Habibim! Günün zevâlinden gecenin karanlığına kadar namazın ikamesine ve bilhassa sabah namazında sabahın beyazlığına kadar kırâete devam et. Zirâ sabah namazı ins ü cin ve melekler tarafından şehâdet olunacakdır.» (İsrâ Sûresi, 78) buyurulmuşdur.
Binaenaleyh seher vaktinde mü’minlerin uyanık olup sabah namazına ve kırâete devam etmeleri lâzımdır...
Ebu Hüreyre rivayetiyle Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki: "Receb şehrullahdır. Şa'ban benim, Ramazan da ümmetimin ayıdır. "
Rivayet edildiği üzere birgün Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- hastalanmıştı. Bunu duyan peygamber âşığı Ebû Bekir -radıyallâhü anh-, derhâl mübârek hâl ve hatırlarını sormak için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in ziyâretine koştu. Ancak o Âlemler Efendisi'ni rahatsız bir hâlde görünce dayanamadı ve eve döndüğünde teessüründen yatağa düştü.
"Olur ki bir şey hoşunuza gitmez. Fakat o sizin için hayırdır. Bir şeyi de seversiniz, fakat, sizin için şerdir. Allah bilir. Siz ise bilemezsiniz." (Bakara/216)
"Onlar ki sabretmiş, yalnız Rablerine güvenmişlerdir." (Nahl/42)
"İçinizden mücahede edenler, sabır gösterenler belli oluncaya kadar elbette sizi deneriz." (Muhammed/31)
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular:
"Size en az verilen nimetlerden biri yakîn, diğeri sabra azimdir. Bunların ikisinden nasibini alan kimse, gecesini kıyam, gündüzünü sıyam ile geçirmediğinden dolayı müteessir olmasın."
Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri insanı en güzel takvim üzere yaratmış, onun için insana âlem- i asgâr denilmiş. İnsan cismânî ve ruhânî olarak bütün mevcûdâtın hülâsasıdır ve bu kâinat manzûmesinin içinde sedefin ihtiva ettiği nefis bir inci mesabesindedir. Ve Cenâb-ı Hakk hazretleri bütün mükevvenâtı, cemâdat, nebâtat ve mahlukatı insana hâdim kılmışdır. İnsan kendi kıymetini ve mes'uliyetini idrak ettikden sonra himmet ve gayretini yükselterek, lâyık, yüce mertebelere yönelmelidir. O da kesiksiz daimî olarak tevazû üzere tam kullukdur.
Lakin pek az kimse; yalnız Hâlik teâlâ hazretlerinin irfan verdiği basiret ehli olanlar bu inceliği kavrarlar kendi mükerremliğini idrak ederek hayatları müddetince eksiksiz olarak kulluk etmeğe sa'y ü gayret ederler.
Hadis-i Kudsî: - Ey ademoğlu, kullarımdan hasta olanlara güzel muamelede bulun ki, ben de gönüllerine senin sevgini yerleştireyim.
Gene buyururlar ki: Kim ki bir hastayı ziyaret ederse, sanki Allah yolunda yedi yüz güne denk bir günde oruç tutmuş olur. Kim ki bir cenazeye katılır ise, sanki Allah yolunda, yedi yüz güne denk bir günde oruç tutmuş olur.
Anlatılır ki, bir gün birisi gelib, Ümmü Derdâ'ya kalbinin katılığından bahsetti. Ümmü Derdâ dedi ki:
- Kalb hastalığı (yani kalbin kasaveti) en büyük hastalıktır. Sen hastaları ziyaret et, cenaze teşyiine katıl, kabirleri ziyaret et.
Bilindiği gibi Allahü Teâlâ muhtelif peygamberlerine bazı hususları bildirerek buyurmuştur ki:
- Benim bazı kullarım vardır, beni çok sevdikleri için ben de onları çok severim. Beni arzu ettikleri için ben de onlara müştakım. Beni zikrettikleri için ben de onları daima hatırlarım; bana yöneldikleri için ben de onları gözetirim. Onların yoluna girersen, seni severim. Onlardan yüz çevirirsen sana buğz ederim.
- Onlar nasıl belli olurlar? diye sorulunca, buyurdu ki:
Meşhur bir hikâye vardır: Dervişin biri rüyâsında Şeyhinin cehennemlik olduğunu görmüş, çok üzülmüş. Ne yapsın bir türlü karara varamamış, tereddüd içinde kalmış. Söyleyeyim mi, yoksa söylemeyeyim mi? En sonunda kararını vererek, cesâret edip şeyhinin huzuruna varmış, görmüş olduğu rüyayı kederli ve neşe'siz bir halde anlatmış.
Şeyhi dikkatlice dinledikten sonra, fazla teessüre kapılmaksızın "Evlâdım, müracaat edecek başka bir kapı mı var ki?" diyerek, namaza durmuş, tâdili erkân üzere, büyük bir huşû içinde, uzun müddet namazına devam etmiş. Aradan hayli zaman geçdikten sonra, aynı derviş bu sefer şeyhini Firdevs Cennetinde bin bir türlü nimetler içinde olduğunu görmüş. Bu sefer pek ziyâde memnun ve mesrur olarak tekrar gelip şeyhine sürurlu müjdeyi büyük bir neş'e içinde vermiş. Bu sefer maneviyatlı şeyhi hiç itidalini bozmadan evvelki cümleyi tekrar etmiş. "Evlâdım müracaat edecek başka bir kapı mı var ki?" diyerek ayni minval üzere büyük bir hulûsu kalb ile ibâdetlerine devam etmiş.
Bir bayram günü ahbab ziyaretleri arasında Aksaray’daki kardeşimiz Oğuz Aydınol Bey’in pederleri Ali Haydar Aydınol Bey’e uğranıldı.
Misafir odasına girdiğimizde odanın tabandan tavana kadar resimlerle dolu olduğunu gördük.
Bunlar, muhtelif zamanlarda çekilmiş yüzlerce insan sureti idi.
Muhterem Üstazımız-kuddise sirruh– Hazretleri, orada mutad sohbetlerinden birinin açıklamasını yaptılar. Sohbet çok verimli ve huzurlu oldu. Ne duvardaki resimlerden bahsedildi, ne de Muhterem Üstazımızın nurlu yüzlerinde bir neşesizlik, huzursuzluk müşahede edildi.
Hazret-i Âişe -radıyallahu anhâ-’dan: -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz
“Yâ Âişe! Kim ki, rıfk mülâyemet ve îtidalden nasibini almış ise dünyanın da âhiretin de en hayırlı metaına nâil olmuş demektir. Kim ki rıfk, mülâyemet ve îtidalden mahrum kalmış ise, dünyanın da âhiretin de en hayırlı metaından mahrum kalmış demektir.”
Rıfk, mülâyemet ve îtidal güzel ahlâktan bir şubedir.
Gönüller bu güzel ahlâk sayesinde kazanılır, gene beldelerin fethinde de birçok yönden müessir olur.
Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri buyurdular ki:
“Miraç gecesi göklere çıkarıldığım zaman bir gurub insan gördüm. Göğüslerinden etleri koparılarak, lokma lokma ağızlarına veriliyordu. Bu sırada kendilerine şu sözler söyleniyordu. Kardeşleri
nizin etlerinden yemekde olduğunuzu yeyin!... Ben bu manzarayı görünce “Ya Cebrail kimdir bunlar?” diye sordum. Cevaben dedi ki: - Bunlar senin ümmetinin gıybet edenleridir.
“Yâ Ekreme’r-Rusül! Eğer şu, ahkâmı ve hakâikı câmi olan Kur’ân’ı biz, dağ üzerine indirmiş olsa idik, sen o dağı Allah’dan korkucu ve Allah’ın korkusundan yarılmış görürdün! İşte misâllerimizi Biz âzimü'ş-şân nâsa beyan ederiz ki nâs kendi hallerini teftiş ile düşünsünler ve mütenebbih olsunlar!” (Haşr sûresi, 21)
Kur’ân-ı âzimü'ş-şân’da o kadar tesir vardır ki, teessür şânından olmayan bir dağ üzerine inzâl edilmiş olsaydı o dağ Kur’ân’ın ahkâmıyle mükellef olmadığı halde müteessir olurdu. Binâenaleyh Kur’ân’ın ahkâmıyla mükellef olan insanların Kur’ân’dan müteessir olmayıp Cenâb-ı Allah’tan korkmamaları kalblerinin büyük dağlardan daha katı olmasına delâlet eder. Nitekim âyet-i celîlede buyurulmuştur:
Habibim! Günün zevâlinden gecenin karanlığına kadar namazın ikamesine ve bilhassa sabah namazında sabahın beyazlığına kadar kırâete devam et. Zirâ sabah namazı ins ü cin ve melekler tarafından şehâdet olunacakdır.» (İsrâ Sûresi, 78) buyurulmuşdur.
Binaenaleyh seher vaktinde mü’minlerin uyanık olup sabah namazına ve kırâete devam etmeleri lâzımdır...
Gece ve gündüze müvekkel olan melekler sabah vaktinde ictimâ edip cemâat-i müslimine şâhid oldukları için sabah namazına meşhûd denilmiştir.
«Ey mü'minler! Sabır ve salât ile Allah'dan yardım taleb edin, zirâ Allah Teâlâ sabreden kullar ile beraberdir.» (Bakara Sûresi, 153)
Yani; ey ehl-i îmân! Her umûr-ı hususunuzda nefsinizi günahlardan muhafaza ve nefsin arzusundan men' ve belâya tahammül etmekden ibaret olan sabırla ve bir de cemî' a'zâlarda Cenâb-ı Hak -azze ve celle- hazretlerine teveccühden ibâret olan salât (namaz) ile Cenâb-ı Allah'dan yardım taleb edin. Binaenaleyh sabırla, ibâdetle ve bilhassa namaz ile Cenâb-ı Allah'ın inayet ve yardımını beklemek lâzımdır.
Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri şöyle buyurmuştur:
«Erkek kadın bütün mü’minler (tevhîdde) birbirlerinin velileridirler.» (Tevbe sûresi; 71) Yani mü’minler tevhîdde birleşmek sûretiyle hem dünya ve hem de âhiret işlerinde birbirlerinin yardımcısıdırlar, demektir.
Şüphesiz ki, dîni bağlılık, temeli toprak olan âilevî akrabalıktan daha kuvvetlidir.
Dîne hizmet etmek ancak ve ancak bütün İslâm âlemindeki Müslümanların aynı gâye etrafında birleşip aynı duygularla ümmet-i İslâmı ve Şerîatlarını her türlü tehlikeden korumak ve zafere ulaştırmakla mümkündür.
• “Dînin medâr-ı kıyâmı ve direği nasîhattir. İhlastır, samîmiyettir.” Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu cümleyi üç defâ tekrar etti. Dedik ki:
“Yâ Rasûlallah bu nasîhat kimedir?”
Buyurdular ki:
“Allah’a, Rasûl’üne, müslümanların imamlarına ve umûm halkadır.” (Buhâri)
“Ey mü’minler! Yehûd ve nasârâyı dost ittihâz etmeyin! Zirâ onların bâzısı bâzısının dostudur. Ve eğer sizden bir kimse onları dost ittihâz ederse o kimse onların zümresinden ve Allah’ın sevmediği kullarından olur. Zîrâ Allâhu Teâlâ zâlim olan kavmi doğru yola îsâl etmez.” (Mâide Sûresi, 51)
Fâzıl-ı Sivâsî'nin "Günâh-ı Kebîre ve Sağîre" risalesinde; ehl-i fısk ile huzur günâh-ı kebîredir, denilmiştir.
Ka'bü'l-Ahbâr'ın rivayetine nazaran Cenâb-ı Hak Azze ve Celle iki kelimeyi Arşu'r-Rahman altında yazdırdı.
Birincisi: "Bir adam iyilerin ameli gibi amel işlese ve fakat iyilerin amelleri gibi amel etmekle beraber kötülerle arkadaş olsa, onun sevâblarını günahlar kılıp o adamı kötülerle haşreylerim."
"O hanginizin ameli daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan evvel ise arşı su üstünde idi. Andolsun ki, "ölümden sonra muhakkak yine diriltileceksiniz" desen kafir olanlar mutlaka, "Bu apaçık bir aldatmadan başka bir şey değildir," derler."
Beyzâvî'nin beyânına nazaran, Cenâb-ı Hakk'ın mülk ü saltanatı sâir mahlûkatı halk etmeden evvel su üzerinde câri idi. Daha evvel suyu yaratmış olduğu için ona hükümran idi. Bu, "arş suyun üzerinde, sırtında idi" demek değildir. Gökle yerin yaratılışından evvel arş ile bunların arasında sudan başka bir şey yoktur demektir. Bundan istidlal olunduğuna göre arşdan sonra yaradılan sudur.