Ana Sayfa  |  İletişim  |  RSS 2.0
Kullanıcı Paneli
Kullanıcı Adı :
Şifre :
Kayıt Ol | Şifremi Unuttum?
Arama :
     
Ana Sayfa

Ana Menü

Sohbetler Menu

İslâmî İlimler Menu

Kısa Mesaj - Üyeler İçin
Misafirlerimiz
Sitedekiler
Şu An Çevrimiçi Olanlar:
Üye: 1
şeb-i_yelda

Arama Motorları: 3
GooglebotYandex
Baidu Spider

Ziyaretçi: 12
Toplam: 16

Çevrimiçi Olan Son Üyeler:
Son 20 Üye: 20
Ali Turgut cihan talebesi
Darussefa eslem
feride fureyzi
gönül_alemi İlkbahar
Kaplumbaga kılınç
Mesken-i Ravza Nur
pdxwim Sail Dervis
tıfıl Uhud
Yabani bahçenin sahte çiçeği yusuf
Züveyra Âdi

Bedavacı Team
Son Yorumlar
Yazar: İlkbahar, Konu:
Ey Gönül!
En Çok Okunanlar
» Güya:( .....sükun.....
» SON 3 GÜN "5. Yıldönüm ...
» Aşkın Acep Halleri Var. ...
» Derviş olmak; devrilmiş ...
» Hadi Bakalım Buda Bizde ...
» Dervişin Fikri 5 Yaşınd ...
» Yazıyorum İşte... [Gece ...
» Acemaşiran Ney Taksimi
» Bu Dergahta Yananlar Va ...
» Şerîat - Tarîkat - Hakî ...
En Son Eklenenler
» Tamu Kapusunda Bir Müri ...
» Salih, Sadık, Muhlis Ki ...
» Keşke Demek
» Hiç Düşünmüyor Musun?
» Hangi tohum yere ekildi ...
» Gönül Simidi
» Leblebi Şekeri Sevenler ...
» Ey Gönül!
» Saadetli Ölüm
» 3. Sohbet : "Benden Ad ...
Rasgele Konular
» İlahi; hakkımda, bende ...
» Çocuk ve Ödül - [Kısa G ...
» Hangi Hayatı Örnek Alıy ...
» Avuç İçimsin
» Allah´ın Hidayet Merham ...
» İşte Zirve
» Gayrına Âmâyım*
» ÇUKURUN HİKMETİ NEYMİŞ ...
» Tebessüm Kalbin Yüze Ya ...
» Nefsin Elinden Kaçarken ...
Radyo
Reklam
Takvim
«    May 2012    »
PtSaÇrPrCuCtPz
 
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
 

Ruhuna El-Fatiha
Büyük Hak Dostu
Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin
Vefatı-16 Ekim 1628
 

İNCİTMEMEK ve İNCİNMEMEK
Paylaş
  Kategori: Sohbetler » Yazılı Sohbetler » Osman Nuri Topbaş Hocaefendi-Yazılı
  Yorumlar (3)

İNCİTMEMEK ve İNCİNMEMEK
Peygamber Efendimiz’in müezzinlerinden Abdullah İbn Ümm-i Mektûm -radıyallâhu anh- zaman zaman Rasûlullâh Efendimiz’in yanına gelir:

“–Yâ Rasûlallâh! Allâh’ın Sana öğrettiklerinden bana da öğret!” diye yalvarırdı.

Peygamber Efendimiz de; o temiz yürekli sahâbîsini kırmaz, tatlılıkla bütün sorularına cevaplar verirdi.

Birgün, Kureyş’in ileri gelenlerinden birkaç kişi, Peygamberimiz’in yanında bulunuyorlardı. Hazret-i Peygamber de: «Belki bu Kureyş’in ileri gelenleri îmâna gelirler de maiyyetindekiler de hidâyet bulurlar.» ümidi içindeydi. Bu sırada, doğuştan âmâ olan müezzin Abdullah İbn Ümm-i Mektûm yine geldi. Âmâ olduğu için Rasûlullâh’ın yanında kimlerin bulunduğunu bilmiyordu. Bundan dolayı, her vakitki ricâsını tekrarladı. Misafirlerin yanında bu yersiz suâlden Hazret-i Peygamber üzüldü ve sıkıldı. Başını öte tarafa çevirdi. Alâka göstermedi. Bu durumdan, Abdullah İbn Ümm-i Mektûm’un gönlü hafifçe incindi. Bunun üzerine Abese Sûresi’nin başında bulunan iki âyet nâzil oldu:

“Rasûlullâh, âmâ geldi diye yüzünü buruşturdu ve başını çevirdi.” (Abese, 1-2)

Bu hâdiseden sonra, Rasûlullah Efendimiz Abdullah İbn Ümm-i Mektûm’u ne zaman görse:

“–Ey kendisi için Rabbimin Bana sitem ettiği zât, merhaba!” (Vâhidî, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân, s. 471) diye buyururlardı.

Hiç şüphesiz bu hâdise, ümmeti irşâd için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsında sergilenmiş ilâhî bir örnektir. Bununla, bütün ehl-i îmâna, böyle mevzûlarda takip etmesi gereken istikâmet gösterilmiştir. Dolayısıyla Hak dostları, bu mesele üzerinde, yâni incitmeme husûsunda titizlikle durmuşlar ve gönülleri birer nazargâh-ı ilâhî, yâni bir bakıma mânevî kâbetullâh olarak addetmişlerdir. Zîrâ, kim gönül kâbesine zarar verirse, hakîkatte onun sahibini incitmiş olur. Bu îtibarla denir ki:

«Allâh, gönlü kırıklarla beraberdir.»

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Mûsâ -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk’a bir ilticâsında:

«– Yâ Rab! Seni nerede arayayım?» dedi.

Allâh Teâlâ buyurdu ki:

«– Beni, kalbi kırıkların yanında ara.»” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364)

Hazret-i Mevlânâ’nın naklettiği şu hikâye, bu gerçeği ne kadar güzel yansıtır:

Bir gemide bir derviş vardı. Yükü ve eşyâsı yoktu. İyi huylarından, mertlik ve insanlıktan bir yastığa dayanmıştı. Gemi suların üzerinde akıp giderken, bir ara gemide bir kese altın kayboldu. Derviş ise o sırada uyumuştu. Herkesi aradılar, bulamadılar; biri de o dervişi gösterdi. Ve:

“–Şu uyuyan fakiri arayalım.” dedi.

Para sahibi, derdinden dolayı, yok yere onu uyandırdı. O mâsum dervişe itham dolu bakışlarla:

“–Bu gemide bir kese altın kayboldu. Herkesi aradık; bulamadık. Sıra sende! Hırkanı çıkar, soyun da, halkın şüphesi kalmasın.” dedi.

Derviş:

“Ya Rabbî! Mâsum kulunu suçlu buluyorlar, hâlimi Sana arzediyorum!” diyerek Hakk’a iltica etti.

Gemidekiler, dervişe gönül kırıcı bir şekilde davranmışlardı. O temiz gönlün sahibi, yâni Hak Teâlâ ise, onun kırılmasına râzı olmadığından, balıklara emretti ve o anda denizin her tarafından sayısız balık başını çıkardı. Her birinin ağzında, çok kıymetli iri bir inci vardı. Her birinin ağzında bir inci vardı ama ne inci… O incilerden her biri, bir memleket geliri değerinde idi. Allâh tarafından lutfediliyordu. Kimsenin o incilerde hakkı yoktu.

Derviş balıkların ağzından birkaç inci alıp geminin ortasına attı. Kendisi de sıçrayıp havada iskemleye oturur gibi oturdu. Padişahların tahtlarına oturdukları gibi bağdaş kurmuş, havada duruyordu. Gemi de onun önünde gitmede idi. Gemidekilere seslenerek dedi ki:

“Haydi gidin; gemi sizin olsun Hak benim olsun! O, ne beni hırsızlıkla suçlar, ne de beni kusurlarımı açığa vuran birisinin eline bırakır.”

Gemide bulunanlar:

“–Ey ulu kul! Sana bu yüce makamı ne yüzden verdiler?” diye seslendiler.

Derviş:

“Mânâ sultanlarına saygı gösterdiğim için verdiler. Yoksullara karşı da hiç kötü zanna kapılmadım. O latîf ve nefesi hoş yoksullar yok mu; “Abese” Sûresi, onları yüceltmek için geldi. Onların yoksulluğu dünyalık için veya dünyaya sarılmak için değildir. Onların dünyada Hak’tan başka hiç bir şeyi olmadığından, onlar yoksulluğu benimsemişlerdir.” dedi.

Şâir diliyle bu incelik şöyle anlatılmıştır:

Fukarâ kalbine her kim dokuna

Dokuna sînesi Allâh okuna

Bu kıssadan hisse çıkaran Hazret-i Mevlânâ şöyle ifâde buyurur:

“İnsanı inciten kişinin, Allâh’ı incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki bu küpün suyu, Hak ırmağının suyu ile birleşmiştir.”

“Bilgisizliğimiz, körlüğümüz yüzünden, Hakk’ın velîlerini hor görmek, onları incitmek istiyoruz.”

“İbtilâ, belâya uğrayış bir hastalıktır, belâya uğrayan kişiye acırlar, ama ahmaklık öyle bir hastalıktır ki başkalarını da yaralar ve incitir.”

“Ahmaklar, insan yapısı mescide saygı gösterirler de, gönül sahiplerinin gönüllerini kırmaya çalışırlar.”

“Bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir?”

“Oysa bir Allâh adamının, yani bir peygamberin veya velînin gönlü incinmeyince, Allâh hiç bir kavmi rezîl ve rüsvây etmemiştir.”

Dolayısıyla tasavvuf, incitmemek bahsi üzerinde ziyadesiyle durur. Öyle ki, incinmemek derecesinde…

Sâmi Efendi Hazretleri, Daru’l-Fünûn Hukuk Fakültesi’ni yeni bitirmişti. Onun güzel hâlini ve tertemiz sîretini pek beğenen bir Allâh dostu:

“–Evlâdım, bu tahsîl de güzeldir ama, sen asıl tahsîli ikmâl etmeye bak. Seni irfân mektebine kaydedelim, orada da gönül ilimlerini ve âhiret sırlarını öğren!..” dedi.

Ardından da ekledi:

“–Evlâdım, o mektebde nasıl eğitim yaparlar, ne öğretirler bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, bu tahsîlin ilk dersi incitmemek, son dersi de incinmemektir…”

İncitmemek, nispeten kolaydır. Ama incinmemek elde değildir. Zîrâ o, bir gönül işidir. Dolayısıyla incinmemek, ancak fânîlerden gelen ve kalblere saplanan zehirli okların tesirsiz kalması ile mümkündür. Bu da, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesinin kemâlindeki seviye nisbetindedir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tâif’te taşlanıp hakâret gördüğünde melekler:

“– Ey Allâh’ın Rasûlü! Dilersen, şu iki dağı birbirine çarpıp buranın zâlim halkını helâk edelim.” demişlerdi.

Ancak o âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan yüce Peygamber, meleklerin bu teklifini kabul etmediği gibi şefkat ve merhamet duyguları içerisinde, mübârek yüzünü Tâif tarafına çevirdi ve ahâlisinin hidâyet bulmaları için duâ eyledi. (Bkz. Buhârî, Bed’u’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)

Bir Peygamber âşığı olan Hallâc-ı Mansûr da taşlanırken:

“–Allâh’ım! Bunlar bilmiyorlar, benden evvel onları affet!” diye duâ etmiştir.

Bu, gerçek tahsîl ile, yâni mânevî terbiye netîcesinde elde edilen kalb-i selîme âit bir hâldir.

Ebu’l-Kâsım el-Hakîm’e, kalb-i selîmin sıfatlarını sorduklarında şunları söylemiştir:

“Kalb-i selîmin üç vasfı vardır:

Birincisi, incitmeyen bir kalb,

İkincisi, incinmeyen bir kalb,

Üçüncüsü de iyiliği Allâh’ın rızâsı için yapıp karşılığını beklemeyen bir kalb…

Zîrâ bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna, hiç kimseye eziyet etmeyince verâ ile; kalbini Rabbe yöneltip kimseden incinmeyince vefâ ile; yaptığı sâlih amellere herhangi bir fânîyi ortak etmeyince de ihlâs ile gelir…”

Şâir ne güzel söyler:

Cihân bâğında ey âkil, budur makbûl-i ins ü cin;

Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin!..

İncitmemek ve incinmemekte en mühim hususlardan biri de, kusur ve kabahat örtmektir. Bu güzel ahlâkı gerçekleştirmek için Belh meşâyıhından Hâtem Hazretleri, işitmesine rağmen “esamm”, yâni sağır lakâbını almıştır. Şöyle ki:

Birgün, kendilerine ma’ruzâtta bulunmak üzere dertli bir kadıncağız geldi. Tam merâmını anlatmaya başlamıştı ki, kadından gayr-ı irâdî olarak, kazâ ile gaz sancısı netîcesinde çirkin bir ses sâdır oldu. Kadın bir mum gibi eridi, âdeta mahvoldu. Hâtem Hazretleri ise, kadının mahcûb olup müşkil durumda kalmaması için hiçbir şey duymamış gibi kendisini işitmezliğe verdi ve elini kulağına götürerek:

“–Bacım, kulağım zor işitiyor; biraz yüksek sesle söyle! Duyamadım…” dedi.

Böylece kadıncağız, gayr-i ihtiyârî vâkî olan kusurunun gizli kaldığını düşünerek rahatladı. Merâmını yüksek sesle tekrar anlatmaya başladı.

Bu olaydan sonra, Hâtem hazretleri, “Hâtem-i Esamm” (Sağır Hâtem) diye yâdedildi.

Bu misâldeki inceliği ve ahlâkî seviyeyi, sâdece kitaplardan edinilen mâlumatlarla hayâta geçirmek elbette ki mümkün değildir. Hâtem Hazretleri’nin sergilediği bu nezâket ve incitmeme duygusu, onun Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân, yâni merhamet ve “Settâru’l-uyûb” yâni “ayıpları örtücü” sıfatından aldığı hisseyi, ancak ahlâka inkılâb ettirebilmiş olmasıyla îzâh edilebilir. Böyle davranışlar, özellikle tasavvufta “Allâh’ın ahlâkıyla ahlâklanma” şeklinde tâbir olunmuştur.

İncitmemek husûsunda hadîs-i şerîfte buyrulur:

“İnsana günah olarak, müslüman kardeşini küçük görmesi yeter…” (Müslim, Birr, 32)

İncinmemek husûsunda hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektedir.” (Tirmizî, Birr, 63)

Hak Teâlâ buyurur:

“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında, (incitmeksizin) «Selâm!» derler (geçerler).” (el-Furkân, 63)

Bu yüksek hâller, bir firâset meselesidir. Yoksa insan, farkına varmadan nice çamlar devirir. Yâni öz olarak ille firâset, ille firâset…

Firâset nedir?

Firâset, peygamberlerin sıfatlarından bir cüzdür. İnce bir zekâ ile muhatabın aklının seviyesine göre davranmaktır. Zîrâ bir kimseyi sevindiren bir davranış, diğer bir kimseyi üzebilir. Dolayısıyla insan terbiyesi, onun psikolojik durumunu tespit edebilmek ve hâdiselerin iki-üç merhale sonrasını hesap edebilmekten geçer.

Firâsetin şaheseri, ölüm bilmecesini halletmenin gayreti içinde olmakla başlar. Zîrâ fânî âlemde sırlara ve hakîkate ârif olabilmek, ancak “ölmeden evvel ölebilmekle” mümkündür. Yâni nefsânî ve dünyevî arzulardan vazgeçebilmek zarûrîdir. Hak dostları, bu hususta şu düstûrlara riâyet ederler:

İki şeyi unutma:

1. Allâh’ı ve

2. Ölümü.

İki şeyi de unut:

1. Sana yapılan fenalıkları

2. Yaptığın hayır ve iyilikleri.

Bize yapılan fenâlıkları unutmak, affetmek olarak gerçekleştirildiği takdirde, bu daha büyük bir fazîlettir. Çünkü kul, affede affede ilâhî affa mazhar olur. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“(Rasûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.” (el-A’râf, 199)

“Bir iyiliği açıklar yahut gizlerseniz veya bir kötülüğü (açıklamayıp) affederseniz, şüphesiz Allâh da ziyâdesiyle affedici ve kâdirdir.” (en-Nisâ, 149)

“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr 22)

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:

“Bir adam Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:

«–Hizmetçiyi ne kadar affedeyim?» diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz susup cevap vermedi. Adam tekrar:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Hizmetçimi ne kadar affedeyim?» diye sordu.

Bu defâ Fahr-i Kâinât Efendimiz (kesretten kinâye olarak):

“–Her gün yetmiş defa affet!” cevabını verdi. (Ebu Dâvud, Edeb, 123-124/5164; Tirmizî, Birr, 31/1949)

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in dünyâya vedâ ânında, fem-i muhsinlerinden sâdır olan şu son sözleri ne kadar mânidardır:

“Namaz! Namaza dikkat ediniz! Mâlik olduğunuz (köleler, kadınlar ve çocuklar) hakkında Allâh’tan korkunuz!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 123)

Bir başka hadîs-i şerîfte Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyururlar:

“İnsanlara borç para veren cömert biri vardı. O kişi, hizmetçisine:

«–(Borç verdiğimiz) fakire (borcu almak için) varırsan (ödeme imkânı temin edememişse), ondan vazgeç ve onu affediver (alacağımızı hibe et)! Umarım Allâh da bizi affeder.» derdi.

Sonunda adam Allâh’a kavuştu ve Allâh da onu affetti.” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Müsâkât, 31)

İşte bu, firâsettir. Bizim de böyle davranmamız için Âlemlerin Efendisi tarafından gönüllerimize takdim edilmiş yüce bir hâldir. Bu hâle erenler, Allâh dostu olurlar. Onun için hiçbir Allâh dostu, ahmak olmaz. Hiçbir ahmak da Hak dostluğuna yükselemez.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir kimse methedildiği zaman:

“–Onun aklı nasıl?” buyururlardı.

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde sık sık:

“Akıl etmezler mi? Düşünmezler mi?” buyurur.

Yâni Allâh Teâlâ, kullarına, kalbe bağlı olarak aklı kullanmaları husûsunda ısrar etmektedir.

En büyük firâset, istikbal bilmecesini çözmektir. Onu çözen kimse de artık hiçbir fânîden incinmez, hiç kimseyi de incitmez. Her hâdisedeki murâd-ı ilâhîyi ve ezel-ebed sırrını sezer. Hak rızâsına göre davranır.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri buyurur:

“Rabbine karşı dâima edebi muhâfaza et! Hâdiselerin, Cenâb-ı Hakk’ın takdîriyle meydana geldiğini unutma. Arada vâsıta olan ne varsa, sadece birer izâfî sebepten ibârettir.”

Ehl-i gönül buyurur:

“İnsanlar arasında kendini bilenler, şu üç vasfa sahip olanlardır:

1. Rüzgârı bile incitmeyenler,

2. Kendi ad ve sıfatlarını söylemekten edeb edenler,

3. Hâlık’ın mahlûkuna merhamet ve şefkat ile nazar edenler.”

Hâsılı incitmeme ve incinmeme husûsunda kalbî seviyemiz: “Seni öldürmeye gelen, sende dirilsin.” düstûrunu gerçekleştirebilecek bir kıvamda olmalıdır.

Cenâb-ı Hak, bu yüksek hâli, yâni ince, zarif ve rakîk bir gönle sahip olabilmeyi cümlemize ihsân buyursun.

Âmîn…

       
#1 Yazar: nefes                                                                                                                 30 Mart 2010 06:46 | MSN: --
Kayıt Tarihi: --
Grub : Ziyaretçi
Konu Sayısı: 0
Yarum: 0
MSN: --

Bir gün Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
“–Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz müddetçe cennete giremezsiniz!..” buyurmuşlardı.
Ashâb-ı kirâm:
“–Yâ Rasûlâllah! Hepimiz merhametliyiz.” dediler.
Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- şu îzâhatı yaptı:
“–Benim kastettiğim merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilakis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, evet, bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..”(Hâkim, IV, 185/7310)
Yani kulun, gönlünün genişleyerek, bütün mahlûkâtın içinde huzur bulacağı bir şefkat ve merhamet sarayı hâline gelmesidir. Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm esmâsından bir nasîb almasıdır. Yaratılana, Yaratan’dan ötürü muhabbet, merhamet ve şefkat göstermesidir. Kulun kalbi, bu şekilde hassas ve rakik hâle gelince, Cenâb-ı Hakk’ın da o kuluna karşı merhamet ve lutufları ziyâdeleşir. Zira yeryüzündekilere merhamet edenlere, gökyüzündekiler de merhamet etmeye başlar.
İşte bu kalbî kıvâma ulaşınca, insan, KENDİSİNE YAPILAN HAKSIZLIK VEYA HATALARDAN İNCİNMEMEYE BAŞLAR. Allâh’ın rızâsına kavuşabilmek ümidiyle bu hataları affeder, onları gönül âleminde kin ve nefrete döndürmez.
OSMAN NURİ TOPBAŞ

sail dervişi hocam incinmemek nasıl olur sizden öğrenmek isteriz lütfen bir kaç satır?

el merü ala dini halilihi



iza gadipte fesküt (yeni öğreneceğiz inş,tatbik edeceğiz)
Açtığı Konular: 0 | Yorum: 0    

#2 Yazar: isra                                                                                                                 30 Mart 2010 10:40 | MSN: --
Kayıt Tarihi: 29.03.2010
Grub : Üye
Konu Sayısı: 0
Yarum: 3
MSN: --

Açtığı Konular: 0 | Yorum: 3    

#3 Yazar: fizyoterapist                                                                                                                 30 Mart 2010 14:20 | MSN: --
Kayıt Tarihi: --
Grub : Ziyaretçi
Konu Sayısı: 0
Yarum: 0
MSN: --
Sâmi Efendi Hazretleri, Daru’l-Fünûn Hukuk Fakültesi’ni yeni bitirmişti. Onun güzel hâlini ve tertemiz sîretini pek beğenen bir Allâh dostu:
....
...
..
.
başlayan bölümü bir kez daha okuyun... ve taif... ve sonrasında kalbin 3 bölümü
Açtığı Konular: 0 | Yorum: 0    

  Bilgi

Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.




Haftanın Sohbeti

[SOHBET İZLE]Osman Nuri Topbaş Hocaefendi : "Yüreğimizin Ulaştığı Her Yerden Mesulüz"
Sohbeti dinlemek için tıklayınız.
Tasavvuf Sohbetleri

[SOHBET DİNLE] 3. Sohbet : "Benden Adam Olmaz Diyenlere - Sahabe'den Eşsiz Tövbe Örnekleri - Birbirini Öldüren İki Kişiden Allah Hoşnut Olur "
Sohbeti dinlemek için tıklayınız.
Görüntülü Sohbet

[SOHBET İZLE] Ahmet Taşgetiren - 16.Bölüm - "Günaha Karşı Duyarlılık"
Sohbeti izlemek için tıklayınız.
Tefsir Dersleri

[İZLE] Dr. Adem Ergül Tefsir Dersleri 2. Ders " Besmele "
Dersi dinlemek için tıklayınız.
Fıkıh Dersleri

[İZLE] Ahmet Hamdi Yıldırım 2. Ders "Temizlik - Abdest"
Dersi dinlemek için tıklayınız.
Tasavvuf Dersleri

[İZLE] Doç. Dr. Süleyman Derin "İhya Okumaları" 2. Ders
Dersi dinlemek için tıklayınız.
Radyo Sohbetleri

Fatih Çıtlak İle Tasavvuf Sohbetleri -Toplam 14 Bölüm- Her birinde Mârifetullah ikliminde aşk yağmurlarına tutulacağınız,uzun soluklu sohbetler
Sohbetleri dinlemek için tıklayınız.
Mesnevi Sohbetleri

[İZLE] Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz " Mesnevi Sohbetleri " Toplam 23 Bölüm
Dersi dinlemek için tıklayınız.
Haftanın Konusu

*Doç. Dr. Fahreddin Yıldız'ın kaleminden :" Allah Elçisinin Örnekliği "
Okumak için tıklayınız.
Tasavvuf Dershanesi

19. Ders "Nakşibendiyye büyüklerine göre Allah’a en çabuk vâsıl eden dört esastan biri=Sohbet "
Okumak için tıklayınız.
Anket

Dervişin Fikri olarak 4 yıldır aynı temayı (görünüm) kullanıyoruz.Sizce değiştirmelimiyiz?

Değişiklik iyidir.
Böyle kalsın.
Bir ay deneyebiliriz

Facebook Sayfamız
Dervişin Fikri

Sayfanızı Da Tanıtın
Dervişin Fikri ile ilgili en güncel haberleri almak ve orjinal videoları seyretmek için açılan sayfada BEĞEN butonuna basınız
Sayfaya gitmek için tıklayınız.
Diline Sahib Çık!



Duyurular

Sayın Editör,Yazar ve Üyelerimiz.Makaleleriniz için seçtiğiniz resimleri önce bilgisayarınıza kayıt edip,sonra yükleyiniz.Diğer sitelerden alıntı resimler bir müddet sonra silinmekte veya değişmektedir.

Dervişin Fikri İslami Portalı'nda Yazılarınızı veya Alıntılarınızı Yayınlamak İçin Üye Kontrol Panelindeki Konu Ekle Linkine Tıklayarak Yazılarınızı Bize Gönderebilirsiniz.

Namaz Vakitleri
Hoş Sadâ

Sami Sultanımız-Özel
Dervişane Musıki
Ayet-i Kerime
Hadis-i Şerif
Dua
Son Dakika Haberleri
  
Ana Sayfa  |  İletişim  | Üye Ol  | 
Copyright © 2008-2009 Dervişin Fikri  | Tüm Hakları Saklıdır © 2008-2009 Dervişin Fikri  | Çeviri By © 2009 zIRyuMRuL
GenelVideolar Hit Statistics
İslami Sitelerin Bulusma NoktasıiSLami Toplist, islami Siteler, ToplistislamiHit.comdomain