Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Tarikata Süluk Etmek
TARİKATA SÜLÛK
ETMEK
Mîrâcü'sseâde
kitabında nakledildiğine göre İmam Rabbânî kuddise sirruh şöyle buyurmuşlardır:
"Bir kimse tarikata sülük etmek, şeyhe intisab etmek üzere geldiği zaman şeyhin
ona ilk emredeceği şey istiharedir. Şeyh müridin durumuna göre istihareyi üç
veya yedi defa yaptırır. Eğer şeyh, müridin kalbinin mutmein olduğunu ve
arzusunda sâdık bulunduğunu görürse bu da istihare yerine geçer ve doğrudan
doğruya tarikatı telkin eder.
Şeyhin istihareden sonra ilk emredeceği şey tevbedir. Burada müridin icmâlî,
yani bütün günahlarını hesaba katarak bir tevbe yapması emrolunur. Mürid, sülûke
başlarken bütün günahlardan tevbe eder.
Bu zamanda himmetlerin zayıf olması
sebebiyle şeyh müride yükleyeceği vazifeleri az az yükler. Hepsini birden
vermez. Bir müddet böyle devam eder."
Sonra şeyh müridin haline münasib bir
mikdar zikir verir. Müridin vazifesine sadâkat göstermesine, işe önem vermesine
göre gerekiyorsa zikir vazifesini artırır. Sonra tedrici olarak tarikatın âdâb
ve erkânını anlatır, onu Allah'ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine mutlak surette
bağlı kalmaya teşvik eder.
Müride kesin olarak kabul ettirir ki:
Allah'a vasıl olmak ancak Kitab ve sünnete uymakla mümkün olacaktır. Müridi şu
konuda da uyarır: Şayed Kitab ve sünnete aykırı düşen bir keşif ona arız olmuşsa
buna itibar edilmez.
Şeyh, bir talibden söz almak istediği
zaman, şeyh bir defa Fatiha-i şerifeyi, üç defa İhlas-ı şerifi okur,
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ve sonra evliyaullahın ruhlarına
ruhlarına hediye eder. Sonra şeyh müride, gözlerini yummasını ve başını kalbi
üzerine eğip hayalen kalbine yönelmesini emreder. Sonra müridin haline münasib
olan ve ileride nakledeceğimiz zikirlerden bir kısmını telkin eder.
İmam Rabbânî hazretlerine bir defasında
şunu sordular: "Bazı erkekler ve kadınlar, yemeleri, giymeleri faizden, Haramdan
temiz olmadığı halde tarikata girmek istiyorlar. Bir de "Biz bu faizi hile- i
şer'iyye olarak alıyoruz" diyorlar. Bunlara tarikat âdabını öğretmek layık
mıdır? Yahud böyle kimseler tarikata girmeye ehil midirler?"
İmam Rabbânî hazretleri şu cevabı
verdi: "Onlara zikir telkin edin, tarikat âdabını öğretin ve haramlardan
sakınmalarını emredin."
Müellif der ki: Rasûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem de faizle ve haramla meşgul olanlara islâmiyeti
telkin etmiş, irşadından onları hariç bırakmamıştır. Kâmil mürşidler de
Rasûlullah'a uyarak böyle yaparlar.
Avârifu'l-Meârif'de der ki: "Eğer kul,
ibadet ve batında süm'a kokusu duyarsa ibadeti terk etmez. İbâdete devamla
birlikte bundan kurtulmak için çalışır, Allah'a istiğfar eder. Süm'a, bir
ibadeti başkaları işitsinler diye yapmak veya işitmelerinden zevk duymak
demektir.
Muhammed Masum kuddise sirruh yine buyurur ki: "Eğer tarikat aranmadan, zahmet
çekilmeden kolayca alınır ve intisab etme işi çabucak gerçekleşirse genellikle
himmeti zayıf olan talihler bu işin yüceliğini idrak edemeyerek basit
zannederler. Bir şeyi arzu ettikten sonra maksada vasıl olmak, arzu edilen şeyi
aziz bilmek ve ona layık olan değeri vermekle mümkün olur. Bu intisabın bir an
önce gerçekleşmesini isteyenler, acelecilik gösterenler gerçek talibler
olmadıkları gibi, sohbete alınmaya da layık kimseler değildirler. Bilindiği gibi
dünyalık bir şeyi elde etmek için dünya talibi olanlar diyar diyar gezmekte ve
usanmamaktadırlar. Hak ve hakikati arzu edenler ise bunlardan daha az himmetli
olmamalıdırlar. Onlardan daha çok fedakâr olmalıdırlar. Sabırlı, azimli ve
kararlı olmalıdırlar. Bilmelidirler ki, asırlar boyunca Hak âşıkları, hak ve
hakikati bulmak için diyar diyar gezmişler, dünyalık maksadlarla değil, sadece
Allah'ın rızasını tahsil için uzak memleketlere hicret etmişlerdir.
Nakşbendiyye büyüklerine göre vâsıl
olmak için dört esas vardır: Birinci esas: Sohbet. İkinci esas: Rabıta. Üçüncü
esas: Şeyhin telkin ettiği zikre devam. Dördüncü esas: Teveccüh ve murakabe.
Hakiki ve kâmil bir şeyhin sohbetine
devam etmek en güzel ve en sağlam esastır. Sohbetten istifade etmenin iki şartı
vardır:
Birincisi: Peygamberimizin sünnet-i
seniyyelerine tam uymak,
İkincisi: Kâmil şeyhe muhabbet
beslemek. Bunun birtakım edebleri vardır. Fakat hepsi bu iki şartta toplanır. Bu
güzel ahlâkı öğrenip onu tatbik etmek, diğer ahlâkî esaslara da riayet etmeyi
gerektirir.
Vuslat esaslarından birisi de şeyhin
telkin ettiği zikre devamdır.
Nakşbendî tarikında silsileyle gelen
zikir hafî zikir, yani kalble yapılan zikirdir. Bu da Zat ismi olan ism-i Celâli
"Allah Allah" diye kalble zikretmektir.
Hadîka'da der ki: "Zikrin birçok âdabı
vardır. Fakat biz onların en önemli olanlarını ve mürid için herhalde lâzım
olanları söyleyeceğiz: "Önce beden temizliği geliyor. Allah'ın emrettiği şekilde
temizlen. Sonra kalbini heva, hırs, şehvetlere düşkünlük ve mâsivâya eğilim
göstermekten istiğfar ile temizle. Sonra güzelce abdest al, halvethanene gir.
İki rek'at abdest-şükür namazı kıl. Dua et ve namaz kılarken yaptığın gibi
kıbleye doğru otur. Dilinle istiğfar ederken kalbin de istiğfar etsin. (Verilen
sayı kadar).
Sonra alabildiğine bir mahviyet,
inkisar ve huşu ile kusurlarını ve günahlarını hatırla. Sonra çok yakında
muhakkak gelecek olan ölümünü gözün önüne getir. Şu anda alıp verdiğin
nefeslerini dünya hayatındaki son nefeslerin olarak kabul et. Kabre yalnız
başına konulduğunu ve orada bırakılıp gidildiğini bütün safhalarıyla düşün.
Sonra bir defa Fatiha-i şerifeyi ve üç
defa İhlâs-ı şerifi okuyup sevabını Hazret-i Nakşbend kuddise sirruh'un
rûhâniyetine hediye et. Sonra mürşid-i kâmilin simasını kendi nâsiyene bağlı
olarak düşün. Gözlerini kapa, dilini damağına yapıştır, dişlerini dişlerine ,
dudaklarını dudaklarına yapıştır. Nefesini kendi haline bırak. Sol memenin
altında bir et parçası olan kalbine yönel. Zikrinin mânâsını derinden derine
düşünerek Hak Teâlâ hazretlerinin Zât ismini zikret. Zikrin başlangıcında kalb
diliyle zikreder.
Şayed bir ihtiyaç için konuşmaya mecbur
olursan zikrini kesmeden birkaç kelime konuş ve devam et. Hiçbir an kesilmemesi
gereken bu zikre Nakşbendî büyükleri "vukûf-i kalbi" derler. Eğer bu layıkıyla
yapılırsa kalb zikrettiğini müşahede ederek rüsuh peyda eder.
Sonra zikrini Ruh'a nakleder. Latîfe-i
ruh, sağ memenin altındadır. Sonra zikrini Sırr'a nakleder. Latîfe-i sırr,
sadrın sol tarafındadır. Sonra Hafî'ye nakleder. Latîfe-i hafî, sadrın sağ
tarafındadır. Sonra Ahfâ'ya nakleder. Latîfe-i ahfâ, sadrın tam ortasındadır.
Muhammed Ma'sum kuddise sirruh hazretleri el yazısıyla şunları yazmıştır: "Bu
letâiflerin nurlarına gelince: Latîfe-i kalbin nuru sarı, Latîfe-i ruhun nuru
kırmızı, Latîfe-i sırrın nuru beyaz, Latîfe-i hafînin nuru siyah, Latîfe-i
ahfânın nuru yeşildir.
Bu beş letaif (letâif-i hamse), Cenab-ı
Hakk'ın "kün" yani "ol" emriyle yarattığı âlem-i emirdendir ki maddeden
yaratılmamıştır. Cenab-ı Hak, bunları maddeden yarattığı halk âleminin beş
latifesiyle terkib etmiştir.
Bu letaif de nefs-i natıka ve dört
unsurdur. Yani toprak, su, hava, ateş.
Sonra zikrini nefs-i natıkaya nakleder. Nefs-i natıka beyindedir. Bu dört
unsurun hepsi de onda dürülüdür.
Bu yerlerden her birisi, yukarıda
zikredilen tertib üzere zikir mahallidir. Zikir, latife-i nefisde yerleşince
latîfe-i cesede intikal eder. Bu da zikri, cesedin tamamıyla yapmaktır. Mürid
Hazret-i Peygamber'in: "Sanki sen onu görüyormuşsun gibi ibadet et" emrine
bundan sonra lâyıkıyla riayet etmeğe başlar. Buna sabırla ve dikkatle devam
eder. Artık o hale gelir ki bütün zerreleriyle zikreder. Zikretmeyen hiçbir uzvu
kalmaz. Bundan sonra sultân-ı zikr, yani zikrin bütün varlığına hakim olması
gerçekleşir. İnsanın her tarafında artık zikrullah hakimdir. Bundan sonra
çevresindeki her şeyin de Allah'ı zikrettiğini müşahede eder ve varlıkların
zikirlerini duyar.
"Kâinatta
hiçbir şey yoktur ki O'nu hamdiyle tesbih etmesin" (İsrâ suresi/44)
hakikatini anlar.
ZİKRİN ADABI
İmam Şa'rânî kuddise sirruh
Nefehât'ında der ki: "Büyüklerimizin öğrettikleri zikir âdabı, müridlerin
kalblerinin canlanması için riayet etmelerini tavsiye ettikleri edebler çoktur.
Bunlardan beşi zikrin telaffuzu ile ilgili, onikisi zikir haliyle, üçü de
zikirden sonrası ile alâkalıdır.
Sâlikin riayet etmesi lâzım gelen ilk
beş şart şunlardır:
1- Tevbe. Tevbenin hakikati, müridi
ilgilendirmediği halde meşgul olduğu lüzumsuz işlerden, lüzumsuz sözlerden tevbe
etmesidir. Zünnun Mısrî buyurur ki: "Dünyayı sevdiği halde zikrin tadını
aldığını iddia eden kimsenin sözüne inanmayınız."
2- Zikir için gusletmek yahud abdest
almaktır. Bâyezid Bistâmî kuddise sirruh ne zaman zikre oturacak olsa abdest
alır ve ağzını yıkardı.
3- Sükûnet ve sükutdur. Kalb "Allah
Allah" demekle meşgul olur. Telaffuzsuz olarak tefekkür eder. Sonra kalbin "la
İlahe illallah" demesine dil de iştirak eder.
4- Zikre başlarken şeyhinin himmetini
kalbiyle ister.
5- Bu istemesini gerçekte Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem'den istemek olarak bilmelidir. Çünkü şeyhi onunla
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem arasında vâsıtadır.
Zikir halinde riayet edilecek oniki
edebe gelince:
1- Namaz kılarken nasıl temiz bir yer
seçiyorsa zikir için de temiz bir yerde oturması lâzımdır.
2- Ellerini dizleri üstüne koymalıdır.
3- Zikir meclisini güzel koku ile
kokulandırmalıdır. Aynı şekilde elbisesini de temiz koku ile kokulandırır.
4- Helâlından ve temiz elbise
giymelidir.
5- Eğer bulabilirse karanlık veya loş
bir yer seçmelidir.
6- Gözlerini kapamalıdır. Bunun sebebi
şudur: Gözler kapandığı zaman beş duyunun dünyaya açılan kapılarından en
önemlisi kapanmış oluyor. Kalbe bağlı duyular bundan sonra açılır.
7- Şeyhinin sîmâsını tahayyül etmektir.
8- Zikirde sıdk sahibi olmaktır. Gizli
ve açık onun yanında eşit olmalıdır.
9- İhlas. Bu da ameli bütün karışık
şeylerden temizlemektir.
10- Zikir lafızlarından kendine göre
tercih yapmaz. Şeyhi kendine neyi telkin etmişse ona devam eder.
11- Müşâhedelerindeki derecesine göre
zikrin mânâsını kalbine düşürür. Ulaştığı her manevi zevki şeyhine anlatır ki o
da tarikat âdabının geri kalan kısmını ona öğretsin.
12- Zikir halinde iken Allah'dan başka
bütün mahlûkâtı kalbinden sürüp çıkarmaktır. Kalbden bütün mâsivâyı sürüp
çıkarmalarının sebebi, "İllallah"ın kalbde yerleşmesidir. Bu kalbde yerleşirse
diğer azalara sirayet eder.
Zikirden sonra riayet edilecek üç edebe
gelince:
1- Sükûnet halini muhafaza edip
zikirden hasıl olacak faydayı gözetlemesi lâzımdır. Zikirden azamî istifadeye
sebeb olacak şey riyâzat ve mücâhededir.
2- Nefesi tutmak (habs-i nefes).
Basiretin nurlanması, perdelerin açılması, nefsin ve şeytanın havatırının
kesilmesinin en çabuk yolu budur. Bunun da en fazla mikdarı yedi nefesdir. Her
bir nefes, kişinin tahammül edebileceği en uzun nefes olacaktır.
3- Zikirden sonra su içmekten
sakınmalıdır. Çünkü zikir bir yanıklık, bir şevk ve heyecan, zikredilene karşı
bir iştiyak hasıl eder. Zikirden beklenen en büyük şey de budur. Zikirden sonra
su içmek bunu söndürür.
Zâkir bu üç edebe de dikkatle riayet
etsin. Zikrin faydası bundan sonra kendini gösterir. Allah en bilendir.
NEFY U İSBAT
Nakşbendî büyüklerinden gelen ikinci
zikir şekli, kalb ile yapılan hafî zikrin nefy ü isbât ile yapılmasıdır.
Hadîka'da beyan edildiği şekilde, müride telkin edilen "La ilahe illallah"
kelime-i tevhidi nefy ü isbât ile yapılır. Âdabı şöyledir:
Dil damağa yapıştırılır, nefes göbeğin
altında hapsedilir, sonra tahayyül ederek dimağın sonuna kadar "la" çeker.
Oradan "ilahe" sağ omuzuna, "illallah" da kalbe devredilir. Kalb, şeklini ve
yerini bildiğimiz, sol taraftaki en kısa kaburga kemiğinin altındaki kalbdir.
"İllallah" lafzı bütün kuvvetiyle kalbin en derinliklerine işleyecek ve harareti
de vücudu saracak derecede kalbe devredilir.
"La ilahe" derken bütün mâsivâyı, yani
Allah'dan başka ne varsa hepsini kalbinden, gönlünden temizler. Her birinin fânî
olduğunu tefekkür eder ve o gözle bakar.
"İllallah" söylerken de Cenab-ı Hakk'ın
Zât'ının bekâsını, Bâkî'nin ancak O olduğunu kalbine nakşeder. "La ilahe
İllallah"ın aslî harfleriyle yazısının şeklini düşünür, mânâsını düşünür ki
Allah'ın zatından başka maksad yoktur.
Bunu böyle tamamladıktan sonra
nefesinin kuvvet derecesine göre bunu tekrar eder. Bırakırken
tek sayıda bırakır. Buna vukuf-i kalbî denir.
Biraz istirahat edince diğer bir
nefesle tekrar başlar. Fakat iki nefes arasında gaflet etmemeğe bilhassa dikkat
eder. Tahayyülünü aynı haliyle devam ettirir. Nefy ü isbâta devam edebilmesi
için bu zaruridir. Sayı yirmibire ulaşınca neticesi görülür. Bu da kendisinin
fânî olduğunu anlayıp Hakk'ın mutlak Bakî olduğu hakikatina ermektir.
Eğer nefy ü isbâtın neticesi
görülmediyse âdabına riayet edilmemiş demektir. Maksadın husulü için sözü işine
uygun olarak tekrar başlasın. Kendini yoklasın: Mâsivâdan bir maksudu vardır.
Eğer Allah'dan başka tek yaratıktan bir şey bekliyorsa yalancı durumundadır.
Kabiliyeti, cezbe halinin başlangıcına
tahammül derecesinde olan kimse, yukarıda anlattığımız ilk zikir şekliyle
çalışsın. Sülûke istidadı olan da bu iki şekilde zikre çalışsın. Her ikisi de
kalb ile yapılır.
Eğer buna hâkkıyla çalışır,
nefyedilecek olanı nefyeder, isbat edilecek olanı isbat ederse neticesi,
görülür. Murakabeye başlayacak hale gelir.
Şeyh İsmail el-Hâlidî kuddise sirruh
buyurmuştur ki: Nefy ü isbat yaparken dokuz şarta riayet etmek lâzımdır:
1- Habs-i nefes (Nefesini tutmak).
2- La ilahe illallah zikri.
3- Bu kelime-i tevhidin nakşının,
yazısının tefekkürü.
4- Bunun mânâsını tefekkür.
5- Darb. Vurmak: Bunu cana işleyecek
şekilde kalbine ve diğer letâifine duyurmak.
6- Buna kalbin tamamen iştirak etmesi:
Vukufu'l-Kalb.
7- Sayının tek olmasına riayet etmek:
Vukuf-u adedî.
8- Sonunda "Muhammedün Rasûlullah"
zikri.
9- "Allahümme ente maksûdî ve rıdâke
matlûbî" diyerek Allah'a dönmek.
- Bu yazı Muhammed b. Abdullah el-Hânî 'nin ADAB adlı
kitabından derlenmiştir. Yayınevi: Erkam