Bir Allah c.c dostu olarak tanıdık Mahmud Sâmi Efendi’yi. Yumuşak meşrebiyle, hilm sahibi olmasıyla, tevazusuyla, sonsuz nezaketiyle, tefekkürüyle, ilmiyle ve nihayet kitapları ile tanıdık onu. Bunlar aynı zamanda geride bıraktığı en aziz mirasıydı Mahmud Sami Ramazanoğlu’nun.
Ahmet Taşgetiren, Mahmud Sâmi Efendi’nin hayatını konu alan bir belgeselde şunları söylüyor onun için: “Böyle güzel insanları bir tür kök hücreye benzetiyorum; bir insan bünyesi için olmazsa olmaz olan bir çift kök hücreye. Belki bir bağışıklık sistemine benzetiyorum; mesela çıkarırsanız bir Sami Efendi’yi veya benzer Allah dostlarını, Mehmet Efendileri, Musa Efendileri, bunları çıkarırsanız bağışıklık sistemini ortadan kaldırmış olursunuz ve toplum savrulmaya başlar. Büyük savruluş dönemlerinde toplum bunlara tutunuyor; kültürel savruluş, değer savruluşu, ahlâk savruluşu dönemlerinde toplum böyle insanlara tutunarak kendisini var kılmış oluyor diye düşünüyorum.”
- "Ey iman edenler! Allahı çok çok zikrediniz" (Ahzab: 41). Cenâb-ı Hak bu âyet-i celîlesiyle evvelen ve bizzât Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz'e, sâniyen ve bitteba' da ümmet-i muhteremesine zikri, emru ferman buyurmuştur.
Şu âyet-i kerimesinde de meâlen:
"Yâ Muhammed söyle! Eğer muhabbetü'llahi Teâlâ'yı arzû ederseniz, bana tâbi' olunuz. Benim sülûk ettiğim yolları ta'kib ediniz." (Âl-i İmran: 31) buyurmuştur.
Şeriat, demir yolu gibidir. O yol ta'kib edilirse selâmet vardır, o yoldan çıkılırsa felaket muhakkaktır.
Bir Anadolu yolculukları esnâsında Ürgüp’te bir kişi otomobillerini çevirerek Sâmî Efendi Hazretleri’nden sigara parası ister.
Bir sehâvet güneşi olan Sâmî Efendi Hazretleri, bazı yol arkadaşlarının muhâlefetine rağmen:
“–Mâdemki istiyor, vermek lâzım.” diyerek, etrafındakilerin şaşkın bakışları arasında adamın istediği parayı hiç düşünmeden verir. Buna memnun olan fakir de niyetini değiştirip:
“–Şimdi gidip bununla ekmek alacağım.” diyerek sevinçle oradan ayrılır.
İşte Allâh için ihlâsla verilen bir hayrın muhâtabında meydana getirdiği müspet tesir!.. Onun için infakta, muhâtaptan daha çok kendi gönül âlemimizi kontrol ederek, gerçek sehâvete nâil olabilirsek ne mutlu bizlere!.. (Osman Nûri Topbaş, Vakıf İnfak ve Hizmet, Erkam Yay.)
Dertlerimizin dermanı Kur’an-ı Kerîm’in ilaç gibi bir ayeti de şudur:
“Buna rağmen aldırmaz, yüz çevirirlerse, ey Resûlüm! de ki: “Allah bana yeter. Ondan başka tanrı yoktur. Ben yalnız Ona dayanırım. Çünkü O, büyük Arşın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe suresi son ayet)
“Besairu’l Kur’an”a baktım bu ayetlerin tefsiri için, bakın ne diyor: “Ey peygamberim, eğer senden, senin getirdiğin mesajdan, senin örneklediğin müslümanlıktan yüz çevirirlerse sen de ki: Allah bana yeter. Ben bana düşeni yaptım. Ben size Rabbimin sözcülüğünü yaptım. Ben size Rabbimin âyetlerini duyurdum. Ben sizi Rabbinize kulluğa çağırdım. Ben sizin gözlerinizin önünde Rabbinizin sizden istediği kulluğu örnekledim, gösterdim size. Artık bundan sonrası size aittir. İnanmazsanız bana Allah yeter. İster kabul edin ister etmeyin, ister iman edin ister etmeyin, ister benimle birlikte savaşa çıkın ister çıkmayın. Allah için çıkacağım bir savaşta ister mal harcayın, ister harcamayıp cimrilik yapın. Benim hiç kimseye, hiç bir şeye ihtiyacım yoktur. Bana Allah yeter, de. Her zaman ve zeminde, her konuda Rabb’ım bana yeter, de.”
Başım iki elim arasındayken gözümde, unuttuğum bir hatıra canlandı.
Son nefes dizüstüyle mi dizüstünde mi?Dizüstü deyince masaüstünden küçük bilgisayar anlaşılıyor. Eskiler bunu nasıl anlarmış, buna dizini kırıp ömrünü edebe adamış bir hayata bakarak görelim.
Mahmut Sami Efendi 1892 yılında her insan gibi ağlayarak dünyaya gelir. Hayatı boyunca ağlamayı göze alan bir Allah dostu olur. Hukuk fakültesinde öğrenim görür. Boş konuşmayı sevmez ona sorulan sorulara da ya bir ayetle ya da bir hadisle karşılık verirdi. Gümüşhanevi Dergâhında bir zat ondaki bu hali görür ve onu yoğurur. Sami Efendi çok kabiliyetli ve çalışkandır. Vaktinin büyük kısmını hizmet etmekle geçirir kalan kısmında da ibadet ederdi. Şüphesiz Allah ve insanlık için yapılan hizmet bir ibadettir. Akşam herkesle beraber uyumasına karşın sabah çok erken uyanır dergâhın temizliğini yapardı.
Bir asırlık mübârek ömürlerinin her ânında Sünnet-i seniyye-i ihyâ eyleyen ve nice yüksek makamların sâhibi, Gavs, Müceddid, Sâhibü’z-zamân ve Cân’a yakın ülfet makâmının sâhibi ve asırların nâdir yetiştirdiği bir Zât-ı akdes olan Hz. Mahmûd Sâmî (k.s.), insanları Hakk’a da‘vet eden, doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i âliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuzüçünçüsüdür.
NESEBLERİ VE DOĞUMLARI 1892 Yılında Adana’nın Tepebağ mahallesinde dünyâyı teşrîf eden Hazret-i Sâmî (k.s.)’un babaları Müctebâ Efendi, anneleri Ümmügülsüm Hanımefendilerdir. Dedelerinin ismi Abdurrahmân, büyük dedeleri İshâk ve Hüseyin Efendilerdir. Büyük Türk beyliklerinden Ramazânoğlu beyliğinin en son beylerinden olan Abdülhâdî Efendinin (ki Sâmî Efendi Hazretlerinin büyük dedelerindendir) tesbîtine göre Ramazânoğlu beyliği aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabîlesindendir. Bu kabîlenin de şecereleri büyük Türk Hâkânı Nureddîn Zengî (Şehîd) vâsıtası ile Seyfullâh Hz. Hâlid bin Velîd (r.a.)’e dayanır. Efendi Hazretleri kendi ifâdeleriyle doğumlarını şöyle nakletmektedirler: “-Benim doğumum (1308) târihindedir: Adana’da Vakıfsarayı’ndadır. Doğumumdan evvel kapıya bir zât gelerek: “-Bu evde, yakında bir doğum olacaktır, oğlan olacaktır, adını: Sâmî koyunuz; hayırlı bir insan olacaktır.” diyor, gidiyor. Bir müddet sonra doğum oluyor, oğlan oluyor. Adı: “Mahmûd Sâmî” konuyor. Sonra o zât tekrâr geliyor. Oğlan, doğduğunu söylüyorlar. Adının da “Muhammed Mahmûd Sâmî” konulduğunu öğrenince: “-Sandıktaki emânetimi veriniz!” diyor. Ona benzer bir emâneti veriyorlar: “-Bu değil; esâs sandıktaki bana âid emâneti veriniz!” diyor. Veriyorlar. Memnûn oluyor. Duâ edip gidiyor.” Efendi Hazretleri bu ma‘lûmât hakkında: “-Bunu kaydediniz. Mühimdir. Gelen zât, boş değildir. Bunları olduğu gibi sen kaydet. İleride neşredilir. İyi olur. Hayırlı olur.” diye buyurdular. Not: Bu ma‘lûmât, Muhterem Ömer Kirazoğlu (Rh. Aleyh) Ağabey’in kendi el yazısı ile not defterinden alınmıştır. Metinden Hazretin ism-i şerîflerinin tam olarak “Muhammed Mahmûd Sâmî” olduğu öğreniliyor. Hazretin 6 Kasım 1937’de kendi el yazılarıyla, latince olarak, “Kadastro ve Tapu Tahrîrine Mahsûs Beyânnâme”de, sâdece “Sâmî” ismini ve imzâsını kullandıklarına ve nüfus cüzdanlarında da sâdece “Sâmî” ismini kullandığına göre, tam ism-i şerîflerinin kullanılmaması o devirdeki birtakım yasakları akla getirmektedir. Bu “Beyânnâme”de, Hazretin doğdukları ev Seyhân vilâyeti, Adana kazâsı, Kayalıdağ mahallesi, Sabuncu Abdullâh sokağı olarak belirtilmiştir ki burada da isimler değiştirilmiştir. Hazretin doğdukları evin bulunduğu mahalle en son Tepebağ adını almıştır.
Allah ve Rasûlüne muhabbet belâ kadar zordur. Onlara âşık olmak ise öldürücü zehirdir.
Bedizaman Hazretleri bir gece kalktıgında;''-Ya Rab! ben şöyle Anadolu sathına bir bakacağım dedim''diyor.Şu anda gecenin bu teheccüd vaktinde kim ayakta?(öyle ya! en zorlu vakit),elimi alnıma götürdüm baktım Anadolu sathına,Allah bana iki kişiyi ayakta gösterdi o saatta -manen herkes ayakta da hepimiz kalkıyoruz ama iki kişi tam kalkmış,Eskişehir'in Muttalip köyü'den Hafız Hilmi Efendi,Erenköy'den Sami Efendi,koskoca Anadolu'yu iki kişi ayakta tutuyor,onu gördüm.''diyor.
Allah Teâlâ buyuruyor; - "Ey iman edenler! Allahı çok çok zikrediniz" (Ahzab: 41). Cenâb-ı Hak bu âyet-i celîlesiyle evvelen ve bizzât Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz'e, sâniyen ve bitteba' da ümmet-i muhteremesine zikri, emru ferman buyurmuştur.
Şu âyet-i kerimesinde de meâlen: "Yâ Muhammed söyle! Eğer muhabbetü'llahi Teâlâ'yı arzû ederseniz, bana tâbi' olunuz. Benim sülûk ettiğim yolları ta'kib ediniz." (Âl-i İmran: 31) buyurmuştur. Şeriat, demir yolu gibidir. O yol ta'kib edilirse selâmet vardır, o yoldan çıkılırsa felaket muhakkaktır.
Şâh-ı Nakşibend (k.s.) şöyle buyuruyor: Tarikat şeriatın hâdimidir. Abdest, temizlik, tahâret namaza hazırlık olduğu gibi, tarîkat da, kalbi temizleyip huzûra hazırlar. Tarîk ikidir; Tarîk-i ibâdet, tarîk-i terakkî. Tarîk-i ibâdet şerîattır ki, ibâdet ve tâat, zikir ve fikirdir.
Kâfirlerin müslümanları irtidâda icbar etmelerinin sebebi onların dünya hayâtını âhiret üzerine tercih etmeleridir. Allah Teâlâ kâfir olan kavmi hidayette kılmaz. (Nahl sûresi/107)
Kâfirlerin, bekası olmayan ve zevâle ma'ruz olan dünya hayatını, muhabbetleri sebebiyle âhiret üzerine tercih ederek heva-yı nefsaniyyelerine tâbi' olmaları kendilerinin küfür üzerinde ısrarlarına ve başkalarını da küfre icbar etmelerine sebeb olmuştur. Binaenaleyh bu suretle kâfirlerin iradelerini küfre sarfetmeleri sebebiyle Allah Teâlâ onları tarîk-ı necâta ulaştırmaz ve hidayet etmez.
Bu âyet-i celîleden müstefâd olan hüküm: Dünya hayatına lüzûmundan fazla kalben muhabbet etmenin insanın helâkine ve küfrüne mueddi olacağıdır.
İbadetten alıkoyan bağlar dörttür: Dünya, mahlûkat, şeytan ve nefs. Dünyadan sıyrılmak, mahlûkattan ayrılmak, şeytan ve nefs ile muhârebe etmek lâzımdır.
Eğer tamam ahvâl ve vecidleri bize verseler, fakat bizim hakîkatımızı Ehl-i Sünnet ve'lcemâat akâidiyle müzeyyen ve mütehallî kılmasalar, bu hali harablıktan gayri bir şey bilmem. Ve eğer tamam harablıkları bizde cem' eyleseler ve hakîkatımızı da akâid-i Ehl-i Sünnet ve'l-cemâat akâidiyle taltîf eyleseler, bu halimizden de hiç havf ve kederimiz yoktur, buyurmuşlardır.
İnsâf eylemek gerektir ki, nübüvvet hitam bulmuş ve vahy zamanı münkatı' olmuş ve Din kemâl bulmuş ve ni'met tamam olmuştur.
Binaenaleyh, hangi huccet ve senet ile bu Din-i mübîn'i ve tarîk-i müstakîm'i peygamberân-ı izâm'ın vahy-i ilâhî ile müsbet ve müteyakkan olan kelime-i tevhîd-i müttefekasını kendi hâb ü hayallariyle i'tikâdât-ı batılalariyle tebdîl ve tahvîle çalışmak küstahlığında bulunalar!..
Gönenli Mehmed Efendi’nin Sami Efendinin bağlılarından Lütfi Eraslan’a söylediği sözler bu özel konumu aydınlatıcı mahiyette:
"Öyle bir zata sahipsiniz ki bütün kafirler bir araya gelse, gökyüzünden onu yere atsalar, yine ayakları üstüne düşer. Hiçbir kafir ona bir şey yapamaz. Zira Cenab-ı Hak tarafından teyid edilen bir vazifesi vardır… Sami Efendi bu ümmetin en büyüğü idi başka ne söylense boştur."
Esad Erbilli Hazretleri
"Yeryüzünde melek görmek isteyen Sami evladımızın yüzüne baksın. Sami evladımın edebine melekler gıpta ederler. Mahviyeti benden fazladır.''
Bediüzzaman Hazretleri de gençliğinde Esad Erbilli Hazretlerinden Kadiri dersi alırdı. Bir defasında Bediüzzaman gittikten sonra, Esad efendi “Bu genç, gençlere hizmetle görevli. İstikbalde gençlere iman davasında çok büyük hizmetler yapacak. Ama hala kendisi bunu bilmiyor, kendisine söylenmedi” dedi.
Edebinden yıllarca ayaklarını uzatmadı Asırların nadir yetiştirdiği büyük veli Mahmut Sami Ramazanoğlu’nun vefatının sene-i devriyesindeyiz. Onun ibretlik ev hali nasıldı?
Geçen yıl Medine-i Münevvere-i ziyaretimde; Cennet-ül Baki’de Fatıma Binti Esed ve Ebu Sa‘id el-Hudri Hazretlerinin yanına defnolunan Mahmut Sami Ramazanoğlu Efendi’nin de ismini zikrederek dualar etmiştik. Medine günlerinde Muhterem, Müellif Hocamızı yazmaya başladığım bu metni onun vefatının sene-i devriyesinde nihayetlendirmeye karar verdim. Bir cananın Rahmet-i Rahman’a vefa ile vefat edişini o mübarek evini, ev hallerini, Medine aşkını, sünnete olan bağlılığını; Mahmut Sami Ramazanoğlu İlim ve Kültür Vakfı’nda Hafız talebesi olan, o mübarek müstesna şahsiyeti tanımaya çalışan bir insan olarak sizlere kısa kısa anlatacağım.
Ahlâk-ı hamîdeleri Çok hassas, merhametli, afv edici ve saymakla bitmeyecek, daha pek çok ahlâkî vasıflara sahiptiler. Her hâlleri ile evlatlarına örnek olmaya çalışarak yaşarlardı. Rabia annemiz, şöyle anlatırlardı: "-Mahmud Sami Efendi, daha fakülte yıllarındayken Es'ad Efendi'yle tanışmış ve çok muhabbetle bağlanmış. Akşamları dergaha gelir, talebelerin topladıkları çalı çırpı ile ateş yakar, onların çamaşırlarını yıkar, çöplerini döker, hizmetlerini görürdü. Geceleri en geç yatıp, sabah en erken kalkarak yine hizmete başlardı. Sami Efendimiz günlerini, dakikalarını hesap edip, hiç boşa geçirmezlerdi. Söz verdikleri zaman tam vaktinde hazır olurlardı. 27 yıla yakın hizmetinde bulunmuş olan Musa Efendi şöyle anlatırlar:
"Takva eğitimi olan tasavvuf ocağında, nefsini ıslah ile rûhunu kemale erdirmeyen, hayvani bir hayat yaşar. Sami Ramazanoğlu (K.S), Yahyalı’yı teşrifinde, etrafını çevreleyen o günün müderrisi hocalara: "Kim bizim zikrimizden ayrılırsa onlar için sıkıntılı bir hayat vardır.” (Tâhâ: 124) ayet-i celilesinin gereğince, ehlullahın yoluna girmeyenlerin de aynı akıbete düşeceğini anlatırlar."
Mahmut Sami Ramazanoğlu:Türbe-i Saadetleri Cennet-i bakia'da Osman zinnureyn ve ebu Said el-Hudri ( ra) Hazretlerinin kurbundaki mukaddes Toprağa defnedilmiştir.Rabbim;Şefaatlerıne nail eylesin.
Mahmud Sami Ramazanoğlu, nüfus kayıtlarına göre 1892 yılında Adana`da dünyaya geldi. Aile,
tarihte Ramazanoğulları diye bilinen soydandır. Babası Mücteba Bey, annesi ise Ümmügülsüm Hanımdır. Sami Efendi`nin büyük dedelerinden Abdülhâdi Bey`in tespit ettiği şecereye göre, Ramazanoğullarının, aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden olduğu ve Nureddin Şehid yoluyla sahabeden Halid bin Velid nesline dayandığı anlaşılmaktadır.
"İnsanın sağında ve solunda cânab-i ilahiden umum ahvalini gözetmek ve ef'al ve akvalinden her ne sadır olursa onları muntazaman deftere yazmağa me'mur olan iki melek oturucudur. İnsan bir söz söylemez illa onun huzurunda hazır bir melek amelini gözeticidir." (Kaf süresi/17-18)