyid eder.
* Kaynak: Ana
Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat
___________
8.Kasım Ganî, Târîhu't-tasavvuf, s. 670
9.bkz. İbnü'l-Cevzî, el-Muntazam, ıx, 260; İbn
Hallikan, Vefeyât, 1,97, DİA11.70
10.Tezkiretü'l-Evliyâ, s. 668-670