Salihleri sevmek, kişinin kendi kurtuluşu için büyük bir ümit kapısıdır. Ancak, alemlere rahmet olarak gönderilen ve mi'racda bile "ümmetim! ümmetim" diyen bir Peygamber'e mensup olan birisi için sadece kendini kurtarma düşüncesi ne kadar doğru olabilir? Acaba salah yolunda daha da ilerleyerek salihlere bâr (yük) olmak yerine onların yâr ve yardımcısı olmak gerekmez mi? Mevlana'yı dinleyelim:
"Ey birader! Harim-i ilahı, nihayetsiz bir dergahtır. O dergahta her nereye vasıl olursan oyalanma, Allah rızası için ileri git"
"Hangi makamda olursa olsun, kendisini sofraya vasıl olmamış ve nimet-i kurbiyyete ermemiş bilen kimsedeki yüksek himmetin ben kölesiyim"
Feridüddin Attar'ın (k.s.) nakline göre Hatem-i Esamm (k.s.) bir gün Bayezîd-i Bistamî (k.s.) hazretlerine der ki:
"Ya Rabbi! Bizleri, kendini, uluhiyyetini onlara bildirdiğin, tanıttığın salih, sadık, muhlis kimselerle hemdem eylediğin gibi gene onların güzel hal ve hareketlerinden nasibdar eyle!
Yüce Mevlâ’ya yapılan duâ ve niyazların en ideal şekli olan zikir; anmak, hatırlamak, yâd etmek demektir. Sôfilerce ise Allah’ın sıfatlarının birer birer veya bir kısmının birlikte tekrar edilmesidir.
Zikir, kulu Allah’a yaklaştıran en güçlü rabıtadır. Zikir, imanın alâmeti, ibadetin beyni ve irfan kapısının anahtarıdır. Zikir, hem lisan, hem beden, hem kalben yapılan bir kulluk görevidir. Zikrin en üstün şekli, kalben yapılandır.
Zikir, kalplerin nûru, ruhların sükûnu, gönlün sürûru, gözlerin aydınlığı ve huzurudur. “Zikir ve ibadet, zihin ve kalbi Allah’a bağlamaktan ibarettir.”
Yüce Mevlâ’yı -mukaddes isimleri ve sıfatlarıyla yâd etmek, hamd ü senasıyla dolup taşmak, tesbih ve temcidlerle gerilmek, kitabını okumak, her hâl ü kârda O’na sığınmak- dille yapılan zikirlerdir.
Zikir, Hakk’ın sayısız nimetleri karşısında O’nu bütün cihana ilân etmedir. Bu ilân kesildiği an yeryüzü ve ondaki yaratılmışların varlık hikmeti kalmaz. Hadis’in beyanıyla:
“Yer yüzünde (Allah Allah) diyen, Mevlâ’yı zikreden bulundukça kıyamet kopmayacaktır.” Zikir, şükrün temelidir ve dünya zikirle ayakta durmaktadır.
Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerin zikir üzerinde ısrarla durduğunu görüyoruz:
İmam-ı Gazâli kuddise sırruhu şöyle buyuruyor: “Kim, kendisini başkasıyla ölçerse Allah'ın katında onun değeri yoktur. Yani, ‘Ben, filandan daha iyiyim, yeryüzünde benden daha iyisi yoktur’, diyen kimse, yeryüzünde en acınacak insandır.”
Niçin? Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemden, Şah-ı Nakşibend'e ve ondan sonrasına kadar, İslam tarihine, evliyaların menkıbelerine bakarsak, onlardan hiçbirinin, kendi nefsini büyük gördüğünü göremeyiz. Hiç birisi: “Ben şöyle iyiyim, ben diğer insanlardan iyiyim” dememiştir.
Hacı Veyiszade Mustafa Efendiye sorarlar: “Yıllarca dilsiz şeytanlık yaptık Hocam! Bu günahın altından nasıl kalkarız biz?” Hacı Veyiszade Mustafa Efendi cevap verir: “Sadece namaz ve orucun kazası değil, geçmiş yılların da kazası olur. Kaza edeceğiz geçmiş yıllarımızı. Ama nasıl? Daha çok çalışarak, hizmet ederek, binlerce insanımız yetiştirecek İmam Hatip Mekteplerimizi açarak, kasanızı kesenizi açarak, bu geçmiş yıllarımızın kazasını yapacağız”
Beyazid-i Bestamî Hazretlerine: “Falan uçuyor” demişler O, “sineklerde uçar” demiş. “Suda yürüyor” demişler, “yengeçlerde yürür” demiş. “Bir anda tayyi mekân ediyor” demişler O, “Seytan da aynı işi yapabiliyor” demiş.
Hacıveyiszâde Mustafa Efendi “Oğlum bu günün evliyasının kerameti hizmetidir, çalışmasıdır” buyururmuş.
Abdullah-ı Dehlevî'yi ziyârete gidiyordum. Fakat onu hiç görmemiştim. Memleketim Delhi'den çok uzaktı. Yolu şaşırdım. Heybetli bir zât karşıma çıkarak yolu gösterdi. "Sen kimsin?" dedim. "Ben, ziyâreti için yola çıktığın kimseyim." buyurdu. Bu hâl, başımdan iki kere geçti.
Ahmed Yâr'ın amcası, sultan tarafından hapsedilmişti. Ahmed Yâr ağlayarak hocasının huzûruna geldi ve durumu arz etti. Abdullah-ı Dehlevî; "Birisini gönder, onu hapisten çıkarsın." buyurdu. Ahmed Yâr ise; "Bu nasıl olur, kale muhafız askerler ve nöbetçilerle kuşatılmıştır." dedi. Hocası da; "Sen orasını düşünme, sözümü dinle git, onu kurtarırsın." buyurdu. Ahmed Yâr; "Gittik, onu hapisten kurtardık ve nöbetçilerden hiçbiri bize müdâhalede bulunmadı." diye anlattı.
Abdullah-ı Dehlevî'nin huzûruna bir şahıs gelip; "Ey efendim! Oğlum iki aydan beri kayıptır. Çocuğumu bana vermesi için Allahü teâlâya duâ eder misin?" dedi. O da; "Çocuğunuz evdedir." buyurdu. Gelen çok şaşırarak; "Ben şimdi evden buraya geldim." deyince tekrar; "Evinize gidiniz. Çocuğunuz evdedir." buyurdu. O kimse emre uyarak evine gitti ve gerçekten çocuğunu evde buldu.
Meyân Ahmed Yâr anlatır:
Bir gün mübârek hocam ile birlikte, kızı vefât etmiş olan yaşlı bir hanımın evine tâziyeye gittik. Hazret-i Şeyh, o hanıma hitâben; "Allahü teâlâ, sana ona karşılık daha iyisini ihsân eder." dedi. Kadın;
Talebe, sâdık olan tâlib demektir. Allahü teâlânın sevgisi ile ve O'nun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktadır. Bilmediği, anlayamadığı bir aşk ile şaşkın hâldedir. Uykusu kaçar, göz yaşları dinmez. Geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allah'dan korkar, titrer, Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabreder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusûru kendisinde görür. Her nefeste Allah'ını düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münâkaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allahü teâlânın evi bilir. Eshâb-ı kirâm hakkında hayr konuşur ve isimleri anıldığında "r.anhüm" der.
Hepsinin iyi olduğunu söyler. Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâm arasında olan şeyleri konuşmamağı emir buyurdu. Sâlih müslüman, bunları konuşmaz, yazmaz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karşı bir edebsizlikte bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allah'ın Resûlünü sevmenin nişânıdır, alâmetidir. Kendi bilgisi, kendi görüşü ile evliyâ-yı kirâmı, birbirinden aşağı ve yukarı diye ayırmaz. Birinin, daha yüksek, daha üstün olduğu ancak âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve Sahâbe-i kirâmın sözbirliği ile anlaşılır. Muhabbet sarhoşluğu elbet başkadır. Aşk sâhibi mâzûrdur.
Derviş olmak ne demektir? Mürşidi kâmilin elinden tutup, “Ya Rabbi, ben pişmanım…” demekle derviş olunur mu yoksa yapmamız gereken başka işler de var mı? İşte, asıl soru da budur!..
Asrımız; Rabbani mürşitlerin, kibrit-i ahmer gibi nadir bulunduğu bir zaman dilimi olduğu gibi kelimenin tam anlamıyla dervişlerin/sofilerin de ender rastlanıldığı devre. Mürebbi-i Rabbaninin elini tutmakla, intisap etmekle işin bittiğini zannediyoruz ama iş yeni başlıyor farkında değiliz.
1) — Nakşı taifesi, haddinden fazla meşgul bir taifedir. Zira bu daire -dünya- içinde başları pergel gibi iş üstündedir. (Daima hizmet üzerine eğilmektedir.)
2) — Hepsi tek bir dairenin merkezi etrafında toplanmışlardır. Yine top-yekün bir pergelin deveranından -kaderin tasarruflarından- haberdardırlar.
3) — Onlar, (kalpler üzerinde) nakış yapanlardır. Fakat her nakşa bağlı değildirler. Çok ma´rifetli oldukları için her lahza başka bir nakış ele alırlar.
4) — Her an Bukalemunvari başka bir renktedirler. -Sık sık manevi hal ve makamları değişir- Yalnız garip olanı şudur ki, her iki cihanın renginden nefret ederler. (Çalışmaları, ne dünyayı amaçlıyor. Ne de ahireti, sadece Rıza-i ilahîyi kazanmak gayesiyledir.)
Ey azîzân-ı pür-vefâ, …Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allah’tan af dileseler, sen de resul olarak onların affedilmelerini isteseydin, elbette Allah’ı tövbeleri kabul eden, pek merhametli bulacaklardı. [Nisâ, 64]
Gönül bunda sebât et ravza-i fahr-i cihandır bu İçinde Fahr-i Âlem var metâf-ı âşıkandır bu
Hidâyet râhının şâhı, saâdet tahtının mâhı Bu yerdir işte dergâhı, mekân-ı ârifandır bu
Büyük âlim ve velilerden Ebu İshak Şirazî hazretleri, bir gün sevdikleriyle sohbet ediyordu ki, - Allahü Teala bir kulunu severse, ona iki nimet verir, buyurdu.
"Nerede bir güzellik varsa, O’ndan bir akistir. Âlemde bir çiçek açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! O ki, O’nun hürmetine varız. O, solmayan, aksine gün geçtikçe tâzelik ve tarâveti daha da artan, serâpâ nûrdan ibâret bir gonca-i ilâhîdir…"