Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tarikat-ı Âliyede Onbir Esas
TARİKAT-I
ALIYE'DE ONBIR ESAS
Hacegân
yolunun esasları olarak kabul edilen şu temel prensipler, silsile-i sâdât'ın
pirlerinden olan Abdülhâlik Gücdüvânî -kuddise sirruh- Hazretleri tarafından
tertip edilmiştir.
1. Huş der-dem:
Alınan her nefeste huzuru muhafaza
etmek, Allah-u Teâlâ'dan gafil olarak tek nefes bile almamak demektir.
Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh-
Hazretleri: "Bu seyr-u sülük yolunda binayı nefes üzerine kurmak gerekir."
buyurmuşlardır.
Nefes, Tarikat-ı aliye'de terakki edip
yükselmenin temelidir. Nefeslerin vücuda gafletle girip gafletle çıkmamasına
azami gayret sarfetmek gerekmektedir. Nefesleri gafletten korumak, kalbi huzura
kavuşturur. Bunun içindir ki bütün nefesleri Allah ile alıp vererek kalpteki
huzuru muhafaza etmek gerekir.
Ubeydullah Ahrar -kuddise sırruh-
Hazretleri buyururlar ki:
"Bu yolda nefesi muhafaza etmeyi ve ona
riâyet etmeyi mühim tutmuşlardır. Her nefesin huzur ve şuur ile alınıp verilmesi
gerekir. Nefesini muhafaza edemeyenlere yolunu şaşırmış gözüyle bakılır."
Huzurla alınan her nefes, Allah-u
Teâlâ'nın Hayy ism-i şerifinin bir tecellisidir. Bir nefes huzurla alınıp
veriliyorsa, o nefes diridir. Gaflet ile çıkan nefes ise ölüdür.
Allah'tan gafil olma! Bil ki sana bu
nefesleri veren O'dur. Her nefeste senin hayatını tazeliyor. Bunun için sen de
O'na tazim et, nimetlerine şükret!
2. Nazar ber-kadem:
Bakışları ayak ucuna çevirmek mânâsına
gelir.
Göz kalbin penceresidir. Gözün
gördükleri kalbi meşgul eder, nazargâh-ı ilâhî olan gönülü havâtır kaplar.
Bunun içindir ki bir sâlik yolda ve
izde, kalabalıkta, tenhada bakışlarını ayak ucunda toplayacak ki; hem harama
bakmaktan, hem de gözünü başıboşluktan, istediği yere bakmaktan korumuş olsun.
Aynı zamanda havâtıra düşmekten de kurtulmuş olur. Gönlünü toparlaması
kolaylaşır.
Bu usûl Sünnet-i seniye'ye de uygun
düşmektedir. Zira Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz yolda
yürürlerken sağa sola bakmazlardı.
Bir de var ki, insanın her yaratılan
şeyde Allah-u Teâlâ'nın eserlerini görmeye çalışması gerekir. Bu tefekkür
sayesinde iman tekâmül eder. Bu da bâtınîdir.
Bu gibi kimseler Hazret-i Allah ile
baktığı için, her zerrede O'nun eserini, asarını seyreder. Bu, Hakk'tan Hakk'ın
yarattıklarına seyirdir.
Meselâ bir yaprağı ele alır, O'nun
asarını onda seyreder, azamet-i ilâhî karşısında bir zerrenin idrakinden âciz
olduğunu itiraf eder.
3. Sefer der-vatan:
"Vatanda sefer" mânâsına gelen bu tâbir;
sâlikin kötü huylarından ve nefsani sıfatlarından sıyrılıp iyi huyların ve
melekî sıfatların yurdu olan aslî vatanına sefer etmesini gösterir. "Ben
Rabbime gideceğim." (Saf f at: 99)
Âyet-i kerime'sinde geçen İbrahim
Aleyhisselâm'ın beyanı bu mânâda içten içe bir manevî yolculuktur.
Mürşid aramak için girişilen maddi
seferler de bu mânânın içindedir. "Hâcegân yolu"nda, mürşidini buluncaya kadar
sefer edip, ondan sonra mürşidin hizmetinde ikamete geçmek ve iç seferini
tamamlamak başlıca kaidelerdendir.
İmâm-ı Rabbani -kuddise sırruh-
Hazretleri buyururlar ki:
"Vatana kavuştuktan sonra sefer vâki
olursa, bu yolculuk vatanın kendi içinde olur. Kaldı ki 'Sefer
der-vatan' Nakşibendiye büyüklerinin (kaddesallahu Teâlâ Esrârehüm) temel
sözlerinden birisidir.
Bu tarikatta bu seferi, daha bidayette
(başlangıçta) tattırırlar. Nihayeti bidayete yerleştirdikleri buradan belli
olur.
Bu yolun yolcularından dilediklerini
'Meczûb-i sâlik' yaparlar, yani meczupları sâlikler haline getirirler. Bunları
önce afakî seyre atarlar, insanın dışında ilerletirler. 'Seyr-i afakî' denilen
bu dış yolculuk bittikten sonra 'Seyr-i enfüsî' denilen insanın içindeki
yolculuğa başlatırlar. 'Sefer der-vatan' tâbiri işte bu ikinci yolculuk
demektir." (78. Mektup)
Bir diğer mektuplarında ise şöyle
buyuruyorlar:
"Seyr-i enfüsi demek olan 'Sefer
der-vatan'; bütün meşayih tarikatlarında var ise de, bu ilerlemek yolun sonunda
olur. Afakî seyrin konaklarını katettikten sonra bu seyre başlarlar.
Bu Tarikat-ı aliye'de ise, işe seyr-i
enfüsî ile başlanır. Bu enfüsî seyr ile seyr-i afakî de birlikte gidilir. Bu
seyrin, işin başlangıcında yapılması; nihayetin bidayete yerleştirilmiş
olmasındandır." (221. Mektup)
4. Halvet der-encümen:
Topluluk içinde yalnızlık, halk içinde
Hakk ile beraber olmak diye tarif edilen bu esas, "El kârda gönül yarda."
demektir.
Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh-
Hazretlerimize: "Sizin yolunuzun esası nedir?" diye sorulduğunda: "Zahirde halk
ile bâtında Hakk ile olmaktır." cevabını vermiş ve şu şiiri okumuştur:
"Kalbinden âşinâ ol, dışta yabancı
görün Böyle güzel yürüyüş cihanda az bulunur."
İmâm-ı Rabbani -kuddise sırruh-
Hazretleri ise bu hususta şöyle buyururlar:
"Bu Tarikat-ı aliyenin bir başka
hususiyeti de 'Halvet der-encümen 'dir. Başkaları arasında yalnız imiş gibi
olmak demektir ve 'Sefer der-vatan'dan hasıl olur.
Sefer der-vatan müyesser olunca,
başkaları arasında zihnin dağılması da vatan gibi yalnızlığa sefer eder. Afaki
dağınıklıklar kalbe sızamaz.
Bu yalnızlık diğer tarikatlarda ancak
müntehâda, sona varanlarda müyesser olur. Fakat bu Tarikat-ı aliye'de
başlangıçta hasıl olduğundan, bu yola mahsus sayılmıştır.
'Halvet der-encümen' demek, vatanî
halvet kapılarını kapamak, pencerelerini örmek demektir. Yani herkesin arasında
hiç kimseye iltifat etmeyecek, hiç kimse ile muhatap olup
konuşmayacak. Bu demek değildir ki gözlerini yumacak, duygularını zorla muattal
bırakacak. Hayır! Böyle bir şey bu
Tarikat-ı aliye'de yoktur.
Kardeşimi Bütün bu zorlamalar, yolun
başında ve ortasında olur. Sona varanların bunlar için kendini zorlaması
gerekmez. Herkesin arasında iken kalbini toparlamıştır, gaflet arasında iken
huzurdadır. "(221. Mektup)
Âyet-i kerime'de: "Rabbinin adını zikret ve her
şeyi bırakıp yalnız O'na yönel." buyurulmaktadır. (Müzemmil: 8)
Her an O'nu zikretmeye devam ederek kalbini nurlandır.
5. Yâd-kcrd:
Dilin kalple beraber zikridir. Murakaba
mertebesine yükselmiş olan bir sâlikin Kelime-i tevhid'i nefesini hapsederek
zikretmesi demektir.
Kelime-i tevhid'in "Nefy-ü ispat"
zikrinin, murakaba dersi esnasında söylenişinde gözler yumulur, dil dimağa
yapıştırılır ve nefes tutularak, kalp ile bir nefeste yirmibir adet okunur.
Böylece sâlik, murakaba halinden
müşahede mertebesine yükselir.
Tevhid'in iki mânâsı vardır:
1. Zahirî Tevhid: "La ilahe
illallah", Allah'tan başka ilâh yok.
2. Bâtınî tevhid: "La mevcûde
illallah", O'ndan başka mevcut yok.
6. Bâz-geşt:
Zikrullah esnasında kendiliğinden
hatıra gelen iyi ve kötü her fikri kovmak demektir.
Gönülde başka alâkalara yer kaldıkça,
itminan teşekkül etmez ve yapılan zikir halis olmaz. Başlangıçta
bu itminana erilemese de yine zikrullahı bırakmamak ve elde edilinceye kadar
devam etmek gerekir.
7. Nigâh-daşt:
Muhafaza etmek demektir. Tecelligâh-ı
ilâhî olan kalp evine Hakk'tan gayrı şeylerin girmesini önlemektir. Öyle ki
mürid, bin kere Allah-u Teâlâ'nın yüce ismini zikrettiği halde, hatırına bir
kere olsun yabancı fikir gelmemelidir.
Mevlânâ Kasım -kuddise sırruh-
Hazretleri buyururlar ki:
"Nigâh daşt o dereceye erişmelidir ki,
güneşin
doğuşundan batışına kadar müridin gönlüne hiçbir yabancı şey
uğramamalıdır. Öyle ki, insanda hayal kuvveti kendi kendini
azletmiş hale gelmelidir.
Hakikat ehlince malûmdur ki, hayal
kuvvetini yarım saat
için bile yok edebilmek son derece güç ve nadirlerin nadiri bir
iştir. Ancak bazı yüksek velilerin kân olabilir."
8. Yâd-daşt:
Hatırda tutmak demektir. Murakaba
mertebesine ulaştıktan sonra sâlikin lisanla belli sayıda Kelime-i tevhid'i
zikretmesidir. Bu yoldan kalbin pası silineceğinden şühûd mertebesine ulaşılır,
kâinattaki sınırsız çoklukta vahdaniyet-i ilâhi müşahede edilir.
Yâd-daşt, bundan önce bahsi geçen
usûllerin tahakkuk etmesidir.
9.Vukûf-i Zamâni: Mânevi yolculuğa çıkmış olan
müridin, devamlı olarak geçen zamanı değerlendirmesi, zaman üzerinde dikkati
yoğunlaştırması, içinde bulunduğu zamanı dikkate alması, nefes alırken ve
verirken uyanık olması demektir.
Mürid bütün gayreti ile boş vakit
geçirmemeye çalışmalı, bütün zamanlarını iyi değerlendirmelidir. Huzurla
geçirdiği zamana ve hâline şükretmeli. gafletle geçirdiği zamanlarına da
tevbekâr olmalıdır. Bir başka ifade ile kabz halinde istiğfara, bast halinde
şükre devam etmelidir.
Tasavvufta bu hale ibnül-vakt de denir,
bugünün vazifesini yarına bırakmamak demektir.
10. Vukûf-û
Adedi:
Zikir sırasında sayıya riâyet etmek,
aklı doğrulukta koruyup bir yerde toplamak, dikkati teksif etmektir. Mürid
verilen dersin adedine de vâkıf olmalıdır.
Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh-
Hazretleri zikirde sayıya dikkat ve riâyetin dağınık havâtırı toplayıp sildiğine
işaret buyurmuşlar, "Vukûf-u adedî" denilen usulün ledün ilminin ilk mertebesi
olduğunu söylemişlerdir.
İbadete taalluk eden hususların da
zamanla kayıtlanması, bir takım kaidelere bağlanması, insanları disiplinli bir
hayata sevkeder.
Zikirde sayıya dikkatin önemi olmakla
birlikte, asıl olan; sayının çokluğu ve azlığı değil, zikir sayısı az olsa bile,
zikredilen zâta karşı kalp huzuruna sahip olmaktır. Kelime-i tevhid'i
zikrederken, nefy ve ispat anında, bedeni varlığın gidip, yerini ilâhi cezbelere
terkedişi, zikrullahın gayesini teşkil eder.
11. Vukuf-i Kalbi:
Müridin her türlü bağdan, evhamdan, şek
ve şüpheden; bilinen, düşünülen, hatır ve hayalden geçirilen her türlü fikir,
hayal ve histen sıyrılıp, sâdık bir teveccüh ile kalbine yönelmesine, her an
gönlünü Allah'a karşı uyanık tutmasına denir.
Nitekim her yerde hazır olan Allah-u
Teâlâ'ya nasıl ki Kâbe-i muazzama'ya yönelerek el açılıyorsa; zikir sırasında da
kalbe yönelmek, oraya ilâhi tecellilerin dolmasına zemin hazırlar.
Allah-u Teâlâ insanın kalbine hakikatini yazmış, sonra da o hakikati fena
sıfatlarla örtmüştür.
Eğer bir kimse kötü sıfatlarını temizlerse, kalbine teveccüh ettiğinde kendi
hakikatim görür.
Bundan maksat, Hakk'tan başka sevgilerin kalbe girmemesidir. Aldığı ve verdiği
nefesleri düşünerek daima Hakk ile olması, gelen bütün kötülük ve hatıralardan
gönlünü muhafaza etmesi lâzımdır. Eğer sâlik buna muvaffak olursa kalbinde
hakikat zuhur eder.
Sâlik kalbine teveccüh hususunda ısrar
etse, kendi hakikati ona aşikâr olur. Böylece Hakk'ın birçok esrarı tecelli
eder. "Men arefe"nin sırrı burada çözülmeye başlar.
Vukûf-i kalbi, Tarikat-ı
Nakşibendiye'nin Rabıta, Zikir, Murakaba, Hıfz-ı nisbet ve Şeyh ile sohbet gibi
altı rükûndan birisidir.
Bu altı rükûndan dördü muhtelif
bölümlerde açıklanmış olup iki rükün bu bölümde izah edilecektir.
Nisbeti Hıfz:
Sâlik'in, mürşidine tam mânâ ile
sarılması, emrinden ayrılmaması, onunla yaptığı ahd ve misakı daima düşünüp, ne
ki zuhur ederse şeyhine haber vermesi gerekir.
Hangi noktaya erişirse erişsin, o makamlara ve zuhuratlara şeyhinin himmeti ve
kendi gayretiyle vâsıl olduğunu düşünmesi, başka kimseyle ünsiyet edip istifâde
beklememesi gerekir.
Bir müridin iki mürşide nisbeti varsa o
mürid iflah olmaz.
"Bir yerde olan her yerdedir, her yerde
olan ise hiçbir
yerde değildir." sözü meşhurdur.
Zira bir hasta hususi bir profesörde
tedavi görürken ona kanaat etmeyip bir de asistana gider, ondan da bir ilaç
alırsa, iki ilaç alan hasta iyileşeceği yerde daha da kötüleşir, şifa bulacağı
yerde maraz kazanır.
Bir sâlik muvaffak olabilmek için,
şeyhi mükemmel ise bağlandığı yerde sabır ve sebat etmesi icabeder. Onun
terakkisi üstadının muhabbetine bağlıdır. Çok çok muhabbet eder ve rabıta
yaparsa, yapa yapa şeyhi bir gün onu mükâşefe makamına erdirir. Bütün bunlar
lütuf ve ihsan-ı ilâhiyedir.
Şeyhe sevgi, Resulullah Aleyhisselâm'a
sevgi demektir. Çünkü onun vücudu yoktur. Onun vücudu Resulullah Aleyhisselâm'da
ifna olmuştur.
Yegâne sevginin Resulullah
Aleyhisselâm'da olması icabeder. Ona yakın olan sevgi ise Allah-u Teâlâ'ya olan
sevgidir.
Şeyh ile Sohbet;
Mürid ile mürşidin sohbeti bu yolun
sünnet-i müekkedesidir. Tasavvuf yolunda terakki ettiren, sâlike merhaleler
aştıran en mühim âmil mürşidin sohbetidir. Zira Ashâb-ı Kiram -radiyallahu
anhüm- Hazerâtı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin sohbetinde
yetişmişlerdir. Sohbetten aldıkları feyz ve bereket sebebiyle onlara "Sahabi"
denilmiştir. Zira onlar, Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'ın daha ilk sohbetinde
çok büyük kemâlâta kavuştular, nihayette erişilecek mertebelere yükseldiler.
Bu faziletin sebebi şüphesiz ki kitap
ve kitap mütâlâa etmek değildir. Çünkü ekserisi ümmî idiler. Bu üstünlüğün
sebebi bilgi ve malumatın çokluğu da değildi. Böyle olsaydı kendilerinden sonra
gelip dinin bütün ahkâm ve meselelerini tafsilatıyla bilen alimlerin onlardan
üstün olması gerekirdi. Şu halde onların fazilet ve üstünlüğünün sebebi,
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile sohbet etme bahtiyarlığına ermiş
olmalarıdır.
Ashâb-ı kiram'ı Medine-i Münevvere'de
yetiştiren medrese, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin
Mescid-i nebevî'si idi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve
sellem- Efendimiz bir taraftan İslâmiyet'i yaymaya ve güçlendirmeye çalışırken,
diğer taraftan da müslümanlara dinlerini en ince noktasına varıncaya kadar
öğretiyor, maddî-manevî her türlü müşküllerini hallediyordu.
Son derece fasih söz söyler, gayet
sade, açık ve külfetsiz konuşur, mühim bir söz söylediği zaman, iyice anlaşılsın
diye onu üç kere tekrar ederdi. İstenirse kelimeler birer birer sayılabilirdi.
Bütün Ashâb-ı kiram, ondaki bu fesahat
ve belagatın hayranı idiler. Sanki başlarında kuşlar varmışçasına huzur ve huşu
içinde dinlerlerdi.
Bu sohbetlerden kadınlar da
faydalanırdı.
Bunun içindir ki, müridin mürşid ile
sohbeti, Ashâb-ı kiram'ın Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile
sohbetine nisbet olunmuştur.
Vekillerinin sohbet şerefine nail
olabilmek de büyük bir lütf-u ihsandır. Onların sohbetleri yakınlık makamından
doğar. Sohbet ve nazarları kalp hastalıklarına şifâdır.
Yolumuzun büyüğü Şâh-ı Nakşibend
-kuddise sırruh- Hazretleri:
"Yolumuz sohbet yoludur." buyururlar.
Mürşid ile sohbet, birçok ilâhi
tecellilerin doğmasına sebep olur. Mürşidin kalbi ile müridin kalbi arasında
vasıta yoktur. Hakk'a yaklaşmak, merhalelerden geçmek, kalbin itminan bulması,
gizli şeylerin öğrenilmesi ancak muhabbet ve sohbet ile mümkündür.
Muhabbet ve sohbet ile kazanılan feyz ve bereketin birçok şeyle elde
edilemeyeceği erbabınca malumdur.
Hakk'ta fâni olan mürşidin sohbeti,
Allah-u Teâlâ'nın kudretinden doğar, âli makamlardan süzülerek gelir.
Gerek sohbetleri gerek nazarları mürid
için feyz kaynağı olduğu gibi, kalbinin cilasına da vesiledir.
Bir nazarı bakırı altına çevirir.
Necmeddin Kübrâ -kuddise sırruh-Hazretlerine bir gün öyle bir hâl oldu ki, o hâl
ile bir köpeğe nazar etti. O nazarın bereketi ile köpekte bir fevkalâdelik
husule geldi. Görenler dehşet ve hayret içinde kaldılar.
Ariflerin nazarları feyz getirdiği
gibi, kendi yüzlerine dahi feyz nazarı verir. Çünkü Allah-u Teâlâ ariflerden
beşeri hicabı kaldırıp, zât ve sıfatının esrarını onların yüzünde beyan ve izhar
etmiştir. Bundan maksat halka hidayet edebilmeleridir. Zira Allah-u Teâlâ
arifler vasıtasıyla kullarına hidayet eder.
Bir müridin sohbet âdabına riâyet
etmesi gerekir ki sohbetten istifade edebilsin, yoksa edemez.
Kalbini masivâdan hâli tutmalı,
mürşidin huzuruna girmeye izin istemeli, edeb ve erkânı bırakmamalı, hâlis bir
niyetle hürmetle huzura girmeli, mürşidinin elini öpmeli, otur derse oturmalı,
tevazu göstermeli, izni olmadıkça konuşmamalı, yüzüne sebepsiz yere bakmamalı,
sözlerini can kulağı ile dinlemeli ve hıfzetmeye çalışmalı, huzurunda fazla
oturmamalı, âdaba uygun bir şekilde huzurdan çıkmalıdır.
-Bu yazı Ömer Öngüt'ün
Tasavvufun Aslı Hakikat ve Ma'rifetullah İncileri isimlikitabından derlenmiştir.
Haftanın Sohbeti
[SOHBET İZLE]Osman Nuri Topbaş Hocaefendi : "Yüreğimizin Ulaştığı Her Yerden Mesulüz"