Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tarikatte On Usül
TARİKATTE USUL-İ
AŞERE (TARİKATTE ON USÜL)
Tarikatte on
usul vardır ki, Necmüddin Kübra rahmetullahi aleyh "Usûlü'l-Aşere"1
adlı eserinde bunları şu şekilde sıralamıştır:
1. Tevbe, 2. Zühd, 3. Tevekkül, 4.
Kanaat, 5. Uzlet, 6. Zikre mülâzemet, 7. Tamamiyle Hakk'a dönmek, 8. Sabır, 9.
Murakabe, 10. Rıza.
İşte bu esasların hakikatleri iyi
anlaşılırsa, İslâm tasavvufunun ruhu meydana çıkar. Bir kısım dervişlerin ve
bazı müteşeyyihlerin telkin ettikleri ve halkı hak ve hakikatten uzaklaştıran
mânalara ve te'villere kapılmamak için bu esasların bir bir tahlil edilmesi
icabetmektedir.
1. Tevbe:
Tevbeyi Peygamber Efendimiz "nedâmet"le
tarif buyurmuştur2. Yani bir mü'min beşeriyet
iktizâsı bilerek bir günah işler veya bir hatada bulunursa, bundan dolayı çok
üzülür, kendi kendini levmeder, pişman olur ve bütün hayatınoa bir daha
işlememe-ye karar verirse, tarif-i nebeviyyeye uygun tevbe etmiş olur. İşte bu
tevbedir ki, günahı kökünden söker götürür. Yine Efendimizin : "Günahından tevbe
eden, hiç günah işlememiş gibidir"3 mealindeki
hadis-i şerifinin hükmü tebeyyün eder. Yoksa şâirin tasviri gibi, elde tesbih,
dilde tevbe, fakat kalbi arzuladığı heva vü hevesiyle meşgul olursa, nefesi
tevbe kapılarına ulaşamaz.
2. Zühd:
Her türlü mesâviden, kîl ü kâiden,
abesten sakınmaktır. Bu, kuvvetli bir irade meselesidir. Çünkü, cemiyet içinde
bundan kurtulmak çok müşkildir. Görülen her hangi bir kötülüğü Peygamber
Efendimizin tarifi veçhile, "Önce eliyle, eğer muktedir değilse güzellikle
söyleyerek diliyle iknâa çalışmak, ona da imkân bulamazsa, oradan uzaklaşarak
kalbi ile nefret etmek"4 zühddür'. Fakat,
başkalarına gördüğü kötülüğü anlatmak ve onun izalesinin lüzûmunu belirtmek,
zahidin ayrıca vazifesidir. Yoksa, "Benim neme lâzım, günahı kendisine aittir"
derse, vazifesini tam yapmamış, zımnen günaha iştirak etmiş olur. "Zühd, yalnız
zahidin kendisine ait değildir, halkı da koruması tarikin icabıdır." Ancak
herhangi bir kötülük zikredilirken, onu yapanların teşhisi ve ilânına lüzum
yoktur; kötü olan fiildir. Maksat fiili zem ve takbihtir.
Yapanın su veya bu olması, kötülüğün
hüviyetini değiştirmez, olabilir ki kötü hüviyetini taşımış olan kimse fi'lin
icrasından bir an sonra nedamet etmiş, karşısındakinin kalbini almış ve ihkâk-ı
hak etmiştir. Bilfarz vak'ayı bir gün, sonra nakleden zâhid, bilmiyerek gıybet
çukuruna düşebilir. Onun içindir ki vak'ayı anlatıp, halkın sakınmasını temine
çalışmak, hakka rehberliğin icabıdır. Asr süresindeki emir de böyledir5.
3.Tevekkül:
Yer yer ve zaman zaman yanlış tefsire
mâruz kalan esaslardan biri de tevekküldür. Tevekkül,
her işte bütün sebeplen yerine getirdikten sonra, Hak'tan vâki olan ve olacak
tecelliye muntazır olmaktır; yani Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi deveyi
bağladıktan sonra Hakk'a bağlanmaktır.6 Evin
kapısını açık bırakmak, hırsıza girebilirsin demek olur. Bu Hakk'a tevekkül
değil, hâşâ Allah'a bekçilik teklif etmek demektir. Tevekkül, kulca yapılması
lazım gelen herşeyi yaptıktan sonra, Hakk'a iltica etmektir. Yani kulun kudret
ve vüs'ati dahilinde, her ne yapılmak icabediyorsa, hepsini yapıp, Hakk-a boyun
eğmektir. Yoksa, "Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler" sözünü, anlamadan,
tevekküle tatbik etmek vebâl olur. Kul, Hakk'ın verdiği cüz'î iradeyi
kullandıktan sonra, Mevlâ'nın tecelliyâtını beklemelidir.
4. Kanaat:
Bu esas da çok kere yanlış tefsir ve
tevil edilen on esastan biridir. Kanaatin tükenmez bir hazine olduğu, kanaat
edenin açlığı kalmıyacağı yolunda ve bu mealdeki ehâdis yanlış tefsirlere mesned
gösterilmiştir. Kanaat, çalışıp çabalıyarak, bütün cehdini sarfettikten sonra,
eline geçene râzı olmaktır. "Ben on saat çalıştım, on lira aldım, o beş saat
çalıştı, yüz lira kazandı" dediğin zaman, kanaatin ne demek olduğunu anlamadığın
meydana çıkar. Cenâb-ı Hak herkesin
erzâkını birer sebebe bağlıyarak taksim etmiştir.7
Senin rızk-ı maksûmun her ne ise, o eline geçecektir. Bugün on saatte on lira,
yarın beş saatte yüz lirayı sen kazanacaksın; o ise, birgün evvel senin
kazandığına sahip olacaktır. Bütün kâinat her gün başka tecelliye mazhardır. Sen
de onların içindesin. O gün, o an Hak'dan her neye mazhar oldunsa, ona teşekkür
etmek hakiki kanaattir. Çoğa sevinip, aza üzülmek kanaat değildir. Şâir ne güzel
söyler:
Rızk-, maksûma kanaattir meali
hikmetin.
5. Uzlet:
Bu mefhum da. halktan uzaklaşıp, bir
köşeye çekilmek ve ibadetle meşgul olmak zannedil/niştir. Halbuki: Uzlet, iş
zamanı içinde, halkın arasında bulunmak ve onlara faydalı olmak, iş zamanı
dışında "lehv ü la'b", "neva vü heves" peşinde koşanların arasında bulunmamak
için evine, ailesinin yanına dönmek ve onlara faydalı olmağa çalışmaktır.
Yoksa herkes halktan teberri edip, bir
köşeye çekilecek olursa, emr-i bilma'ruf nehy-i anilmünker vazifesini kim
yapacak? Yine Asr sûresi bize rehberlik edecek, hüsrana düşmemek için
birbirimize hakkı ve doğruyu göstermek ve anlatmak; iş zamanı daima halkın
arasında bulunmak iktiza edecektir.
6. Zikre mülâzemet:
Zikre mülâzemet etmek, zikirden hâlî
kalmamak demektir. Zikre mülâzemet, daima Hakk'ı hatırlamak ve anmaktır.
"Unuttuğun zaman Rabbini zikret"8
âyet-i kerîmesinin meali, "Rabbini hatırından çıkarma" demektir. Beşerî gaflette
mâsivâya rabt-ı kalb edildiği zaman, derhal kendine gelip, mâsivânın halikını
düşünmek lüzumunu ihtardır. Bunu teyid eden diğer:
"Ayakta, otururken ve yattıkları zaman
Hakk'ı ananlar, yerin ve göğün sebeb-i hilkatini düşünerek şöyle derler: Ya
Rabbî, görülüyor ki sen bunları boş yere yaratmadın, hepsinin muhakkak sebepleri
vardır. Biz hata edersek, sen bizi azaptan koru"9
mealindeki âyet-i kerîmede de sarahaten görülüyor ki, zikre mülâzemet,
tefekkürle Hakk'ı anmaktır. Yoksa bir fikre istinad etmeden, düşünmeden,- ne
yaptığını bilmeden "esmâ-yı hüsnâ" yi çekmek, Kur'ân'ın, zikri tarif ettiği
medlûle uygun düşmez. Evvelce de bahsedildiği gibi en büyük ve etemm-i zikir
namazdır. İnsan bütün varlığıyla, Kur'ân ile, salâvât ite dua ile bir arada
namaz içinde Hakk'i zikretmiş oluyor. Namazda okuduğunun mânasını bilmeyenler
bile, okuduklarının lâfzını düşünmeleri, namazın huşû'-unu sağlar.
_____________________
1. Necmüddin Kübra'nın bu küçük risalesini İsmail Hakkı Bursevi, fŞerh-i
Usûlü'l-Aşere" adıyla açıklamış ve bu şerh basılmıştır.
2. İmam Ahmed, İbni Mâce ve Hâkim, Ebu Mes'ud radı-yollahu anhden rivayet
etmişlerdir.
3. İbni Mâce. Ebu Mes'ud radiyallahu anhden.
4. Sahih-i Müslim, c. I, s. 29.
5. Asr Sûresi, âyet 2-3. Meali: İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak
iman edip, sâlih ameller işleyenler, birbirlerine sabrı ve hakkı tavsiye edenler
bunun dışındadır (hüsrandan kurtulurlar).
6. Tirmizî, Enes radiyallahu anhden.
7. Zuhruf Sûresi, âyet 32. Meali: Ey Resulüm! Rabbi-nin rahmetini onlar mı
taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini aralarında
biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini Kimine derecelerle
üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha
hayırlıdır.
8. Kehf Sûresi, âyet 84.
9. Âl-i İmran Sûresi, âyet 191.
Farz ve nâfile
ibadetler dışında zikre mülâzemet nasıl temin edilir?
Evinden çıkıp, işine giden adam.
karşısına çıkan canlı cansız neye baksa, ondaki varlığın Hak'-dan olduğunu
düşünmesi zikirdir. Saksıdaki çiçeğe, uçarı kelebeğe, vızıldayan arıya,
rastladığı karınca yuvasına, uçuşan kuşlara, hülâsa yerde gökte ne görürse onu
ibretle düşünüp, hâlikın kudretini anması zikirdir.
Oduncu baltasını sallarken, demirci
örse vururken, bahçıvan toprağı beflerken, şâir şi'rini, muharrir yazısını,
müellif kitabını yazarken, bileklerinde, kollarında, kafalarında mevcut kuvvetin
ancak Hakk'-ın vergisi olduğunu hatırlamak zikirdir.
Karada dolaşan, karadaki mahlûkatı,
vapurda, kayıkta gezen, denizleri, okyanusları ve içindeki bin-bir yaratığı,
uçakta giden, gökyüzünün azamet ve dehşetini ve bilenler Kur'ân-ı Kerîm'de
bunlara ait âyetleri hatırlayıp, hâlik-ı kâinatın kudretini, azametini
düşünmeleri hep ayrı ayrı birer zikirdir ki. Kur'ân-ı Kerîm ile memur olduğumuz
zikirler bunlardır; zikre mülâzemetten maksat da budur: Yoksa işi gücü bırakıp
bir köşeye çekilerek teşbih çekmenin sevap yerine sorumluluğu arttıracağını
bilmek zamanı artık gelmiş ve geçmektedir.
Evet sorumludur. Çünkü, efdal-i
ibadetin ne olduğunu ve hangi fi'lin kendisi için amel-i sâlih olacağını düşünüp
öğrenmemiştir. Âlimin, Hakk'ın rızası için bilgisini yayması; parası olanın
fazlasını yine Hakk'ın rızası için, başkalarına dağıtması; bedenî gücü olanın,
ona muhtaç olanlara yardımda bulunması; ve kendisinde mevcut o kudretin Hakk'ın
bir lûtfu olduğunu düşünerek hareket etmesi yine bir zikirdir. Zikri böyle
etraflı anlamadan sôfi hüviyeti tahakkuk edemez.
Zikir hakkındaki düşüncelerimizi, az
ileride, yine ıstılahlar bahsi içinde daha genişçe arz edeceğiz.
7. Hakka tamamiyle teveccüh :
Allah'a bütün varlığıyla teveccüh etmek
demek, ondan maada ne varsa hepsinden-, yani bir kelime ile mâsivâdan kalbi
temizlemektir. İşte o zaman bilkül-liye Hakk'a dönülmüş olur. Zira herhangi bir
ibadette, mahlûkattan herhangi birinde veya eşyada bir kuvvetin vücuduna inanmak
şirk-i hafidir. Bunu düşünen, Hakk'a tamamiyle yönelmiş olmaz. Herhangi bir
hacetini, hakikatte kendi gibi âciz olup da, kaderin şevkiyle suyun başında
bulunan birinden istemesi, teveccüh ve vuslata engeldir. Hele suyun başındaki
nâkes olursa. Şâirin dediği gibi:
"Şâyet bir pespâyeyi yüksek mevkide
görürsen asla ona ihtiyacını açma."
Yine şâirin beyanına göre :
Âhenden olsa da feleğin çek kemanını
Çekme cihanda sillelerin imtinânını.
"Eğer feleğin yayı demirden de olsa onu
bükmeye gayret et, yani hayatın zorluklarına acılarına göğüs ger, yeter ki bu
cihanda alçakların minnetini çekme."
Hülâsa, tamamiyle Hakk'a dönmek, devamlı bir mücahede-i nefsiyye ile mümkündür.
8. Sabır:
Kur'ân-ı Kerîm'in yüz üç yerinde
muhtelif vezinlerle geçer. Sabır kelimesine Cencb-ı Hak, insanların bilhassa
nazar-ı dikkatini çekmektedir.
Güzel bir söz vardır: "Sabır,
insanların bu ikinci şecaati belki birincisinden daha mühimdir."
Peygamber Efendimizin duaları meyânında: "Ya Rabbi; beni gazap halinde adaletten
ayırma" niyazında mündemiç, sabır fazileti vardır. Sabır, nefis terbiyesinin
şüphesiz en mühim bir merhalesidir. Çünkü, hergün insanoğlu, maddî manevî birçok
elem, ızdırap, keder ve ruhî teşevvüşlere mâruz kalabilir. Kendisi bunları
izâleye muktedir olamadığı zaman, türlü feveranlar yapar. Bunlar maddesine ve
ruhuna zarar verir. Sabır terbiyesini edinmeyen insanlar daima isyan halindedir,
isyan ise mutlaka zarar getirir. İsyan, şehevât-ı nefse ittibâyı arttırır.
Şehevât-ı nefse sabretmek, nefsin hoşlandıklarını ve itiyâdâtı terk yolunda sabr
u sebat etmektir10. Ma'siyetleri, alacağı
tedbirlerle gidermeğe muktedir olamıyan insan, aczini düşünüp, hayr u şerrin
halikı ancak Allah olduğuna inanarak sabretmesi en büyük bir mer-tebe-i
kemâldir. Bu rütbe, insan oğlunu herşeyden korur, mü'minin indallah derecesini
yükseltir.
Ancak sabrı acizle, meskenetle,
ihmalle, terâ-hî ile karıştırmamalıdır. Bu haller izzet-i İslâmı rencide eder.
Binaenaleyh elinde mevcut maddî manevî kuvvetlerle izâlesine muktedir olduğu
nefsine ve cemiyetine râci her türlü kötülüğü ortadan kaldırmak şahsî bir
vazifedir, bunun sabırla alâkası yoktur. Herkes, münkerin define memurdur.
9. Murakabe:
Murakabe, herkesin, nefsini kontrol
etmesinden ibarettir. Dünya ve âhiret vazifesinden fâriğ bulunduğu zamanlar,
işlediği amellerin iyi veya kötüsünü düşünüp, iyi yaptıkları işler için şükür,
kötü hareketleri için istiğfar ederek, kötülüklerin tekerrüründen Hakk'ın
kendisini korumasına dun etmektir. Bu murakabe bir nevi bilançodur, kâr ve zarar
hesabıdır. Bunu hergün yapmayan, yani a'mâlini kontrol etmeyen hüsrana düşer,
zarar muhakkaktır, programsız hayata sürüklenir. Bu murakabede rehber ve
mürşidin söyledikleri de düşünülecektir. Bu rehber ve mürşid önce Kitap ve
sünnettir veya bu hükümleri telkin ve irşâd eden zattır. Murakabesiz geçen gün,
ertesi güne ayna tutamaz, ışık veremez. İnsan gaflet perdesine bürünür,
hakikatten nasip alamaz. Büyük mürşidler, murakabeleri esnasında ilham niyaz
ederler, tecelliye göre hareket ederler, sâlikin ve mürşidin murakabeleri ayrı
ayrıdır.
10. Rıza:
Tasnvvufta bu makam, en son mertebedir.
Her ne tecelli ve zuhûr ederse, içinden ona boyun kesmektir.
"Herşeyin bir sebebi vardır."11
mealindeki âyet-i kerîmeyi düşünerek, Müsebbibü'l-Esbâb'ın hikmetlerini anlamağa
çalışmak:
"Her bir güçlüğü, mutlaka bir
kolaylığın takip edeceği"12 düstûr-i furkânîsinî
hatırdan çıkarmamak, dileklerine uygun tecelfiyatta ifratla meserreti izhar
etmemek, üzücü vak'alarda elemini duyduğu gibi açıklamamak, sabır ile rızanın
birleştiği noktalardır.
Kur'ân-ı Kerîmde Hızır ile Musa kıssası13, yine
sabır ile rızayı ilgilendiren, beşeriyetin kıyamete kadar ibret alacağı
derslerdendir.
İşte tasavvufun bu on esası, sâliki
kemâl mertebesine ulaştırmak için en sağlam yoldur. Kendini irşad için karşısına
çıkacak rehberin zuhuruna kadar nefsini bu güzide hasletlere alıştırması ve
keh-dj kendine mutlaka bir rehber aramağa kalkmaması, hakiki sülûkün ilk
merhalesidir. Tecellinin hangi yoldan geleceği belli olmaz. Mürşidin dışında
rüyâ-yi sâliha veya ilhamlar olabilir. Kendi cehdiyle mertebe kazanan kimsenin
basîretindeki cilâ, gözü açık âmâlara bile ışık verebilir.
Hülâsa, tasavvuf bu on temelde gayet
güzel özetlenebilir. Tasavvufun eşkâl, merasim ye âyîne ait hususları
teferruattan ibarettir.
Her müslümanın, bir tarîke intisap
etmese de, hükmen bid'at-ı seyyie sayılan hususlar dışında her tariki hoş
görerek usûl-i aşere ile yol alması, eslem-i turuktur.
- Bu yazı Mahir İz'in Tasavvuf ve Tarikatlar
isimli kitabından derlenmiştir.
Haftanın Sohbeti
[SOHBET İZLE]Osman Nuri Topbaş Hocaefendi : "Yüreğimizin Ulaştığı Her Yerden Mesulüz"