Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Sufi ve Tasavvuf Kelimelerinin Kökü
SÛFÎ VE TASAVVUF
KELİMELERİNİN KÖKÜ
Sûfî ve
tasavvuf kelimeleri Kur'ân ve hadîslerde zikredilmediği gibi, sahâbe ve tâbiîn
devrinde bilinen kavramlar da değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.) devrine yetişen
ve O'nu görme bahtiyarlığına eren kimselere "sahâbî" adı verildiğinden o dönemde
zühd ve takvâ ile temâyüz eden şahsiyetlere bir başka ad verilmesine ihtiyaç
duyulmamıştır. Sahabelere yetişen ikinci nesle de "tâbiîn" dendiğinden bu isimle
anılmak onlara şeref olarak kâfiydi. "Tebe-i tâbiîn" döneminde iyice genişleyen
İslâm dünyâsında refah seviyesi yükseldikçe halkın ibâdet ve zühd konularına
yönelenlerine yeni bir takım adlar verilmeye başlandı. Bu adlar arasında en
yaygın olanları âbid, zâhid, nâsik, bekkâ gibi isimlerdi. Bunların arkasından
hicrî II. asrın ortalarından sonra kullanılmaya başlayan ve giderek yaygınlaşan
kavram ise "sûfî" kavramıdır. İlk defa "sûfî" lakabıyla anılan zât, bir rivâyete
göre Câbir b. Hayyân (ö.150/767), bir başka rivâyete göre ise Ebû Hâşim'dir. Her
ikisi de Kûfe'li olan bu zâtların durumları nazar-ı i'tibâra alındığında "sûfî"
kavramının önce Kûfe ve Basra'da ortaya çıktığı söylenebilir.
Sûfî ve tasavvuf kelimelerinin hangi
kökten geldiği konusu ihtilaflıdır. Kuşeyrî ve Hucvirî gibi bâzı müellifler bu
kelimenin Arapça herhangi bir kelimeden türemiş olmadığını, olsa olsa câmid bir
lakap olabileceğini belirtmektedirler. Sûfî ve tasavvuf kelimelerinin Arapça bir
kökü bulunduğunu öne sürenler ise bir kelime üzerinde ittifak edemeyerek değişik
görüşler öne sürmüşlerdir. Tasavvuf kelimesine kök olarak Öne sürülen başlıca
kelimeler şunlardır:
1. Asr-ı saâdetteki ashâb-ı suffenin
suffesinden,
2. Bir çöl bitkisi olan sufâneden,
3. Duruluk ve temizlik anlamına gelen
safa ve safvetten,
4. Saff-ı evvelden,
5. Kendilerini halka hizmete veren
Benu's-sûfeden,
6. Ense saçı ve kıl demek olan
sûfetü'l-kafâdan,
7. Sıfat kelimesinden,
8. Yunanca hakîm ve filozof anlamına
gelen sofiadan,
9. Yün anlamına gelen sûftan.
Ashâb-ı suffe, hayâtlarını Hz.
Peygamber (s.a.s.)'in mescidinin sofasında geçiren, orada yatıp kalkan ve
mescide devamdan başka dünyevî meşgûliyeti bulunmayan sahâbîler topluluğudur.
Sayıları 70 ilâ 300 arasında değişen bu fakir sahâbîler topluluğu, aynı zamanda
Allâh Rasûlü'nün hazır muallimleriydi. Bir bölgeden mürşid ve muallim
istendiğinde bunların içinden seçilip gönderilirdi. Maişetleri Allâh Rasûlü ve
zengin sahâbîler tarafından sağlanan ashâb-ı suffenin hayâtı ile sûfîlerin
hayâtları arasında bir benzerlik dikkat çekmektedir. Bu yüzden sûfî ve tasavvuf
kelimesinin suffe kökünden gelmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Bu tevcih anlam
açısından doğru sayılabilirse de dilbilgisi açısından doğru olamaz. Çünkü
suffenin nisbeti suffîdir, "sûfî" değil.
Sûfî kelimesinin bir çöl bitkisi olan
sufân ve sufâneden alınmış olması ihtimali, sûfîlerin yemeye değer vermemeleri
ve genellikle nebâtî şeyler yemeye özen göstermiş olmalarından dolayıdır. Ancak
sufân veya sufâne kelimesinin nisbeti sufânî olması lâzım geldiğinden sûfînin bu
kökten gelme ihtimali yok gibidir.
Sûfî ya da tasavvuf kelimelerinin safa
ve safvet kökünden gelmiş olduğu görüşünü öne sürenler, tasavvufun daha çok bir
kalb tasfiyesi işi olduğuna ve safvet-i kalbe verdiği öneme dikkat çekerler.
Safânın nisbesinin safâî, safvetin nisbesinin safevî şeklinde geldiğine
bakılırsa bu ihtimal de pek geçerli sayılmaz.
Sûfîlerin kalbleriyle ve takvâ
duygusuyla Allâh'a yönelişleri îtibârıyla halk içinde saff-ı evvelde bulunmaları
gerektiğine istinâden tasavvufun saff kelimesinden gelmiş olabileceğini öne
sürenler de vardır. Ancak bu kelimenin nisbetinin saffî olması gerektiğinden
gramer açısından bu tevcih de muteber değildir.
Benu's-sûfe, İslâm'dan önce yaşayan ve
kendilerini Kâbe hizmetine adayan bir kabîlenin adıdır. Sûfîler Hakk'a ve halka
hizmeti ön planda tuttuklarından, kendilerine, Allâh'ın evi Kabe'ye hizmet eden
bu kabileye nisbetle sûfî denmiştir. Mânâ ve gramer açısından uygun görünen bu
tevcihe itiraz edenler, İslâm'ın geldiği yıllarda bu adla anılan bir kabile
bulunmadığını ve Benu's-sûfe'nin münkariz olduğunu öne sürerler.
Sûfetü'I-kafâ, ense kılı demektir.
Sûfîler giyim ve kuşamlarına önem vermedikleri ve saçlarına başlarına dikkat
etmedikleri için kendilerine bu kelimenin nisbetiyle ad verilmiştir. Tasavvuf
târihinde saçlarını uzatan ve "Şa'rânî" lakabıyla anılan pek çok mutasavvıf
bulunmakla birlikte sûfî kelimesinin "sûfe" kökünden gelmesi pek mümkün
görünmemektedir. Çünkü gramer kâidelerine göre bu kelimenin nisbesinin sufetî
veya sufevî şeklinde olması gerekir.
Sûfînin en güzel sıfatlarla muttasıf
bulunduğunu öne sürerek sûfî ve tasavvuf kelimelerinin sıfat kelimesinden
geldiğini öne sürenler vardır. Bir önceki kelimede olduğu gibi gramer açısından
böyle bir tevcih doğru değildir. Çünkü sıfatın nisbeti sûfî değil, sıfetî veya
sıfevî olmalıdır.
Bîrûnî (ö.443/1051) ve onun ardından
bâzı Batılı müsteşrikler, sûfî kelimesinin Yunanca "hikmet" anlamına gelen
"sofia"dan alındığını öne sürmüşlerdir. Ancak sûfî kelimesinin felsefenin
Arapça'ya çevrilmesinden çok önce İslâm dünyâsında kullanılmaya başlandığına ve
İslâm filozoflarına "hakîm" ya da "feylesûf' denilerek "sûfî" denilmediğine
bakılırsa, bu iddianın da kabulünün mümkün olmadığı anlaşılmış olur.
Sûfî kelimesinin kökü olarak en çok
hüsn-i kabul gören kelime, yün anlamına gelen Arapça "sûf"tur. Klâsik tasavvuf
yazarlarının ilklerinden olan Ebû Nasr Serrâc (ö.378/988), peygamberlerin,
evliyâ ve asfıyânın yolu dediği sûf giyme âdetinden hareketle sûfî kelimesini bu
kökten sayar. İnsanların giydikleri libasa nisbetle isim almalarının eski bir
âdet olduğunu, Îsâ'nın arkadaşlarının beyazlar giydikleri için "beyaz libaslı"
anlamına "havârîler" adını aldıklarını belirten Serrâc, sûfîlere de yünlü
giydikleri için sûfî dendiğini; gömlek giyinenin fiili "tekammesa" ile ifâde
edildiği gibi, sûfîlerin ilmine de "tasavvuf denildiğini anlatmaktadır. Onun
ifâdesine göre sûfîleri, fakihlerin fıkha, muhaddislerin hadîse, müfessirlerin
tefsire nisbeti gibi kendi hâl ve makamlarından birine nisbet edip adlandırmak
mümkün değildir. Çünkü hâller ve makamlar pekçok ve değişken olduğundan sûfînin
ad ve lâkabının devamlı değişmesi gerekir. Bu ise işi iyice zorlaştırmaktan
başka bir işe yaramayacaktır. Klâsik devir müelliflerinden Kelâbâzî, Ebû Nuaym,
Gazzâlî, İbnu'l-Cevzî, Sühreverdî, İbn Teymiye ve İbn Haldun bu görüşü
benimsemektedir. Müsteşriklerden Nicholson, Nöldeke, Massignon ve Goldziher ile
son devir mutasavvıflarından Ezher şeyhi Abdulhâlim Mahmud de bu görüşe katılan
âlimlerdendir.
Fransız müslüman Rene Guenon
(Abdulvâhid Yahyâ), sûfî kelimesinin ebced hesabıyla "el-Hıkmetü'1-ilâhiyye"
kelimesinin harfleri toplamına eşit olduğunu ve bu tevcihle sûfî ve tasavvuf
kelimelerinin sûf kökünden gelmesi ihtimalinin daha büyük olduğunu
belirtmektedir.
Sûfî kelimesinden önce âbid, zâhid,
nâsik ve bekkâ gibi değişik isimlerle anılan tasavvuf mensupları, bu ismin
yaygınlaşmasından sonra da muhtelif memleketlerde değişik bâzı isimlerle
anılmışlardır. Vatanlarını terk ettikleri için "gurebâ", diyar diyar
dolaştıkları için "seyyâhîn" (gezginciler), sahralarda dolaşarak zaman zaman
mağaralarda yaşadıkları için Horasanlılarca "şikeftiyye", açlık ve az yemeye
dikkat ederek dünyâya önem vermedikleri için Şamlılarca "cûıyye" (açlar), mülkün
Allâh'a âit olduğu düşüncesinden hareketle Allâh'tan başka herkese karşı
müstağni davrandıkları için "fukâra", kalblerini nurlandırmaya çalışmaları
sebebiyle "nûriyye" gibi adlar almışlardır. Sühreverdî, mukarrebûnu sûfıye,
ebrârı mutasavvife anlamında kullanmakta, fakr, zühd ve tasavvuf arasında bir
ilişki bulunduğuna dikkat çekmektedir.
*
Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar
Neşriyat