Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tarikatlerin Ortaya Çıkışı
TARİKATLERİN
ORTAYA ÇIKIŞI
Bir dâire
düşünün. Bunun çevresi sayısız noktalardan meydana gelmiştir. Bu sayısız
noktalardan dâirenin merkezine sayısız yarıçaplar çizilebilir ve bunların
herbiri çenber üzerindeki bir noktayı merkeze bağlar, îşte bu dâirenin çemberi
Şeriat'tir, bunun üzerindeki noktalar da bütün müslümanları temsil eder. Herbir
noktadan merkeze giden yarıçaplar tarîkatler(yollar)dir; zira dünyadaki insan
sayısınca kuldan Allah'a yol vardır. Merkez ise hakikat'i temsil eder. Hakikat
hem Şeriat'in hem de tarîkatin kaynağıdır. Hakikat ile Allah eş anlamdadır. Şu
halde bizim dâiremizin yarıçapları kulları Allah'a bağlayan yollardır. Fakat bu
kullar ancak Şeriat çenberi üzerinde bulunmaları dolayısiyle bir yola
girebilirler. Demek ki Allah'a giden yolu bulmanın ilk şartı Şeriat dâiresi
üzerinde olmaktır. Aslında dâirenin çemberi merkez'in bir yansımasından ibaret
olduğu için, Şeriat çizgisinde olanlar üzerine hakikat ışığı düşüyor demektir ve
bu da onların kurtuluşları için yeter. Ama dâima bununla yetinmeyenler, mutlaka
merkeze gitmek isteyenler çıkacaktır. Bunlar ancak oraya giden yollardan
(tarikat) birine girmekle hakikate ulaşabilirler.
Çağdaş bir îslâm âlimi, Seyyid Hüseyn
Nasr, Şâzelîlerden aldığı bir benzetme ile Şeriat, Tarikat ve Hakikat arasındaki
münâsebeti bu şekilde anlatıyor.
Tarikat lûgatta yol demektir. İslâm
tasavvufunda "yola girmek" sûfî metodlarıyla Allah'a yaklaşmayı seçmek mânâsına
gelir. Fakat tasavvufta insan yolunu kendisi seçse de, o yola yalnız başına
giremez. Hıristiyan mistisizmi ile İslâm tasavvufu arasındaki başlıca farklardan
biri, tasavvufta rehbersiz hiçbir şey yapılamayacağıdır. Tasavvuf herşeyden önce
bir terbiye (hem nefs hem ruh terbiyesi) işidir ve eğitilmeye muhtaç olan
insanın ilk işi kendisine yol göstermeye muktedir (mürşid-i kâmil) birini
bulmaktır. Yol rehberinin umumî adı "Şeyh"tir. Tarîkate
giren kimse kendisim "şeyh"e teslim etmek, ondan ne gelirse kabul etmek
zorundadır. Mürid veya sâlik adı verilen çırağın ne zaman eğitiminin tamam
olduğuna yine şeyh karar verir.
Tasavvufun ilk yüzyıllarında sûfî
tarîkatleri her-hangibir formel teşkilât yapısı kazanmış değillerdi; tıpkı bir
insanın herhangi bir filozofun doktrinini benimseyip onu takip etmesi gibi,
tasavvuf yolunu tutanlar da beğendikleri bir zâtı kendilerine şeyh ediniyorlar,
onun yanında ve hizmetinde bulunarak kendisinden birşeyler öğrenmeye
çalışıyorlardı. Şeyhlik bir insana tâyinle verilen bir mevki değildi, itibar ve
liyâkatle kazanılıyordu. Onikinci yüzyıldan itibaren müridlerle şeyhler
arasındaki münâsebet şekli kaidelere bağlanmaya başladı ve tarîkatler birer
müessese hüviyeti kazandı. Bu tarihten sonra tarikat denince bugünün kulüplerine
benzer teşkilâtlar anlaşılmaktadır. Bunların herbiri safî büyüklerinden birinin
adını taşır ve ondan itibaren kesiksiz devam eden bir geleneği temsil eder. Bu
geleneğin kesiksiz devamlılığı son derece önemlidir.
Tarîkatler niçin vardır ve tarîkate
giren müslümanla tarikat dışındaki müslüman arasında ne fark bulunmaktadır?
Onbirinci yüzyılda sûfî literatürünün
en önemli eserlerinden birini yazmış olan Hucvîrî kendi zamanındaki başlıca sûfî
ekollerinden bahsediyor. O tarihte büyük sûfî şeyhlerinin etrafında birer
müridler halkasının teşekkül ettiği ve bunların üstadlarından aldıkları eğitimi
devam ettirdikleri anlaşılmakla birlikte, henüz bir teşkilâtlanmanın sözkonusu
olmadığı bellidir. Şimdi biz tarikat teşkilâtlarının sosyolojik tahliline
geçmeden önce, tarîkatin teorik temelini görmeye çalışalım.
Tarîkatler birer sûfî teşkilâtı olarak
onların doktrinlerine göre meydana gelmiştir; bunların teşekkülündeki haricî
faktörler ne olursa olsun, sûfîler kendi tarîkatlerine teorik bir yapı
kazandırmışlardır. Buna göre tarîkatin gayesi sûfînin gayesini
gerçekleştirmektir.
Sûfînin gayesi ise, çok genel
çizgilerle, kendindeki ilâhî tarafı gerçekleştirmek, onu ortaya çıkarmak, yani
görünür âlemi bırakıp görünmeyeni, Allah'ı bulmaktır. Allah'ı bulmanın derecesi
hakkında görüşler farklı olabilir, bunun için yapılması gereken şeyler hakkında
da değişik fikirler vardır. Fakat gerek hedef gerek yol hakkında ortak umûmî
görüşler mevcuttur. Bu görüşler, değişik şekillerde de ifâde edilse neticede
aynidir. Meselâ tarikatın gayesi insanda nefsi yola getirip ruhun saltanatını
kurmaktır, veya hakikati buldurmaktır gibi ifâdelerin hepsi de ayni yere çıkar.
Anlatma kolaylığı bakımından diyelim ki
tarîkatin gayesi hakikati bildirmektir. Şu halde tarîkati anlayabilmek için sûfî
doktrininde hakikatin mâhiyeti ve elde edilme yolunun ne olduğunu bilmemiz
gerekiyor. Bunu bildiğimiz takdirde şeyhe teslimiyet, kopuksuz tarikat silsilesi
vs. gibi ana unsurların mânâsı ortaya çıkar.
İnsan burada kendi kendine bir yol
bulamaz mı? Gazâlî hâriç, bütün sûfî teorisyenleri mürşidsiz (şeyhsiz) hakikate
varmanın imkânsız olduğunda müttefiktirler. Aslında Gazâlî de tasavvufa bir
şeyhle girmiştir, fakat kitaplarında bir insanın kendi başına hakikati
bulabileceğinden bahsetmektedir. Sûfî doktrininin mantığı bu iki alternatiften
birini kabul etme mecburiyeti yüklemiş değildir, fakat şimdiye kadar ferdî
tasavvuf örneği hemen hiç görülmediğine göre, bunun önemli bir sebebi olmalıdır.
Bu sebep herşeyden önce, mistik tecrübenin mâhiyetinde bulunabilir. Mistik
tecrübenin belli bir şekli yoktur; bir kimse vecd halinde iken neler göreceği
önceden kestirilemez. Vecd'in muhtevası herşey olabilir. Nitekim histerik trans
haline girenlerden, pagan orjilerinde kendinden geçenlerden Hıristiyan ve
Müslüman mistiklerine kadar herkes duyular-dışı bir idrâk tecrübesi
geçirebilmektedir. İşte İslâm tasavvufunun başlıca özelliklerinden biri, olgun
bir şeyhin disiplini altında bu vecd hallerinin belli bir istikamete
sokulmasıdır. Görülen, işitilen şeyler rahmani birer işaret olabileceği gibi
Şeytan'ın aldatması da olabilir. Neyin hakikat neyin saçma olduğunu ancak o
sahada usta olan biri ayırdedebilir ve vecdin yorumunu yapabilir. Maamafih bu
bahsi vecdin psikolojisi ile ilgili kısımda anlattığımız için, burada üzerinde
fazla durmayacağız.
Şeyhin bu işi hakkıyle yapabileceğini
anlamanın yolu onun silsilesine bakmaktır. Tasavvufta silsile bir çeşit diploma
gibidir. Şeyh de kendi şeyhi tarafından bu iş için ehliyetli kılınmış olmalı,
onun şeyhi de daha önceki nesildeki şeyhten "diploma" (icazet) almış olmalı,
böylece elden ele artık tarîkatin kurucu şeyhi olan ve üzerinde hiçbir şüphe
bulunmayan velî'ye kadar silsile kesiksiz devam etmelidir.
Şeyhlik müessesesinin veya tasavvuftaki
hiyerarşinin bir başka kaynağı daha vardır ki, bu, İslâm tasavvufunun ayrılmaz
bir parçası olmaktan ziyâde ona yabancı kaynaklardan yamanmış bir ilâve
hükmündedir. Buna göre görünmeyen âlemin temsilcisi olan velîler bu dünyada
oradan aldıkları bir misyonu (ilâhî görevi) yerine getirmektedirler. Dünya
onlara "tevdi" edilmiştir ve bu görevin sahipleri gizli bir hükümet hâlinde
dünyayı idare ederler. En yukarıda "kutb" denilen ve mertebesi en yüksek olan
bir velî vardır. O, dünyanın mihveridir, yani dünya onun üzerinde (onun
irâdesine göre) döner. Ondan sonra derece derece daha alt kademelerdeki velîler
gelir. Bunlar yaşayan şahsiyetlerdir, fakat dışarıdan bir kimse onların ilâhî
görevlerini bilmez. Bizim sıradan bir insan diye gördüğümüz bir kimse pekâlâ
zamanın "kutb"u olabilir. Kutb ve onunla birlikte giden merâtibin îsmailîye
mezhebinden tasavvufa geçmiş olduğu hakkında genel bir kanaat vardır.
Açıkça şiîlerin imamet telâkkilerini
aksettiren bu doktrin, sünnî müslüman kitleleri arasında da çok yaygındır. O
kadar ki, tasavvufla pek ilgisi bulunmayan kimseler bile, kaynağından hiç
haberdar olmaksızın, böyle bir velîler hiyerarşisinin varlığına inanmışlardır.
Böylece kutb telâkkisi müslümanlar arasında en çok rastlanan hurafelerden biri
hâlinde yaşamaktadır.
Velilik doktrini üzerindeki başlıca ihtilâf velî ile peygamber (nebî) arasındaki
münâsebettir, ki bundan daha önce bahsetmiştik. Sünnî sûfîler velî'yi genellikle
Peygamber'in üstünde görmezler; yine sünnî sûfîlere göre, velîlerin kerametleri
tabiat kanunlarına esasta aykırı değildir, fakat sâdece bunların oluşu
olağanüstüdür: meselâ bir şeyi dua kuvveti ile yapabilirler. Peygamberlerin
mucizeleri ise hiçten birşey meydana getirme veya bir şeyin aslî tabiatini
değiştirme gibidir9. Peygamberler din tebliğcisi oldukları için bu olağanüstü
kuvvetlerini açıkça gösterirler, zira halkı kendilerine inandırmak
zorundadırlar. Velîlerin böyle bir vazifesi olmadığı için onlar kerametlerini
saklamalıdırlar.
Sûfî doktrininde keramet velînin aslî
özelliği değildir; tam tersine, Allah'a olan yakınlığı dolayısiyle kendisine
bağışlanmış bir lütûftur. Fakat gerçek hayatta keramet bir velînin ayırdedici
vasfı olarak görülmüş ve velî denince hemen dâima keramet sahipleri
anlaşılmıştır. Müslüman Türkler arasında en popüler yazılı ve sözlü edebiyat
örnekleri evliya menkıbeleridir ve bunlarda velînin çeşitli kerametleri
anlatılır.
Evliya
kerametlerini inanılmaz bulanlar bir noktaya bilhassa dikkat etmelidirler.
Evliya menkıbeleri tasavvufta -hattâ bütün din hayatında- çok önemli bir yer
tutar ve bu menkıbeler kerametlerle doludur. Bir kimse meselenin keramet
tarafına bakarak -şimdi pek-çok aydının yaptığı gibi- bütün bunların hurafeden
ibaret bulunduğunu söylemekle büyük bir hatâya düşmüş olur. İslâm dünyası da
dâhil olmak üzere Doğu'da bir hikâyenin vukuundaki sıhhat dâima ikinci plânda
düşünülen, hattâ bazan hiç dikkat edilmeyen birşeydir. Burada hâdisenin objektif
şartlara uygunluğu önemli değildir, çünkü anlatılmak istenen şey objektif olay
değildir. Hiçbir evliya menkıbesi bir olayı ifâde etmek üzere anlatılmaz. Olay,
orada belirtilmek istenen ahlâkî muhteva için bir kılıftır ve bu kılıfın
kültürde geçerli olan şeylerden seçilmesi pek tabiîdir. Biz bugün aynı
gerçekleri anlatmak istediğimiz zaman akıl-dışı olayları kullanmıyoruz, fakat
onları kullananların asıl maksatlarının bizimkinden hiç de farklı olmadığım
hesaba katmalıyız.
Sûfî doktrinindeki bu inanışların maddî
bir teşkilât varlığına bürünmesi tarîkatleri doğurmuştur. Tarîkatlerin ortaya
çıkışı başlangıçta tabiî olarak bir araya gelmiş insanların, daha sonra
yarı-şeklî bir organizasyon kazanmaları halinde görünmektedir. Tarikat
kurucularının çoğu kendi hayatları içinde bir teşkilâtlı birlik meydana getirmiş
değillerdir. Bu teşkilâtlar çoğunlukla tarikatın piri sayılan şahsiyetin
ölümünden sonra müridleri veya kendi yerlerine geçen kimse tarafından kurulmuş,
zamanla bütün organizasyonlarda görüldüğü şekilde gelenekleri teşekkül etmiştir.
Böyle bir teşkilâtlanma şeyhin ölümü üzerine taraftarlarının birarada kalabilmek
istek ve ihtiyacından doğmaktadır. Şeyh hayatta iken onun şahsiyeti grubu ayakta
tutmaya yeter; esasen müridlerin bir araya gelmesinin sebebi de şeyhin
varlığıdır.
Şeyhlerin en önemli özelliği
çevrelerinde yaşanan dinî hayata itiraz etmeleri ve ona bir alternatif
göstermeleridir. Şeyhin itirazı dine değil, fakat dinin belli yorumlarına
karşıdır. Bunların gayesi dinin "esası" veya "özü" dedikleri şeklini yaşamak ve
yaşatmaktır. Başlangıçta çoğunlukla din konularında halka hitap etmeye müsait
işlerde çalıştıkları görülüyor: bâzıları vaiz, bâzıları müderris vb.lerdir. İlk
devirlerin büyük mutasavvıfları sonraki tarihlerde zahir ulemâsı dedikleri,
kimselerin işgal ettiği mevkilerde bulunarak fikirlerini neşretmişler, ancak
daha sonra cemaatin çoğunluğunun görüşlerine aykırı düşünce kamu görevlerinden
ayrılmışlardır. Bunların geniş kitleden ayrı bir cemaat teşkil etmeleri için
sâdece ondan farklı düşünmeleri yetmez. Bütün tarikat şeyhleri dâima kendi
çevrelerinde gördüklerinden daha yoğun, daha heyecan verici bir din hayatı
yaşayan insanlardır.
Tarîkatlerin ilk örnekleri sekizinci
yüzyılın ilk yansında görülüyor. Başlangıçta büyük mutasavvıfların etrafında
toplanmak dolayısiyle biraraya gelen kimselerin ilk defa ne zaman ve nerede
devamlı bir ikamet yeri (tekke, hankah, dergâh) kurduklarını bilmiyoruz. Bu
şekilde teşkilâtlanmanın daha önce hıristiyanlarda, onlardan önce Mitra dininde,
Eski Mısır'da ün. örneklerine rastlıyoruz. İlk sûfî hankahlarının Hıristiyan
manastırlarından etkilenmiş olması mümkündür, fakat sûfî tekkeleri tamamen
farklı çizgiler boyunca gelişmiştir.
Sûfî tekkelerini hıristiyan
manastırlarından ayıran en büyük fark bunların dünya hayatına kapalı
olmayışlarıdır. Tarîkatlerin onikinci yüzyıla kadarki gelişmesinde dikkati çeken
iki husustan biri dervişlerin serbest meslek veya idarî görevlerin - çoğunlukla-
dışında kalmaları, ikincisi de bu uzaklaşmayı tam bir uzlet veya tarik-i dünya
mesleği haline getirmeyip halkın içinde dolaşarak bir çeşit irşâd ve uyarma
görevi yapmalarıdır. Bu ikinci noktaya hıristiyan tarîkatlerinde rastlanmaz.
Dervişlerin fonksiyonları esas itibariyle dinin adalet, yardım, şefkat vb. gibi
ahlâkî emirleri konusunda hem halkı, hem idarecileri ve ulemâyı devamlı olarak
uyarmaktı. Bunların şikâyetleri bir bakıma halkın şikâyeti mânâsına geldiği
için, iktidar sahipleri genellikle dervişlerle hoş geçinmeye çalışıyorlardı.
Fakat onların şikâyetlerinin müeyyidesi çok önemliydi ve bu müeyyide âdeta
dervişlerin imtiyazına verilmiş gibiydi. Ümerâ (beyler, idareciler)nın görevi
dünya işleriyle uğraşmaktı ve bunlar dini değil dünyayı temsil ediyorlardı;
ulemâ ise büyük çoğunluğuyla fıkıh âlimlerinden müteşekkildi ve onlar da hukukçu
olmak itibariyle dünyevî muamelelere dalmışlardı. Bunların dışında asıl ebedî
âlemi, Tanrı'nın ceza ve mükâfatını insanlara tebliğle görevli olanlar sanki
dervişlerdi.
İslâm cemiyetinde dünya ile âhiretin bu
kadar yan-yana ve içice olmasının en önemli sebeplerinden biri de herhalde
dervişlerin propagandasının tesiridir. Bu adamlar yüzlerce yıl müslümanların
uyanık vicdanı gibi dâima âhireti, Tanrı'yı, dünyanın ötesindeki gerçek âlemi
hatırlatmışlardır. Kapımızı çalan adam pek âlâ Hızır aleyhisselâm olabilir;
karşılaştığımız, görüştüğümüz insanlar arasında kimlerin velî olduklarını hiç
bilemeyiz. Tanrı her an yanıbaşımızda, her an bizimle meşguldür.
Ulemânın kitaba, şeyhlerin ise
kalplerine başvurmaları tatbikatta önemli farklılaşmalara yol açmıştır.
Medresenin baskısının kuvvetle hissedildiği yerlerde kaynağını oradan alan
entellektüel bir kontrol gücü tarîkatler üzerinde de son derece müessir olmuş
bulunuyor. Bu yüzden kültür merkezi olan büyük şehirlerde tekke ile medrese
birbirine oldukça yakın olmuştur. Fakat böyle bir kontrolün bulunmadığı yerlerde
tekkelerin her türlü bâtıl itikad ve putperestlik unsurlarıyla dolduğu
görülüyor. Kuzey Afrika tarîkatlerinin dejenere olmasının en büyük sebebi,
kitabın standartları yerine kalbin semboller dünyasını hâkim kılmalarıdır.
Kalbin dünyasının kitabınkinden çok geniş olduğu muhakkaktır, ama onun
kapılarının doğru kadar yanlışa da ayni derecede açık bulunduğu unutulmamalıdır.
Fakat şurasını dâima hatırda tutmak
gerekir ki, şeyhlerin ulemâdan ayrılmaları sâdece aradaki bir doktrin
ihtilâfından ibaret kalmamıştır. İslâm devletleri şeriati uygulamakla görevli
hükmî şahsiyetler olmak itibariyle dâima ulemâ ile işbirliği yapmak
mecburiyetinde kalmışlar, bu ise ulemânın zaman zaman "sevimsiz" rejimlerin
destekçisi gibi görünmesine yol açmıştır. Halkın devletle çatışma halinde olduğu
zamanlarda kanun -koyucuların ve uygulayıcıların hep ayni antipati çerçevesine
sokulduklarını hepimiz biliriz. Hele kanunların ve nizamların objektif, umûmî
olmaları, yani her husûsî hal için ayrı karar verilmediği gözönüne alınacak
olursa, bazı ferdî vak'alarda insanların adalet duygularının nasıl rencide
olduğu her zaman görülen şeylerdir. Bu gibi hallerde kanunun soğuk ve kuru
hükmüne karşı kalbin sıcaklığı hâkim olur, işte tarîkatler devlet gücü
karşısında kendilerini mağdur ve güçsüz görenlerin sığındığı yerler olmuştur.
Ulemâ kanundan başka hiçbirşey tanımayan asık yüzlü, kendisine yaklaşılamayan
bir hâkim imajı yaratırken, tarikat şeyhi baba şefkatinin sembolü
olabilmektedir, çünkü o "müftüler fetva verse de sen yine kalbine danış"
prensibinin temsilcisidir.
Tarîkatlerin, içinde bulundukları
cemiyetin tipine göre bir sosyal fonksiyon icra ettikleri muhakkaktır. Siyasî ve
sosyal istikrarsızlık zamanlarında mensuplarının manevî ihtiyaçları yanında
siyasî ve sosyal ihtiyaçlarını da karşılamaya çalışıyorlar. Cemiyetin bir bütün
olarak huzur ve sükûna kavuştuğu zamanlarda ise onların zamanımızdaki kulüplere
benzer bir fonksiyon kazandıklarını görüyoruz. Tekke müdavimlerinin çoğunlukla
gençlerden oluşması da bunun bir delilidir. Böyle zamanlarda tekkeler gençlerin
sosyal terbiye görmelerini sağlayan en önemli müessese olmuşlardır. Bugünkü
tâbirle "sosyalleşme" dediğimiz şey, yani yeni nesillere cemiyetin davranış
normlarını yerleştirme işi, tarikatlerin âdeta ihtisas sahası haline gelmiştir.
Özellikle yaş hiyerarşisinin ve hayat tecrübesinin çok önemli sayıldığı
geleneksel cemiyet tipinde büyüklerden küçüklere intikal eden muaşeret mirası
tarikat bünyesi içinde çok iyi aktarılıyordu.
Tarîkatlerin birçoğunda ondokuzuncu
yüzyılın ikinci yarısından itibaren bozulma, cemiyetteki genel bozulmanın
tasavvuf sahasına da aksetmesinden başka birşey değildir. Özünde serbest ferdî
tecrübeyi esas alan bir "yol" un giderek bir devlet dâiresi haline gelmesi,
şeyhlerin tahsisatla geçinen birer memur durumuna düşmeleri, hareketi besleyen
kültür canlılığının sönmesine neden olmuştur.