Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tarikatler Dönemi
TARÎKAT DÖNEMİ
1.
XII ve XIII. Asır'da Tarîkatlar XI. asır
başında yaşamış bulunan Gazzâlî, Tasavvuf târihimizde bir dönüm noktasıdır.
Gazzâlî'nin geliştirip sistematize ettiği ehl-i sünnet tasavvufu, Gazzâlî'den
sonra müessese bazında faaliyet göstermeye başladı. Bu yüzden XII. ve daha
sonraki asırlar, tasavvufun tarîkat şeklinde müesseseleştiği çağlardır.
Tarîkatların tekevvün döneminin ardından tasavvufî tefekkürün en önemli simaları
(İbn Arabî, İbn Fârıd, İbn Seb'în) bu asırlarda yetişmiştir. Bir yandan
Abbasî hilâfetinin her geçen gün siyâsî nüfûz ve istikrarını kaybetmesi, diğer
yandan Batı'dan gelen haçlı saldırılarıyla Doğu'dan gelen Moğol istilâsı, İslâm
dünyâsını târumâr etmişti. Bu yıllar Anadolu'da Anadolu Selçukluları ve
beyliklerin, Mısır'da Memlüklerin, Irak ve Suriye'de yine muhtelif beyliklerin
hüküm sürdüğü bir dönemdir. Siyasî otoritenin zaafa uğradığı bu yıllarda halkın
mânevî otoritelere sığındığı ve onların rûhânî himâyesinde ferahladığı dikkat
çekmektedir. Halkın ve yöneticilerin XI. asırdan îtibâren sûfîlere gösterdikleri
hürmet ve saygının bu asırlarda giderek arttığı görülmektedir. Selçuklu
hükümdarları, sûfîlere samimî bir hüsn-i kabul göstermiş, fethettikleri
bölgelerde onlar için tekkeler inşâ ederek vakıflar tahsis etmişlerdir. 545/1150
yılında Amasya'da inşa edilen hankâh-ı Mes'ûdî'yi diğerlerinin takip etmesi, XII.
milâdî asırdan îtibâren Anadolu'da birçok mutasavvıfın yerleşmesini sağlamıştır. VI. ve VII.
Hicrî, XII. ve XIII. milâdî asır, tarîkatlerin tekevvün dönemidir. Bugünkü
anlamıyla tekkesi, zâviyesi, şeyh ve mürîd münâsebetleriyle ilk tarîkatler bu
yüzyılda kurulmuştur. Bağdad'da Abdülkadir Geylânî, Basra'da Ahmed Rifâî,
Türkistan bölgesinde Ahmed Yesevî, bu dönemde yetişen ilk tarîkat kurucularıdır. Abdülkadir
Geylânî'nin tam adı Muhyiddin Ebû Muhammed b. Ebû Salih Zengidost'tur. 470/1076
yılında Hazar'ın güneyinde Gilân'a bağlı Neyf'de doğdu. 562/1166 yılında
Bağdat'da öldü. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra onsekiz yaşında
Bağdad'a geldi. Bağdad'da muhtelif kişilerden dînî ilimler tahsilini tamamladı.
Nihâyet Ebu'l-Hayr Muhammed b. Müslim Debbâs vâsıtasıyla tasavvuf yoluna girdi,
tarîkat hırkasını giydi. 521/1127 yılından îtibâren Bağdad'da irşad ve nasihat
faaliyetlerine başladı. Etkili ve coşkulu vaazları sayesinde sevilen bir mürşid
oldu. İlim ve devlet ricâlinden pek çok kimse onun mürîdleri arasına katıldı.
O'nun tasavvufî eğitim anlayışında mürîd önce riyâzet ve çile döneminden
geçecek, dünyâdan el etek çekecek, sonra sülûkünü tamamlayıp tekrar halkın
arasına dönecektir. Kendisinden
sonra gelenlerce, başta İbn Arabî olmak üzere "kutub" ve "insan-ı kâmil" olarak
tavsif edilen Abdülkadir Geylânî'nin tarîkatı İslâm dünyâsının her tarafına
yayılmıştır. Vaaz ve irşadlarından oluşan el-Gunye, el-Fethu'r-Rabbânî,
Fütûhu'l-gayb gibi eserleri vardır. Abdülkadir
Geylânî ile çağdaş olan tarîkat pirlerinden biri de Ahmed Rifâî (ö.578/1183)dir.
500 veya 512/1118 yılında Basra'da doğan Rifâî, dînî ilmleri ikmal ettikten
sonra dayısı Şeyh Mansur'dan tarîkat almış, vefâtından sonra da onun postuna
oturmuştur. Vefâtına kadar bu hizmeti sürdürerek adına bir tarîkat teessüs
etmiştir. Bu
yüzyıllarda Türkistan bölgesinde Sayram şehrinde dünyâya gelen ve Yesi'de
yaşayıp oradaki insanları kendi dilleriyle tarîkat, tasavvuf ve İslâm yoluna
çağıran bir mutasavvıf daha vardır. O da Anadolu ve Balkanlar'a kadar uzanan bir
çizgide tesir ve nüfûz sâhibi olan Ahmed Yesevî'dir. 562/1166 yılları civarında
ölen Ahmed Yesevî, Kuzey Türkistan bölgesinde İslâmiyetin yayılmasını
sağlamıştır. Ahmed
Yesevî ile aynı şeyhten feyz alarak daha sonra kurulacak Nakşbendîlik'in ilk
temel esaslarını kuran Abdülhâlik Gucdüvânî (ö.595/1199) Mâverâünnehr ve Buhara
bölgesinde tasavvuf ve tarîkat hizmetini sürdürmüştür. Nakşbendîlik'in "onbir
esasını" kuran Gucdüvânî'den Bahâeddîn Nakşbend'in "üveysî" tarîk ile feyz
aldığı bilinmektedir. Aynı
yüzyıllarda Kuzey Afrika'da teşekkül eden ve günümüze kadar tesirini devam
ettirecek olan Şâziliyye tarîkatının kurucusu ise Ebu'l-Hasan Ali b. Abdullah
Şâzilî'dir. 657/1258 yılında vefât ettiğinde yerine Ebu'l-Abbas Ahmed Mürsî'yi
hâlef bırakmıştır. Şâzeliye Mısır ve Kuzey Afrika'da en yaygın tarîkatlerden
birisidir. XII. ve
XIII. asır, daha sonraki dönemlerde tesir ve nüfûzunu devam ettirecek
Kübreviyye, Sühreverdiyye, Ekberiyye, Bedeviyye ve Mevleviyye gibi tarîkatlerin
teessüs edip geliştiği yıllardır. Bunlardan
Kübreviyye, Harezmli Şeyh Necmeddin Kübrâ (ö.618/1221) tarafından kurulan
tarîkattır. Necmeddin Kübrâ, Moğollarla yaptığı savaşta şehid olmuştur. Tarîkat
ve nüfûzu Türkistan bölgesinde saygın bir şeyhtir. Sühreverdiyye
tarîkatı Adâbü'I-mürîdîn müellifi Ebu'n-Necîb Sühreverdî (ö.563/1167 )
tarafından kurulmuş ve zamanının "şeyhler şeyhi" sayılan Ebû Hafs Ömer
Sühreverdî tarafından geliştirilip sistemleştirilmiş bir tarîkattır. Ebû Hafs
Sühreverdî, uzun bir ömür sürmüş, çağdaşı Halîfe Nasır li-dînillâh'ın saygısını
kazanmıştır. Hâlife tarafından Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykûbâd'a elçi
olarak diplomatik bir görevle gönderilmiştir. Avârifü'l-maârif adlı eseri
tasavvuf klasikleri arasında yerini aldığı gibi, tekke ve zâviyelerdeki
tasavvufî âdâb ve protokolü ihtiva eden kaynak eserlerden biri olmuştur. Bahâeddin
Zekeriyya Multânî (ö.666/1268) Sühreverdiyye'nin Hindistan temsilcilerindendir.
Fahreddin Irâkî, Multânî'nin damadıdır. Şeyhinin vefâtından sonra Hindistan'dan
kalkıp Anadolu'ya gelmiş, Konevî ile görüşerek İbn Arabî'nin fikirleriyle
tanışmış ve Lemeât adlı eserini kaleme aldıktan sonra 688/1289 yılında Şam'da
vefât etmiştir. İbn Arabî'nin en önemli üstadları arasında yer alan Ebû Medyen
Şuayb el-Mağribî (ö.590/1194) bu devrin önemli şeyhlerindendir. Abdülkadir
Geylânî şarkın (Şeyhu'1-maşrık), o da mağribin şeyhi (Şeyhu'l-mağrib)
sayılmıştır. Ekberiyye
tarîkatı Şeyh-i Ekber namıyla ünlü Muhyiddin b. el-Arabî (ö.638/1240)'ye nisbet
edilen bir tarîkattır. İbn Arabî, Füsûsu'l-hikem ve el-Fütûhâtü'I-Mekkiyye adlı
muhteşem eserleriyle tasavvuf tefekküründe yerini aldığı gibi, aynı zamanda
Ekberiyye tarîkatının kurucusu sayılmıştır. Endülüs'te doğup Mısır, Şam, Anadolu
gibi o günün İslâm ülkelerinin pek çoğunu gezmiştir. İbn Arabî "vahdet-i vücûd"
anlayışını sistemleştiren sûfî sayılır. O'nun yaşadığı yıllar Vahdet-i vücûd
inancının İslâm ülkelerinin her yanında değişik kişilerce temsil edildiği
yıllardır. Kuzey Afrika'da Abdülhak b. Seb'în, Mısır'da İbnü'l-Fârid bu
asırlarda bu düşünceyi temsil eden mutasavvıflar olarak dikkat çekmektedir. Bedeviyye
tarîkatı, 596/1200 yılında Fas'ta doğmuş, 675/1276 yıllarında Mısır'da ölmüş
Ahmed b. Ali Bedevî'ye nisbet edilir. Ahmed Rifâî ve Abdülkadir Geylânî gibi
büyük mutasavvıfların kabirlerini ziyaret eden Ahmed Bedevî, mânevî olgunluğa
eriştikten sonra, Mısır'a gelir ve Tanta şehrine yerleşir. Burada kırk yılı
aşkın bir süre halkı irşad ile meşgul olduktan sonra vefât eder ve oraya
defnedilir. Ahmediyye veya Sutûhiyye gibi adlarla anılan Bedevîlik, Mısır'da
Şâzeliyye'den sonra en yaygın tarîkat olma özelliğini hâlâ sürdürmektedir. Mevlânâ
Celâleddin Rûmî'ye nisbet edilen Mevlevîlik de bu yılların tarîkatıdır. Mevlânâ
babası Bahâeddin Veled (ö.628/1231) ve Burhâneddin Muhakkik Tirmizî vâsıtasıyla
aldığı Kübrevîlik, Şems-i Tebrizî'den aldığı vecd ve coşkuyu İbn Arabî tesiriyle
aldığı vahdet-i vücûd telakkisiyle yoğurmuş yepyeni bir mektep olmuştur. Şems-i
Tebrizî, Baba Kemâl Cündî, Şeyh Rükneddin es-Secâsî, Evhadüddin Kirmânî,
Fahreddin Irâkî ve Kirmânî ile çağdaştır. Ömrünün çoğunu seyahatlarla geçiren
Şems, 642/1244 yılında Konya'ya gelerek Mevlânâ ile tanışmış, onun hayâtını
değiştirmiştir. Şiir, edebiyat ve semâya önem veren bu yol, yıllar boyu Osmanlı
ülkesinde "kalem efendileri"nin tarîkatı olarak etkin olmuştur. Burhâneddin
Muhakkik Tirmizî, Bahâeddin Veled'in talebesi ve mürîdidir. O'nun peşisıra
Belh'ten Anadolu'ya gelip Kayseri'ye yerleşmiştir, Kübrevîdir. Bu devrin
ünlü şeyhlerinden Adî b. Müsâfır Hakkârili olup Musul civarında yaşayıp orada
ölmüş (ö.557/1162 ) bir şeyhtir. 606/1209 yılında Şîraz'da vefât eden Ruzbihân
Baklî XII. asrın velûd mutasavvıflarındandır. Onun "Meşrebu'l-Ervâh" adlı makam,
menzil ve kavramlara dâir eseriyle Şatahâtu's-sûfiyye'si meşhurdur. Necmeddin
Kübrâ'nın halîfelerinden Mecdüddin Bağdadî, (ö.606/1209) Harezmşah Sultanı
Muhammed tarafından Ceyhun nehrine atılarak idam edilmiştir. Feridüddin Attar
eserinde onu anlatmaktadır. Necmeddin Kübrâ'nın yetiştirdiklerinden biri de
Seyfüddin Bâharzî (ö.658/1259) dir. Necmüddin Râzî (ö.628/1230) de bu dönemde
eserleriyle tanınan müelliflerdendir. "Necm Dâye" adıyla ünlü Râzî'nin
Mirsâdü'I-İbâd adlı eseri meşhurdur. Konevî ve Mevlânâ ile görüştüğü
söylenmektedir.
Baba
Kemâl Cündî, Necmeddin Kübrâ'nın hâlifelerinden ve Buhara yöresini aydınlatan
gönül erlerindendir. Sa'deddin Hamevî (ö.650/1252) de Necmeddin Kübrâ'nın
halîfelerindendir. Şeyh Aziz Nesefî (ö.700/1300) de Sa'deddin Hamevî'nin
yetiştirdiklerindendir. el-Maksadü'l-Aksâ ve el-Mebde' ve'l-meâd" adlı eserlerin
müellifidir. Ehl-i
sünnet tasavvufu bir yandan gelişip kurumlaşırken, bir yandan Kalenderî, Hayderî
gibi şîa fırkalarının tasavvufî örtü ile faaliyet gösterdiği görülmektedir.
Özellikle Horasan bölgeleriyle Yemen taraflarında şîa nüfûzu altındaki yerlerde
Hasan Sabbâh adlı sapığın geliştirdiği bâtınîlik cereyanı ile İhvân-ı Safâ
örgütünün teşkilatlandığı yıllar bu döneme rastlar. Tasavvufun
tefekkür tarafını oluşturan "vahdet-i vücûd" inancının Arap, İran ve Türk
mutasavvıf ve şâirlerince en sistematik şekilde terennüm edildiği yıllar yine bu
yıllardır. Ömer Hayyâm, Ebu'1-Âlâ el-Maarrî, Ferîdüddîn Attâr, Mevlânâ
Celâleddin Rûmî, Hafız bu devrin aşk şâirleridir. XIII.
Asr'a kadar Kur'ân, sünnet ve büyük sûfîlerle velîlerin görüşleriyle teyid
edilen tasavvufî düşüncelerin bu asırdan îtibâren artık yavaş yavaş felsefî bâzı
kavramlarla îzah edilmeye başlandığı da görülmektedir. Varlık, Allâh ve insanın
hakîkati gibi konular, bu yıllarda tartışma zeminine girmiştir. XII.
ve XIII. asır Moğol istilâsının İslâm dünyâsını tedricen doğudan batıya
Mâverâünnehir'den Anadolu içlerine doğru kasıp kavurduğu bir dönemdir. Nitekim
Cüveynî Târih-i Cihângûşâ adlı eserinde Moğol istilâsını şöyle anlatır: "Geldiler,
yakıp yıktılar, öldürüp astılar ve defolup gittiler." Böyle
bir siyasî ve içtimaî bir ortam, ilim dünyâsının belli ölçüde gerilediği bir
dönem olmakla berâber, münferid de olsa, değerli ilim ve fikir adamları ile
mutasavvıfların yetiştiği dönem olmuştur. Tasavvuf bir hâl ilmi olmakla
birlikte, bu dönemde belli yazılı eserler muvâcehesinde talim olunan bir ilim
hâline gelmiştir. Bu dönemde kaleme alınan İbn Arabi'nin Füsûs'u, Konevî'nin ona
yazdığı Fükûk'u, Fahreddin Irâkî'nin Lemeât'ı, İbnü'l-Fârid'in (ö.632/1234)
"Dîvân" ı tefekkür tarafı ağır basan, tasavvuf düşüncesini zengin kavramlarla
açıklayan eserler olarak ilgi çekmektedir. Bu
dönemde hankâh ve dergâhların öneminin arttığı; köyler ve en küçük yerleşim
bölgelerine varıncaya kadar yaygınlaştığı görülmektedir. Tarîkat ve şeyhlerin
sistemli bir şekilde organizasyonunun bu dönemde başladığı söylenebilir. Nitekim
Şihâbüddin Sühreverdî'nin devrin halîfesi tarafından Bağdad'da "şeyhler şeyhi"
olarak görevlendirilmesi ve ayrıca Fahreddin Irâkî'nin Mısır'da Memlûk sultanı
tarafından "Mısır'ın şeyhler şeyh"i olarak tayin edilmesi bunu gösterir.1 Dergâhlar
bir eğitim yeri olarak mürîdlerin ahlâken yetiştirildiği; mürşidlerin irşad için
hazırlandığı mekânlardır. O günün şartlarında dergâhlardaki eğitim ve öğretim
hizmetleri, nazarî ve aklî olmak üzere iki yolla yapılmaktaydı. Nazarî olan
eğitim daha çok mürşidlerin mürîdlere yaptığı nasihat, öğüt ve uyarılardan
ibâretti. Amelî eğitim riyâzet, itikaf, nâfile oruç ve namaz, kırk gün süreli
halvet ve çile türü şeyler ile semâ ve zikirden ibâretti. Evhadüddin
Kirmânî (ö.635/1237) ve Sadreddin Konevî (ö.673/1274) bu dönemin önde gelen
sûfîleridir. Konevî, İbn Arabî'nin talebesi ve muakkıbı sıfatıyla onun
fikirlerini yaymış ve Miftâhü-l Gayb, en-Nusûs, el-Fukûk ve en-Nefâhatü-l
ilâhiye gibi eserler kaleme almıştır. Mevlânâ ile arkadaşlıkları bulunan
Konevî'nin Müeyyedüddin Cündî ve Abdürrezzak Kâşânî gibi talebeleri vardır. Mevlânâ'nın
müritlerinden Hüsâmeddin Çelebi (ö.687/1288) bu devrin namlı mutasavvıflarından
olup Mevlânâ'nın Mesnevî'sine ilham kaynağı saydığı bahtiyar sûfîdir. Sultan
Veled, Mevlânâ'nın oğludur ve Hüsâmeddin Çelebi'nin vefâtından sonra babasının
yerine postnişin olmuştur. Şihâbüddin
Sühreverdî'nin yetiştirdiklerinden Şeyh Sâdî Şirâzî (ö.691/1292) bu asrın
mûteber sûfî şâirleri arasında yer alır.
2.
M. XIV. ve XV. Asırlarda Tarîkatlar XII ve XIII.
asırlarda tarîkatların kurulup tasavvufî irfânî eserlerin telif edilmesinden
sonra, gerek sasyal hayatta, gerekse devlet ricâli nezdinde belli bir konuma
erişmiş bulunuyordu. Osmanlı devletinin kuruluş ve yükselme devrine rastlayan
XIV-XV. asırlarda tasavvuf ve tarikatler en nüfuzlu dönemini yaşıyordu. Bu
asırda Anadolu'da varlığını hissettiren esnaf ve sanat erbâbından kişilerin
meydana getirdiği tasavvufî kurumlardan biri de Ahîlik idi. Ahîler silsilelerini
Hz. Ali (r.a.) vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.s.s.)'e dayandırırlar ve fütüvvet
ehli diye anılırlar. Diğer tarîkatların hırkasına mukâbil "fütüvvet şalvarı"
giyerler. İçlerinde pek çok münevverin de bulunduğu bu teşkilatın sâdece esnaf
topluluğu olmayıp aynı zamanda tasavvufî karakterde bir teşkilat olduğu da
görülmektedir. Ahîlerin Anadolu'ya
yayılmaları Abbâsîlerin son devirlerine rastlamaktadır. Diğerleri gibi fütüvvet
erbâbı ahîlerin de Anadolu'ya gelişinde Moğol istilâsının büyük tesiri olmuştur.
Fakat ahîler bu göç sayesinde hem sahalarını genişletmiş, hem de nüfûzlarını
kuvvetlendirmiş oldular. İbn Batuta'nın
Seyâhatnâme'sinde, Sultan bulunmazsa şehrin ahîsinin hâkim olup padişah gibi
hüküm sürdüğünü ve gelip gidenlere ihsânlarda bulunduğunu kaydetmesi, ahîlerin
tesir ve nüfûzunu göstermesi açısından önemlidir. Bu devirde pekçok
ahî reisinin köylere yerleşerek inşâ ettikleri zâviyeler sayesinde memleketin
imar ve iskânı ile dînî tebliğ ve irşad işlerinde hizmet gördükleri bir
vâkıadır. Âşıkpaşazâde'nin Rum
erenleri dediği ve Abdalân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Baciyân-ı Rûm ve Gâziyân-ı Rûm
diye dörde tasnif ettiği gruplardan Gâziyân-ı Rûm, fütüvvetin seyfî kolu olarak
mütalaa edilebilir.
Ahîlerin yanısıra "dâru'l-cihâd" olarak bilinen Anadolu'ya Türkmen babaları ve
Ortaasya, Harezm, Horasan havâlisinden Yesevî dervişleri de gelmişlerdir. Bâbâî hâlifelerinden
olduğu rivâyet edilen Hacı Bektaş Velî (XIV. asır), Horasanlı bir Türk olup
kendi adına muzaf tarîkatın pîridir. Aşıkpaşazâde, Hacı Bektaş Velî'nin
Horasan'dan geldiğini, Menteş adındaki bir kardeşini de berâberinde getirdiğini,
niyetlerinin "Baba İlyas"ı görmek olduğunu ve bu maksadla Kırşehir ve Kayseri'ye
gittiklerini, Menteş'in bilahare Sivas'a gidip orada şehid olduğunu anlatmakta
ve Hacı Bektaş Velî'nin Osmanlı hânedanından herhangi bir kimse ile
görüşmediğini belirtmektedir. Hayâtı daha sonra
gelen mensuplarınca iyice menkıbeleştirilen Hacı Bektaş Velî'nin kurduğu
tarîkatın mensuplarının Osmanlılar devrinde Yeniçeri ocağının teessüsündeki
hizmetleri ise ayrıca kayda değer. Sûfîlerin halk
üzerindeki nüfûzu, hükümdarlarda ve devlet ricâlinde zâten mevcud olan tasavvuf
merakını ve mutasavvıfeye karşı temayülü daha da artırdı. Osmanlı Devleti'nin
ilk kuruluşunda medresenin yanında bir tekkenin tesis edilmiş olması ve Dursun
Fakih (ö.726/1326)'le berâber Şeyh Edebâli (ö.726/1325)'nin bulunması devletin
kuvvetler dengesine atılmış âhenkli bir adım mesâbesindeydi. Şeyh Edebâli,
nüfûzlu bir ahî şeyhi olmasının yanısıra, Osman Gâzi (680/1281-726/1326)'nin
kayınpederi bulunuyordu. Târihler onun davarı, nîmeti çok, misafirhânesi dolup
taşan zengin bir şeyh olduğunu kaydetmektedir. Neşrî'nin Şeyh Edebâli'nin oğlu
Mehmed Paşa'dan naklettiğine göre, bu şeyhin mürîdlerinin Osmanlı Ülkesi'nde
sâhip oldukları mevkîler pek yüksektir. Meselâ Bursa fethinde Sultan Orhan'a
yoldaşlık eden Ahî Hüseyin, Şeyh Edebâli'nin kardeşi Ahî Şemseddin'in oğlu
olduğu gibi Ahî Hasan, Ahî Mahmud ve Çandarlı Kara Hâlil (ö.789/1387) gibi
devlet ricâli arasında pek çok ahî vardı. Taşköprülüzâde
(ö.968/1560) ile Âşıkpaşazâde (ö.908/1502), Osman Gâzi devrinde sûfîyeden Şeyh
Muhlis Baba (ö.700/1301), Edebâli (ö.726/1325), Şeyh Âşık Paşa (ö.733/1334),
Elvan Çelebi (Âşık Paşa'nın oğludur.), Ahî Hasan Çelebi ve Baba İlyas Çelebi ve
Baba İlyas Acem gibi azizleri zikretmektedir.
___________
1. bk. Nefahât Tere. s.673
Bunlardan
Şeyh Muhlis Baba, Cengiz istilâsından kaçarak Anadolu'ya gelen ve Amasya'da
yerleşen Baba İlyas Horasanî'nin oğludur. Selçuklu Devleti'nin parçalanmasını
müteakip altı ay kadar Konya'da Emir olarak kalmış ve bilâhare istifa ederek
Sultan Osman ile gazalara iştirak etmiştir. Meşhur Âşık Paşa'nın babasıdır. XIV. Asırda İran'da
Sühreverdî şeyhlerinden Şeyh Sa'dî (ö.691/1292) ve Cemâleddin Ezherî
(ö.672/1273) gibi şeyhlerin terbiyesinde yetişen İbrahim Zâhid Gilânî
(ö.700/1300)'nin halîfeleri vâsıtasıyla Safeviyye ve Halvetiye adlı iki büyük
tarîkatın kurulup geliştiğini görüyoruz. Gilânî'nin halîfeleri Kerîmuddîn Ahî
Muhammed Halvetî (ö.751/1350) tarafından kurulan Halvetîlik, XV. Asır'dan sonra
Osmanlı ülkesinin en yaygın tarîkati olacak, tesir ve nüfûzunu İran'dan
Kafkasya, Anadolu ve Rumeli tarafına kaydıracaktır. Safevîlik ise Gilânî'nin
diğer halîfesi Safıyyüddîn Erdebilî (ö.735/1334) vâsıtasıyla kurulan, önceleri
sünnî ancak daha sonraları şîî temayüller taşıyan, hattâ Safevî-Şîî devletinin
kuruluşunu hazırlayan bir tarîkattır. Gilân, İran'ın sünnî bölgesidir.
Safıyyüddin, oğlu Şeyh Sadreddin (ö.774/1392) ve onun oğlu Alâeddin Ali
(ö.833/1429) genellikle sünnîdir. Alâeddin Ali'nin oğlu İbrahim (ö.851
/1447)'den sonraki Şeyh Cüneyd (ö.864/1460)' de şîîlik ön plana çıkmıştır.
Safevî devletinin kurucusu Şah İsmail de Şeyh Cüneyd'in kızı tarafından
torunudur. Sultan Orhan'ın
maiyyetinde muhtelif savaşlara iştirak etmiş olan Geyikli Baba, Abdal Musa,
Abdal Murad, Duğlu (Ayranlı) Baba gibi babalar, Bâbâî tarîkatına mensup ve Baba
İlyas mürîdlerindendi. Bunlar için Bursa'nın Keşişdağı (Uludağ) eteğinde
zâviyeler yaptırılmıştı. Hacı Bektaş Velî'nin
Osman Gâzi ile olan münâsebeti hakkında eski Bektaşî menâkıbnâmelerindeki
rivâyetlerin sonradan uydurulduğu ve yeniçerilerin kuruluş devrinde yine bu
zatın hayır dua ettiği rivâyetinin târihî gerçeklerle îzahı pek mümkün
görülememekle berâber, Osman ve Orhan Gâzi devirlerinde serhad harplerine
iştirak eden Türkmenlerin büyük bir ekseriyetinin Hacı Bektaş mürîdlerinden
olduğu anlaşılmaktadır. Yeniçeri Ocağı 'nın teşekkülü ile ilgili menkıbe, onun
hâtırasına hürmeten sonradan bu şekle girmiş olmalıdır. Hammer'in ifâdesine
göre, Orhan devrinde kurulan "Yeniçerilik" mensublarının tamamı hem asker, hem
mürîd idi. Hattâ tarîkatın şeyhi 99. Alay'ın miralayı olduğu gibi, dervişlerin
de sekizi yeniçeri kışlalarında bulunarak gece-gündüz devletin saâdeti ve
arkadaşlarının muzafferiyeti için dua ederlerdi.2 Osmanlı'nın kuruluş
yıllarında Şam bölgesinde yaşayan İbn Teymiyye (ö.728/1328), İbn Arabî ve
taraftarlarına karşı şiddetli bir taarruz başlatmıştır. Ancak Osmanlı döneminde
her nedense Osmanlı ülkesinde İbn Teymiye düşüncesinin pek fazla tesiri
görülmemiştir. XIV-XV. Asırlarda
yaşayan Hacı Bektaş halîfesi Taptuk Emre'nin mürîdi olan Yûnus Emre tarîkat pîri
olmamakla berâber, heyecanlı bir mutasavvıf ve kelimelere yüksek mânâları
rahatlıkla terennüm ettirebilen kuvvetli bir şâirdi. Devrinde ahîlerin
reisi bulunan Edebâli'den sonra bu riyâsetin kime geçtiğini bilemiyoruz. Ancak
1. Murad devrinde bizzat sultanın ahîlerin reisi olduğunu Gelibolu'daki ahî
reislerinden Ahî Musa'ya verdiği 767 Recep/1366 Mart târihli icâzetnâme ve
vakıfnâmeden anlıyoruz. 1. Murad Hudâvendigâr döneminde, ahîlik teşkilatının
artık Rumeli'ye geçmeye başladığı görülmektedir. Aynı yıllarda
Türkistan bölgesinde Yesevîlik ve Hâcegân silsilelerinden feyz alarak yeni bir
tasavvufî hareketin serhalkası olacak Şah-ı Nakşîbend Muhammed Bahâeddin Buhârî
(ö.791/1389)'nin etkisini hissettirdiği yıllardır. Bursa'ya gelip yerleşen Emir
Sultan'ın akrabası Emir Külâl'in hâlifesi olan Şâh-ı Nakşîbend'in kurduğu bu
tarîkat, özellikle Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'den sonraki dönemde XIX. Asır Osmanlı
ülkesinde ve İslâm Dünyâsının her tarafında etkili olacaktır. Nakşbendiyye'nin
Osmanlı ülkesine ilk defa Fâtih devrinde Simavlı Molla Abdullah İlâhî
(ö.896/1491) tarafından getirildiği bilinmektedir. XIV ve XV. yüzyılda
Türkistan ve Mâverâünnehir bölgesinde Nakşîbendîliğin güçlü temsilcileri
arasında Muhammed Parsa (ö.822/1419) Alâeddin Attâr (ö.802/1399) ve Ubeydullah
Ahrâr (ö.893/1490)'ı görüyoruz. Özellikle Ubeydullah Ahrâr, Nakşîliğin
yayılmasında son derece etkili olmuş bir sûfîdir. Fatih Sultan Mehmed Han'ın
kendisine büyük saygı duyduğu kaydedilen Ahrâr, tabakat yazarlarından
Nefehâtü'l-üns müellifi Molla Câmî (ö.898/1492) ile Reşâhât müellifi Safıyyüddin
Ali (ö.939/1532)'nin şeyhidir. Özellikle bu sonuncusu Reşâhât adlı eserini
Nakşîbendîlik ve adetâ Ubeydullah Ahrâr için yazmıştır. XIV. Asr'ın
sonlarına doğru, bilhassa Ankara'nın fethi (761/1360)'nden sonra ahîlerin
Anadolu'daki nüfûzu azalırken, Ekberiyye, Mevleviyye, Zeyniyye tarîkatlarının
ise hızla yayılmaya başladığını görüyoruz. Bunlardan Ekberiyye Tarîkatı, Osmanlı
ülkesine Dâvûd Kayseri (ö.75l/1349) vâsıtasıyla gelmiş, Şemseddin Molla Fenârî
(ö.834/1431) ile gelişmişti. Zeyniyye Tarîkatı ise Abdullatif Makdisî
(ö.856/1452) vâsıtasıyla Osmanlı topraklarına getirilmişti. Bu asırlarda
Mısır'da yaşayan İbnü'l-Mulakkın (ö.804/1401), Tabakâtü'l-evliyâ adlı sûfî
tabakâtından başka pekçok tasavvufî eserin yazarıdır. Yıldırım Bayezid
devri sûfîlerinden Bursalılarca Emir Sultan diye maruf ve İmam Hüseyin
evlâdından Şemseddin b. Ali el-Hüseynî (833/1429) ise Buhâralı olup orada tahsil
ve tarîkat terbiyesi görmüştü. Kübreviyye tarîkatının Nur-bahşiye kolundan olan
Şemseddin Buhârî, daha sonra hacca giderken önce Bağdad'a, sonra da Anadolu'ya
gelmiş ve Bursa'ya yerleşmiştir. Bursa'da şöhreti kısa zamanda artınca Yıldırım
Bayezid'in kızı Hunda Sultan'ı alarak damadı olmuş ve Ü. Murad'ın İstanbul
muhasarasına (825/1422) yüzlerce mürîdiyle katılmıştı. Timurleng'in Anadolu'yu
istilâsı üzerine Emir Buhârî'nin esir edilerek Timur'un nezdine gönderildiği
rivâyet edflir. Yıldırım Bâyezid
devri sûfîleri arasında, Ulu Câmî'in ibâdete açılışı (802/1400)'ında ilk hutbeyi
okuduğu rivâyet edilen "Somuncu Baba" nâmıyla meşhur Hamîdüddin Aksarâyî
(ö.815/1412)'nin müstesna bir yeri vardır. Bu devirde ahîler
yavaş yavaş tarîkat hüviyetlerini kaybederek daha çok bir esnaf teşkilatı
havasına girmekle berâber, nüfûzlarını hâlâ devam ettirmekteydiler. Ahîler,
Anadolu'da esnaf teşkilatına dönüşürken, Balkanlar'da ise tarîkat hüviyetini
muhafaza etmekte idiler. Nitekim Yıldırım Bâyezid, Dimetoka'da bir zâviye
yaptırıp ona bâzı vakıflar tahsis etmişti. Bu devrede Yeni Zağra'da Kılıç Baba
Zâviyesi, Çirmen'de Musa Baba Zâviyesi gibi, Paşa Livası'nda altmış yedi zâviye
bulunuyordu. Tarîkat erbâbına gösterilmekte olan hürmet ve bağlılık bu asırda
devam etmiş; fakat bu arada Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (ö.820/1417) gibi
şeyhliği şahlığa çevirmek sevdasına düşenler de olmuştu. Şeyh Bedreddin,
hâlifeleri vâsıtasıyla hem Anadolu'da ve hem de Rumeli'nde hazırlamış olduğu
"alevî" muhitlerinde hareket ederek bir nevi "Alevî Kıyamı" demek olan Şeyh
Bedreddin vak'asını gerçekleştirdi. Bayrâmiyye tarîkatı
kurucusu Hacı Bayram Velî (ö.833/1429) ile hâlifeleri Akşemseddin (ö.863/1459),
Bıçakçı Ömer Dede (ö.880/1475), Akbıyık Meczûb (ö.860/1455), Yazıcıoğlu Mehmed
(ö.855/1451) ve kardeşi Ahmed Bîcân (ö.858/1454) Efendiler XV. asır
mutasavvıflarının meşhurlarındandır. Bu devir sûfîleri
arasında önce Hacı Bayram Velî'ye intisab ederek damadı olan, bilâhare Hüseyin
Hamevî (ö.832/1428)'den Kâdiri tarîkına sülûk ederek Eşrefıyye kolunu kuran
Abdullah Rûmî (874/1469)'yi zikredebiliriz. XV. Asrın ikinci
yarısından sonra Bayramiyye tarîkatı muhtelif kollar hâlinde (Şemsiye,
Melâmiyye, Celvetiyye) gelişmekte iken Halvetiye ve Zeyniyye tarîkatlarının da
bir hayli yaygınlaştığını görüyoruz. Bu devrede
Bayramiyye'nin Şemsiyye kolundan -ki Akşemseddin tarafından kurulmuştur-
Kayserili İbrahim b. Sarraf Hüseyin (ö.887/1482) ve Akşemseddin'in oğulları
Feyzullah (ö.950/1553), Emrullah (ö.909/1503) ve Hamdullah Çelebi (ö.897/1491)
ile Sivrihisarlı Baba Yusuf (ö.918/ 1511) ve Habîb Karamanî (ö.902/1497)'yi
sayabiliriz. Hacı Bayram Velî'nin
halîfesi olan Bıçakçı Ömer Dede (Ömer Sikkînî)'ye bağlı bulunan Bayramiyye'nin
Melâmiyye kolundan bu devirde Ayaşlı Bünyâmin (ö.926/1520) ile halîfesi Pîr Alî
Aksarâyî (ö.945 /1538)'yi Pir Ali'nin oğlu Oğlan Şeyh İsmail (ö.935 /1529) ve
halîfesi Ahmed Sârbân (ö.952/1545)'ı zikredebiliriz.
___________
2.Târih, l, 200
Zeyniyye
tarîkatından "Vefâ" mahlasıyla tanınan ve Abdullatif Makdisî (ö.856/1452)'nin
halîfesi olan Şeyh Muslihuddin (ö.896/1491), bilhassa Fâtih ve II. Bâyezid
devirlerinde büyük bir mevki-i îtibâr sağlamıştır. Adına muzâf mahâlde bulunan
tekkesine devrin bilhassa münevverleri devam etmekteydi. Halvetiyye tarîkatı
ise İran'da doğmuş olmasına rağmen Anadolu'nun birçok yerlerindeki halîfeleri
vâsıtasıyla Türkiye'de en çok yayılan tarîkat durumunda idi. Tarîkatın müessis-i
sânîsi olarak bilinen Yahyâ Şirvânî (ö.869/1464)nin halîfeleri zamanı demek olan
bu asırlarda, Halvetiyye'nin Anadolu'daki belli başlı temsilcileri olarak Çelebi
Halîfe denilen Cemal Halvetî (ö.899/1493), Sünbül Sinan (ö.936/1529), Merkez
Muslihuddin (ö.959/1552), Dede Ömer Rûşenî (ö.892/1486), İbrahim Gülşenî
(ö.940/1533) ve Ümmî Sinan (ö.958/1551)'ı sayabiliriz. Bunlardan Cemal
Halvetî (ö.899/1493) Yahyâ Şirvânî'nin halîfesi Erzincanlı Pir Mehmed Bahaeddin
(ö.879/1474)'den hilâfet almıştır. II. Bayezid'in davetlisi olarak bir ara
İstanbul'a gelmiş; Koca Mustafa Paşa dergâhında şeyhlik etmişti. Merkez Muslihuddin
Efendi de Sünbül Sinan Efendi'nin halîfesidir. Aslen Denizlili olup İstanbul'da
adına muzaf mahâldeki tekkesinde şeyhlik etmişti. Aydınlı Dede Ömer
Rûşenî ise Bursa'da dînî ilimleri tahsil ederek bilâhare tasavvufa meyletmiş,
önce Karaman'da Alâeddin Ali (866/1461)'ye sonra da Şirvan'da Yahyâ Şirvâni'ye
intisab ederek halîfesi olmuştu. Halvetiyye'nin Rûşeniyye kolunu kuran bu zat,
892/1486'da Tebriz'de vefât etti. Osmanlı döneminde
tasavvufî-işârî tefsir müelliflerinin ilklerinden Baba Nîmetullah Nahcuvânî
(ö.902 /1496) bu dönemde yaşamış bir Nakşbendî şeyhidir. el-Fevâtihu'l-ilâhiyye
adlı tefsiri matbudur.
3.
M. XVI - XIX. Asırlarda Tarîkatlar XVI. asır, Osmanlı
yükselişinin zirveye ulaştığı asırdır. XVII. asır ise yükselişin sona erdiği,
duraklamanın başladığı yıllardır. XVI. asrın sonuna kadar son derece uyumlu
çalışan tekke, medrese ve ordu üçlüsünde XVII. yüzyıldan îtibâren çatlamalar
başlamıştır. Özellikle tekke-medrese kavgası en hızlı biçimde XVII. yüzyılda
gündeme gelmiştir. Bütün diğer alanlarda olduğu gibi bu asırlarda tasavvufî
sahada da belli bir gerileme söz konusudur. Bununla birlikte bu dönemde yine
bâzı önemli tasavvuf ricâli yetişmiştir. Biz burada başlıcalarını sıralamakla
iktifa edeceğiz. XVI. asır tasavvuf
ricâlinden Halvetiyye'nin Sinaniyye kolunun kurucusu Ümmî Sinan Efendi
(ö.958/1551) Bursalı veya Prizren'lidir. Âlim olduğu hâlde "Ümmî" lakabını
ihtiyar etmişti. İlk intisabı Habîb Karamanî'ye, sonra ise Yiğitbaşı Ahmed
Efendi (ö.910/1504)'yedir. İstanbul'da Şehremini tarafında bulunan tekkesinde
uzun yıllar şeyhlik etmiştir. Yine bu dönemde Halvetiyye'den Habîb Karamanî'nin
hâlifesi Cemâleddin İshak Karamanî'nin (ö.933/1526) pekçok eserleri meyanında
bir Vahdet-i vücûd risâlesi kaleme alması ilgi çekicidir. Yavuz'un Mısır
seferi sırasında kabrini ziyaret ettiği ve daha sonra Şeyhülislâm İbn Kemâl'in
fetvasıyla akladığı İbn Arabî ve fikirlerinin bu yıllardan sonra Osmanlı
ülkesinde daha rahat yayılma zemini bulduğu gözlenmektedir. İbn Teymiye ve
taraftarlarının adları pek bilinip duyulmazken, İbn Arabî, Osmanlı ülkesinde
hayli etkili olmuştur Aydınlı Dede Ömer
Rûşenî'nin talebesi olan Diyarbakır'lı İbrahim Gülşeni (ö.940/1533),
Halvetiyye'nin Gülşeniyye kolu müessisidir. Kanunî devrinde kendisine bâzı
isnadlar yapılarak İstanbul'a getirilmiş, İbn Kemâl (ö.940/1533) gibi ulemânın
ekâbiri ile sohbetlerden sonra zâhirî ve bâtınî ilimlere vâkıf olduğu
anlaşıldığından, bizzat padişah tarafından özür dilenerek salıverilmişti. Yine bu yüzyıllarda
Sofyalı Bâlî Efendi (ö.960/1555) ile halîfesi Nureddinzâde Muslihuddin Efendi
(ö.981/1573) Halvetiyye'nin ileri gelen simaları arasında bulunuyordu. Kanunî
Sultan Süleyman devrine âit tahrir defterlerine göre Anadolu vilâyetinde 623,
Karaman'da 272, Rumeli'nde 205, Diyarbekir'de 57, Zülkadriye
(Dulkadıroğulları)'de 14, Paşa livasında 67, Silistre livasında 20, Çirmen
livasında dört zâviye bulunmakta idi. Kanûnî Sultan
Süleyman devrinin bir başka renkli sîmâsı ve ilginç sûfîsi padişahla süt kardeş
olan Beşiktaşlı Yahyâ Efendi (ö.978/1571)dir. Bu asırda Mısır
bölgesinde yetişen en önemli iki sûfîden biri Kuşeyrî risâlesine şerh yazan
Zekeriyâ Ensârî (ö.926/1520), diğeri İmam Şârânî (ö.973/1565)'dir. İmam Şa'rânî
gerek et-Tabakâtü'1-kübrâ'sı ve gerekse İbn Arabî fikirlerine dayalı telif
ettiği eserleriyle Mısır tasavvufunda önemli bir yere sâhiptir. Halvetiyye'nin
Şabaniyye kolunun kurucusu Kastamonulu Şeyh Şaban-ı Velî (ö.976/1568) bu asrın
önde gelen, saygın şeyhlerinden biridir. Tarîkatı da Halvetiyye'nin en yaygın
kolları arasında yer alır. XVI. asrın
sonlarında Sivas'tan İstanbul'a gelen Ahmed Şemseddin Sivâsî (ö.1006/1597) ile
onun halîfeleri ve yeğenleri Abdülmecid (ö.1049/1639) ile Abdülahad Nûrî
(ö.1061/1651), Sivâsîler adıyla anılan bir Halvetî-sûfî ekolünü oluşturmuştur.
Sivâsîler XVII. yüzyılda Kadızâdeler ile bâzı konularda görüş ayrılıklarıyla
tartışmalara girecekler ve tasavvuf târihimizde bu olay Sivâsîzâde ve
Kadızâdeler mücâdelesi olarak geçecektir. XVII. asrın ünlü
tasavvufî simaları arasında sayılabilecek başlıca mutasavvıflar,
el-Kevâkibü'd-dürriyye adlı sûfî tabakatının yazarı Mısırlı Abdurraûf Munâvî
(ö.1031/1620), Nakşbendîliğin yeni bir veçhe kazanmasını sağlayan ve
Hindistan'da hem İslâmiyetin, hem de Nakşîliğin yayılmasında büyük hizmeti geçen
ikinci 1000 yılının yenileyicisi İmam-ı Rabbani (ö.1034/1624), Celvetiyye
tarîkatı piri Aziz Mahmud Hüdâyî (ö.1038/1628), Kâdirîliği İstanbul'a getirip
adına bir tekke kurarak kol geliştiren İsmail Rûmî (ö.1041/1631), Halvetiyye'nin
Ramazâniye kolu kurucusu Ramazan Mahfî (ö.1025/1616) ve Mesnevî şarihi Ankaralı
İsmail Rusûhî (ö.1041/1630)dir. Rusûhî'nin diğer eserlerinin yanısıra Minhâcü'l-
fukarâ adıyla Abdullah Ensârî'nin Menâzilüs- Sâirîn'ine yazdığı Türkçe şerhin
tasavvuf târihimizde ayrı bir önemi ve yeri vardır. Füsûs şarihi Bayrâmî Melâmî
ricâlinden Bosnalı Abdullah Efendi'nin (ö.1054/1644) altmış kadar eseri vardır
ve Konya'da Sadreddin Konevî'nin yanında medfundur. Aziz Mahmud Hüdâyî
ve tarîkatı çevresinde yetişmiş Oğlanlar şeyhi İbrahim Efendi (ö.1066/1655),
Sarı Abdullah Efendi (ö.1071/1661) ve Zâkirzâde Abdullah (ö.1068/1658) ile
Nev'îzâde Atâî (ö.1045/1635), gerek tasavvufî bilgi ve gerekse terceme-i hâl
açısından telif ettikleri eserlerle mühim bir yeri vardır. Özellikle Sarı
Abdullah Efendi, Mesnevî Şerhi ve İbn Arabî tarzında kaleme aldığı eserleri ve
Melâmî tavrıyla ilginç bir kişiliğe sâhiptir. Halveti ricâlinden
Hulvî Mahmud Efendi (ö.1064/1654) ise Lemezât-ı Hulvî adıyla bilinen evliyâ ve
sûfî ricâline âit menâkıb ve hâl tercemelerinden oluşan eseriyle ünlüdür. XVII. asrın
sonlannda vefât eden Halvetiyye'nin Şâbâniye kolundan Karabaş Velî adıyla ünlü
Ali Alâeddin Atvel (ö.1090/1679) Halvetiyye'nin, Atpazarî Osman Fazlı İlâhî
(ö.1102/1690) ise Celvetiyye'nin güçlü temsilcileridir. Bulgaristan-Şumnulu olan
Osman Fazlı renkli bir kişiliğe sâhipti. Sözünü esirgemeyen Osman Fazlı Efendi,
devrin padişahlarına kadar pekçok kimseyi irşad etmiş, uyarmış, hattâ bu yüzden
zaman zaman sürgün hayâtı da yaşamıştır. Onun en önemli eseri
Bursalı İ. Hakkı (ö.1131/1719)'dir. Bursalı İ. Hakkı'nın yüzden fazla eseri ve
geniş bir tesiri vardır. Özellikle Rûhu'l-beyân adlı tefsiri, devrinin olduğu
kadar, sahasının da âbide eserleri arasında yer alabilecek özelliktedir. XVIII. Asrın
başlarında Bursalı İsmail Hakkı ile çağdaş halvetî ricâlinden Üsküdar'da Mehmed
Nasûhî Efendi (ö.1130/1718), Karagümrük'te Nûreddin Cerrahî (ö.l133/1721),
Edirne'de Hasan Sezâî (ö.1151/1738) ve Malatyalı Niyâzî Mısrî (ö.l150/1737)
kendi adlarına muzaf şube tesis etmişlerdir. Tasavvufî konularda eserleri
bulunan bu şeyhlerden Niyâzî Mısrî ile Hasan Sezâî'nin matbu divanları da
vardır. Sarı Abdullah
Efendi'nin torunu La'lîzâde Abdülbâkî (ö.1159/1746) hem Nakşî, hem de
Melâmî'dir. Menâkıb-ı Melâmiyye-i Bayramiyye adıyla kaleme aldığı eseriyle,
dedesi Sarı Abdullah Efendi'nin yolunda olduğunu göstermiştir. XVIII. asırda
yetişen bir önemli sûfî de Erzurum Hasankaleli İbrahim Hakkı'dır. (ö.1186/1772)
Siirt'in Tillo'sunda şeyhi Fakîrullah Efendi'den Kâdirî ve Nakşî eğitimi görerek
damadı oldu. Tasavvufî konularda olduğu kadar ilm-i hey'et hakkında geniş bir
nüfûz sâhibi olan İbrahim Hakkı'nın en önemli eseri Mar'ifetnâmesi'dir.
Balıkesirli Abdullah
Salâhî-i Uşşâkî (ö.1196/1782), pekçok tarîkatten icâzet almış, altmışa yakın
eseri bulunan velûd bir müellifdir. Hâşim Baba (ö.l197/1783) önceleri Celvetî
iken Mısır'da Bektaşîliği de meşk edip iki tarîkatı birleştiren ve Üsküdar
İnâdiye'de bir tekke açan şâir-sûfîdir. Dîvan'ı, edebî ve tasavvufî açıdan büyük
bir önemi haizdir. Müstakîmzâde
Sadeddin Süleyman Efendi (ö.1202/1787) Lâlizâde Abdülbâkî gibi hem Nakşî, hem de
Melâmî olan sûfîlerdendir. Hat sanatı ile de ilgilenen Müstakîmzâde'nin elliden
fazla irili ufaklı eseri vardır. Müstakîmzâde'den
sonra gelen XIX. asır Nakşbendî ricâli genellikle Hâlidî'dir. XVIII. asrın sonu
ile XIX. asrın başlarında yaşayan Hâlid Bağdadî (ö.1242/1826) tarîkata yepyeni
bir veçhe kazandırmıştır. Hindistan Delhi'de bulunan Abdullah Dehlevî'den
tarîkat terbiyesi gören Hâlid Bağdadî, iyi bir medrese eğitimi görmüştür. Bu
yüzden şeriat bilgisi yüksek bir âlimdi. Yeniçeri ocağının kaldırılması ile
Bektaşî tekkelerinin kapatılması yıllarına rastlayan bu dönem, Nakşbendî
tarîkatının Osmanlı Ülkesinde en yaygın tarîkat konumuna yükseldiği yıllardır. XIX. asırda
İstanbul'da Veliyyüddinzâde Hıfzî Efendi (ö.1253/1837), Bursa'da Hoca Hüsameddin
Efendi, (ö.1280/1863) yine İstanbul'da Yahyâ Efendi dergâhında M. Nuri Şemseddin
(ö.1280/1863) Çarşamba'da Murad Molla dergâhında M. Murad Efendi (ö.1264/1848)
ve İstanbul'da doğup Medîne'de vefât eden Bursalı Hüsameddin Efendi'nin halîfesi
Vahyî Mustafa (ö.1295/1878) Karabağlı Hamza Nigârî (ö.1304/1887) Gümüşhâneli
Ahmed Ziyâeddin (ö.1313/1893) ve Hakkârili Şeyh Tâhâ (ö.1269/ 1853) irşad
hizmetleri ve eserleri ile Osmanlı topraklarında hizmet veren Nakşî-Hâlidî
şeyhleridir. XIX. asırda yaşayan
Halvetî-Şabanî şeyhlerinden Kuşadalı İbrahim Efendi (ö.1262/1846)'nin ilim
adamları ve devlet ricâli yanında saygın bir kişiliği vardır. XIX. asrın en büyük
müellif sûfîlerinden biri de hiç şüphesiz Bursalı M. Tâhir Beyin "Hâce-i
irfanım, veliy-yi nîmetim" diye andığı Harîrîzâde M. Kemâleddin Efendi'dir.
(ö.1299/1882) Onun Tıbyânü vesâiti'1-hakâik adlı tarîkatler ansiklopedisi
niteliğindeki eseri, sahasında önemli bir boşluğu doldurmuştur. Harîrîzâde çok
genç yaşta vefât etmiş olmasına rağmen kırka yakın eser bırakmıştır.
4.
XV1.-X1X. Asırlarda Başlıca Tasavvufi Olaylar XVI. asır İslâm
dünyâsında Osmanlı hâkîmiyetinin tamamlandığı, ilmî, idarî, askerî, edebî
alanlarda ilerlemelerin en ileri seviyeye ulaştığı dönemdir. Bu yüzyıldan
Osmanlı'nın çözülüş asrı olan XIX. yüzyılın sonuna kadar meydana gelen tasavvufî
olayları şöylece maddeler hâlinde özetleyebiliriz: 1) XVI. yüzyıl bütün
tarîkatlerin kuruluşunun tamamlandığı, tarîkat ve âdaba dâir eserlerin
te'lifinin hemen hemen sona erdiği yıllardır. 2) Osmanlı ülkesinde
düşünce hürriyyetinin bir meyvesi olarak İbn Arabi'nin Şeyhü'l-İslâm îbn Kemâl
fetvasıyla aklanmasından sonra özellikle şiir ve edebiyatta "vahdet-i vücûd"
fikrinin yaygınlaştığı yıllardır. 3) XVII. yüzyılda
medreselerle birlikte tekkelerin de gerilemeye başladığı, tekke şeyhliklerinin
"yoldan gelme" esasına göre değil de "belden gelme" usulüne göre düzenlenmesi,
tekke eğitiminde belli bir seviye düşüşü meydana getirmiş ve ehil olmayan bâzı
kişilerin şeyh oğlu olmak avantajı ile tekkelere şeyh tayin edildiği çok
görülmüştür. 4) Kadızâdeler ile
Sivâsîzâdeler arasında XVII. yüzyıldaki tekke-medrese kavgası zaman zaman
grubların birbirini tekfirine varan boyutlara ulaşmıştır. 5) XVIII. yüzyılda
gerileyen tekke ve medrese eğitimine rağmen, Bursalı İsmail Hakkı ve Erzurumlu
İbrahim Hakkı gibi iz bırakan iki büyük mutasavvıf yetişmiştir. 6) Yeniçeri ocağının
kaldırılması üzerine, Bektaşî tekkeleri de kapatılmış ve şeyhliklerine Nakşî,
Kâdirî ve Mevlevî hâlifeler tayin edilmiştir. Böylece Nakşbendîliğin Hâlid
Bağdadî'den sonra XIX. yüzyılda etkinliği artarken, Bektaşîlik daha sırrî bir
tarîkat hâline gelmiştir. 7) XIX. yüzyılın
sonunda ikinci Abdülhamid Han zamanında bütün müesseseler gibi tekke ve
dergâhların düzenlenmesi için bir takım ıslahat hareketleri başlatılmış ve
"meclis-i meşâyıh" kurulmuştur. Meclis-i meşâyih nizamnâmesi ile tekkelerin ve
tekke şeyhliklerinin düzeltilmesine çalışılmıştır. 8) XIX. yüzyıl
sonlarına doğru gazete ve dergi neşriyâtının yaygınlaşması üzerine, tekke
çevrelerinde de birtakım neşriyât faaliyetleri olmuş, Cerîde-i Sûfiyye,
Beyânü'l-hak ve Tasavvuf gibi dergiler çıkarılmıştır. 9) Tarîkat ve
tekkelerin düzenlenmesiyle ilgili ıslahat çalışmaları, aynı yıllarda Mısır'da da
gündeme gelmiştir. 10) Bâzı tekkeler
ehil şeyh bulunamadığı için kapatılmış ve tekkeler toplumda belli bir nüfûz
kaybına uğramıştır. Bütün bunlara rağmen XIX. asrın sonlarında İstanbul'da
üçyüzden fazla tekkenin bulunması, 300-500 bin civarındaki nüfusa oranla büyük
bir ilgi göstergesi sayılabilir.
*
Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar
Neşriyat