Zeki soyak hocamız hizmetiyle bizlere örnek olmuştur.. Gönülleri irşâd eden eserleri ile dipdiri kalırlar. Hattâ irşâd ömürleri, -ihlâs ve gayretleri nisbetinde- zâhirî ömürlerinden daha uzun da sürebilir. diyen hocamızla mülakatından birlikte istifade edelim inşallah
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in: "Allâh'ın yarattıkları üzerinde tefekkür edin, Zâtı üzerinde düşünmeyin. Zîrâ siz O'nun kadrini (O'na lâyık bir sûrette) aslâ takdîr edemezsiniz..." (Deylemî, Müsned, II, 56; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 81) beyânı, Cenâb-ı Hakk'ın Zâtî mâhiyetini kavramanın mümkün olmadığını ifâde eder.
Muaz bin Cebel’in halasının kızı olan Esmâ -radıyallâhu anhâ-, Medîneli kıymetli hanım sahâbîlerdendir. Akıllı, ince düşünüşlü, yerinde ve zamanında söz söylemesini bilen, merâmını güzel ifâde eden bir hanım olduğu için kendisine “Hanımların Sözcüsü” mânâsında “Hatîbetü’n-Nisâ” adı verilmişti. Kendisinden 81 hadîs-i şerîf rivâyet edilmiştir. Medîneli hanımlar, çok fasih ve beliğ hitâbeti olan Esmâ -radıyallâhu anhâ-’ya gelip mânevî dertlerini anlatarak, kendi durumlarını sorması için onu Peygamber Efendimiz’in huzuruna elçi olarak gönderdiler. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Esmâ -radıyallâhu anhâ-’yı görünce yanındakilere:
İncitmemek, incinmemek Peygamber Efendimiz'in müezzinlerinden Abdullah bin Ümm-i Mektûm -radıyallâhü anh- zaman zaman Rasûlullâh Efendimiz'in yanına gelir:
Ablam ve annem rahmetli oldular, ömürlerinde çarşıya gitmediler. Beyleri neler getirmişse onu giydiler. Belki bazen beylerinin getirdiği elbise ve kumaşların rengini-desenini beğenmediler, ama bu onların kalbini de çok meşgul etmedi. Zira dünyanın süsüne, ziynetine çok gönül kaptırılırsa, aslî vazifemiz olan kulluğu unutmaya başlarız
Yıl: 1996 - Ay: Aralık - Sayı: 130 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, ailece Konya'ya yerleştikten sonra tahsîlini tamamlamak için Halep ve Şam'a gider. O sırada takrîben otuz yaşlarındadır.
“Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: «Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin!» derler.” (Fussilet, 30)
Hendek Gazvesi’nde olduğu gibi tahammülün son raddesine dayandığı ve sabırların zorlandığı anlarda Allah Rasûlü ümmetine, “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyurarak bu dünyanın musîbet ve imtihanlarının geçici olduğunu ve bunların istikbaldeki mükâfâtların sermayesi hâline dönüşeceğini tebliğ ediyorlardı. Diğer taraftan Mekke Fethi’nde olduğu gibi büyük bedeller ödenerek ulaşılan muvaffakiyet ve zaferler karşısında da nefsin ve gururun tuzağına düşmemek için yine; “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyuruyorlardı.
Sefâletini saâdet zanneden gâfiller; “Hayat nedir?” sorusuna, “İşte bu yaşadığımız gündür. O da kabir kapısında bitecektir.” diye cevap verirler. Toprağın rutûbeti ve mezar taşlarının katılığında tükeneceği düşünülen böyle gâfilâne bir hayattan daha acı ne olabilir ki?!
Yaşanan hastalıklar, beklenmeyen sürprizler, meydana gelen felaketler, nice hayâtî tehlikeler; ölümle insan arasında ne ince bir perde olduğunu göstermeye kâfî değil midir? Bu kadar îkaz ve alâmetlere rağmen ömür takviminden yaprakların birer ikişer düşüşünü ekseriyetle binbir gaflet içinde ve hissiz bir şekilde seyretmek ne acı!.. Tıpkı üzerinden akıp giden yağmur damlalarından nasip almayan kayalar gibi… Aslında bizler, doğduğumuz günden itibaren her geçen gün bir parça daha ölüyor ve farkında olmadan kesintisiz bir şekilde ölüme doğru yol alıyoruz.
O hâlde, gerçek sonsuz hayat, beşikle tabut arasındaki mesafeye sığmayacak kadar ulvî ve ebedî bir hakikattir. Böylesine sonsuz bir hayat karşısında dünya hayatı, deryadaki katre kabîlinden değil midir?
Mahmud Sami Ramazanoğlu, nüfus kayıtlarına göre 1892 yılında Adana`da dünyaya geldi. Aile,
tarihte Ramazanoğulları diye bilinen soydandır. Babası Mücteba Bey, annesi ise Ümmügülsüm Hanımdır. Sami Efendi`nin büyük dedelerinden Abdülhâdi Bey`in tespit ettiği şecereye göre, Ramazanoğullarının, aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden olduğu ve Nureddin Şehid yoluyla sahabeden Halid bin Velid nesline dayandığı anlaşılmaktadır.
Hamdun Kassar -kuddise sirruh- buyurur: "Düşe kalka giden bir sarhoş gördüğünde dikkatli ol, sakın onu kınama! İhtimâl ki, sen de aynı belâ ile müptelâ olabilirsin!" SÖZÜN ÖZÜ: Tasavvufî anlayışta; irşadda merhamet ve şefkat vardır; ayıplamak, hor görmek ve muhâtabı rencide etmek yoktur. Zîrâ Cenâb-ı Hak kulunun, kudretinden bir sır olduğunu beyân buyurmaktadır. Bu sebeple günâhkâra bakış tarzı olarak, çamura düşmüş bir cevheri zâil olmaktan kurtarma düşüncesi asıldır... Hor görmek ise, zâyi olan cevheri ikinci kez zâyî etmektir! Bu bakımdan Cenâb-ı Hak kulların bu hatâya düşmemeleri için âyet-i kerîmede: "Ey müminler! Bir topluluk, diğer bir toplulukla alay etmesin; olur ki (onlar) kendilerinden daha hayırlı olabilirler! Birtakım kadınlar da (başka) kadınlarla (alay etmesinler!). Belki (onlar da) kendilerinden daha hayırlıdırlar..." (el-Hucurât, 11) buyurmuş ve kulların günâhlarını mîzân etmeyi kendine münhasır kılarak insanlara bu dâirenin içine girmelerini yasaklamıştır. Diğer taraftan başkalarını ayıplayıp duran ve hor hakîr görenlerin de aynı cürüm ve hatâ çukuruna düştükleri çoğu zaman müşâhede edilmiş ve bu durum: "Gülme komşuna gelir başına!" şeklinde bir darb-ı mesel hâline gelmiştir.
**“Fıstık misâli kendisinde bir iç var zanneden kimse, soğan gibi hep kabuk çıkar.”Şeyh Sâdî
**“Bir mânevî mecliste en çok istifade eden, orada en çok tevâzû ve mahviyet gösterendir. Çünkü rahmet-i ilâhî dâimâ fakîrü’l-meşreb, mütevâzı kimselerin gönlüne nüzûl eder. Görmüyor muyuz ki, yağmur suları bile dâimâ çukurlar ve ovalarda toplanıyor, derelerde akıyor.”
**“Kılıç, boynu olanın boynunu keser… Gölge, yerlere döşenmiş olduğundan hiçbir kılıç darbesi onu yaralamaya muvaffak olamaz.”
Bakın kısacık iki mısraya neler sığdırmış mübarekler:
Gafil olma ey İNSAN, şu sendeki, SIRRA er, Yerde gökte ne varsa, SENİN İÇİN SEFERBER...
Burada gücümüzün yettigince ALLAH dostlarindan inciler paylasmaya calisacagim...
Tefekkür yapmamiza gafletten uyanmamiza vesile olur insallah....
Sevgili kardeslerim ALLAH dostlarinin incilerini siradan bir yazi gibi okuyup gecmeyin satir aralarindaki SIRRA nail olmak isterseniz düsünerek okuyun..
Rabbim cümlemizi okudugunu anlayan yasayan ve baskalarinada anlatanlardan eylesin Burada ismi zikrolunacak ALLAH dostlarinin safaatina cümlemizi nail eylesin... Amin ...alıntı
Seni ben gonca güle; feryat eden bülbüle Seni ben ceylanlara seni ben kekliklere Seni ben kardelene seni ben çiğdemlere Seni ben koku koku anlatmak istiyorum...!
Seni ben seherleri gam yüklü kervanlara Seni ben sevgisini bir pula satanlara Seni ben nefesinden, canından bıkanlara Seni ben hayat hayat anlatmak istiyorum...! Seni ben siyahlardan başka rengi bilmeyen Seni ben yüreklere adam gibi girmeyen Seni ben sevdiğini Mecnun gibi sevmeyen Seni ben sevda sevda anlatmak istiyorum...!
Seni ben deniz deniz seni ben dalga dalga Seni ben yağmur yağmur seni ben damla damla, Seni ben bu dünyada duyana duymayana, Seni ben bir nefeste kapıya gelmeyeni Seni ben sever iken kıymetler bilmeyeni Seni ben adım adım anlatmak istiyorum Seni ben yüreklere haramiler salanı Seni ben sevdaları renkten renge koyanı Seni ben mavi mavi anlatmak istiyorum...! Seni ben ferman ferman anlatmak istiyorum...! Seni ben tarihlerden bir tarih yaratarak Seni ben damla damla avuçlara alarak Seni ben son menzile kah düşerek kalkarak Seni ben nefes nefes anlatmak istiyorum...! Anlatmak istiyorum seni ben bu dünyaya Anlatmak istiyorum seni arş-ı aleme Bilmem ne zaman doğmuş doğacak olanlara Seni ben EFENDİM,ÜSTADIM,SULTANIM...diye anlatmak istiyorum..
Unutmamak gerekir ki, hayatın hangi safhasında ve hangi yaşta olursak olalım, bir gün muhakkak gireceğimiz kabirde, fânî bilgilerimizin hepsi hükümsüz kalacak, dünyevî makam, mevkî, servet ve mülkün kıymeti sıfırlanacak, orada ancak dünyada iken îman bağına atmış olduğumuz tohumlar çiçeklenip yeşerecektir. Gel-geç emeller, çılgın arzular ve içi boş felsefeler, ölüm rüzgârı önünde sonbaharda dökülen kuru yapraklar gibi, perişan bir şekilde savrulacaktır.
"İnsanın sağında ve solunda cânab-i ilahiden umum ahvalini gözetmek ve ef'al ve akvalinden her ne sadır olursa onları muntazaman deftere yazmağa me'mur olan iki melek oturucudur. İnsan bir söz söylemez illa onun huzurunda hazır bir melek amelini gözeticidir." (Kaf süresi/17-18)
BİR GENÇ PADİŞAHIN KIZININ KAPISINA GELMİŞ VE KENDİSİNİN ONA AŞIK OLDUĞUNU SÖYLEMİŞTİ.HABER,PADİŞAHIN KIZINA İLETİLİNCE HANIM SULTAN KAPIYA GELDİ VE GENCE:
<<- AL ŞU BİN DİRHEMİ DE ; BİR DAHA BANA DA , SANA DA ZARAR VERECEK BÖYLE BİR ŞEY SÖYLEME.>> DEDİ.
GENÇ VAZGEÇMEYİNCE:
<<-ÖYLEYSE İKİ BİN DİRHEM AL!>> TEKLİFİNDE BULUNDU.
NİHAYET PAZARLIK ON BİN DİRHEME VARINCA , GENÇ KABUL ETTİ. BU DURUMU GÖREN PADİLAH KIZI:
<<-SEN BENİ NASIL SEVİYORSUN Kİ , GÖZÜN PARA PUL İLE KAMAŞIP BENİ GÖRMEZ OLDU. BENİ BENDEN BAŞKASINA TERCİH EDENLERİN CEZASI NEDİR BİLİYOR MUSUN?>> DEDİ VE ARDINDAN SEVGİSİNDE SAMİMİ OLMAYAN VE DÜNYALIĞA MAĞLUB OLAN GENCİ HUZURUNDAN TARD ETTİ.
BU HALİ DUYAN BİR ARİF DÜŞÜP BAYILDI. KENDİNE GELDİĞİNDE ŞÖYLE DEDİ:
<<-EY İNSANLAR! BAKIN DÜNYADA SAHTE SEVGİLERİN BAŞINA NELER GELİYOR! YA HAKK'I SEVDİĞİNİ İDDİA EDİP DE ONDAN BAŞKASINA YÖNELENLERİN BAŞINA AHİRETTE NELER GELMEZ Kİ...>>
HAKK' A SEVGİLİNİN YEGANE MİYARI;ALLAH RASULÜNE TABİ OLMAKTIR, O'NA (SAV) BAĞLILIKTIR,O'NUN ETRAFINDA PERVANE KESİLMEKTİR.AKSİ HALDE İMAN İMAN SAYILMAZ.BU İTİBARLA HİÇBİR KUL,KENDİSİNİ ALLAH'A BAŞKA TÜRLÜ SEVDİREMEZ.KENDİSİNİ ALLAH'A SEVİDİREMEYEN KULUN DA BÜTÜN YAPTIKLARI BOŞUNADIR.
O HALDE HAYATIMIZIN,GÖNLÜMÜZĞN MERKEZİNDE HER ZAMANHAZRETİ PEYGAMBER SAV BULUNMALIDIR.O'NUN EMSALSİZ ÖRNEK ŞAHSİYETİ,KARATERİMİZİN YEGANE MİMARI OLMALIDIR.
HİZMET EHLİ HERŞEYDEN EVVEL ETRAFINA SAĞLAM BİR KARAKTER SERGİLEYEBİLMELİDİR. ZİRA İNSANLAR , SAĞLAM KARAKTERLİ , VAKARLI , ÖRNEK ŞAHSİYETLERE HAYRAN OLUR VE ONLARI ÖRNEK ALARAK PEŞLERİNDEN GİDERLER. NİTEKİM İNSANLAR , TARİH BOYUNCA DAİMA ALLAH'A DAVET EDEN , NEFİSLERİ TESKİYEYE ÇALIŞAN , GÖNÜLLERİ KURAN-I KERİM VE SÜNNET-İ SENİYYE İSTİKAMETİNDE İRŞAD VE İHYA EDEN . TAKVA HAYATI YAŞAYAN VE KENDİNİ ALLAH YOLUNA ADAMIŞ OLAN HAK DOSTLARINA HAYRAN OLUP ONLARI TAKİP ETMİŞLERDİR.
KURAN-I KERİMİN PEK ÇOK AYETİNDE CENAB-I HAKKIN NİHAYETSİZ İLMİNE TEMAS EDİLEREK İNSANLAR TEFEKKÜRE DAVET EDİLİR.AYETİ KERİMEDE ŞÖYLE BUYRULUR:
"GAYBIN ANAHTARLARI ALLAH'IN YANINDADIR;BUNLARI ONDAN BAŞKASI BİLMEZ.O KARADA NE DENİZDE NE VARSA BİLİR.O'NUN İLMİ DIŞINDA BİR YAPRAK BİLE DÜŞMEZ.O YERİN KARANLIKLARI İÇİNDEKİ TEK BİR TANEYİ BİLE BİLİR.YAŞ VE KURU NE VARSA HEPSİ APAÇIK BİR KİTAPTADIR.(ENAM,59)