“Her dünyâya gelen, vakti saati, sayılı nefesleri tamamlandıktan sonra ebedî âleme intikal edecektir. Ne mutlu o kimseye ki, hayatını Hakk yolunda ifnâ etmiş ve yüzünün akıyla âhırete göçmüştür!..
Fakir de, bu husûsu nasîbim derecesinde bilebildiğim hâlde lâyıkıyla kulluk edemedim. Pîr-i fânî olduğum hâlde kendime çeki düzen veremedim. İslâm büyüklerinin şuurlu ve şerefli hayatlarını okudum, lâkin nefsimde tatbik edemedim. Hatâlarla dolu bir ömürden sonra Rabb’imiz Teâlâ Hazretleri’nin huzûruna ancak mağfiretini umarak gidiyorum. Çünkü O, Rahmân’dır, Ğaffâr’dır.”
Musa Efendi (k.s) Medîne-i Münevvere’de Ramazan aylarında başlatmış olduğu, binlerce mü’min için hazırlattığı iftar sofraları, ayrı bir letâfet ve ayrı bir lezzet taşırdı. O sofralarda Rasûlullâh’tan esen bir rûhâniyet meltemi hissedilirdi.
İrfan sahibinin kalbi ateşe benzer....Beşeri yapıyı yakar,kavurur,lakin yaktıktan sonra da olduğu gibi bırakmaz...Rabbülaleminden diler...Bu dilek sonunda o, bir daha meydana gelir...Her halde eskisinden daha iyi bir şekilde....
RIZA MAKAMI
Bir sohbetinde gene şöyle anlattı:
İrfan sahiblerinin bu dünya evindeki yaptıkları amel, ne bir hal içindir, ne de bir makam..
Onlar, ancak amellerini zat-ı ilâhî'de bulunan yer ve makamlarını tahkike erdirmek için yaparlar.
Bunu elde ettikten sonra başka ne isterler ki? Bütün hal ve makamlar orada dürülür durur. Beğen beğen al ve seç seç giy... bulana mübarek olsun..
Ârif ne kadar medh edilse, gene lâyıkıyla târif edilmiş olamaz. Çünkü onun her hali Rabbı iledir, ancak onunla sükunet bulur. Ne uyku ne de uyanıklığı onu sevdiğinden ayıramaz. Onun nazarında Allah'dan başka varlık yoktur. Yalnız Allah'ı bilir. O kendini bile unutmuştur, daima hayret içindedir. Hakdan başka bir düşüncesi yoktur. Zâhiren sağırdır, dilsizdir, hiçtir. Hiçlikle var olmuştur. Dilsizdir ama mânevî hadiselere vukufu vardır. Sağırdır ama bütün mânevî duygulardan haberdardır.
Çünkü ârifler rıza makamındadırlar. Onların kalbleri bütün hadiseler karşısında sakindir. Rıza, her kalbin herhangi bir kederine sevinmektir. Ârif Allah'ı sevmeği ve kaderine boyun eğmeği zevk haline getirmiştir. Çünkü rızasının aslı, Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerine güvenmektir.
Musa Efendi - rahmetullahi aleyh- bir umre için Mekke'deydi. Geceleri müthiş soğuk oluyordu. Böyle bir gece çağırdı hizmetinde bulunan Adil Bey'i:
-”Adil evladım, biz sıcacık otelde kalıyoruz. Gelirken gördün mü tünellerde kıvrılıp sabahlayanları. Onlardan sorumluyuz. Hemen git, alabildiğin kadar battaniye al ve onlara dağıt.” dedi.
Yüklü bir para verdi Adil Bey'e, Adil Bey koştu battaniye satıcılarına, yükledi battaniyeleri bir kamyonete ve tünellerin yolunu tuttu. Böylece, İslam dünyasının çeşitli beldelerinden gelen, ama otel paraları bulunmadığı için tünellerde yatan insanlar bir mü'minin şefkatine bürünerek sabahladılar.
*Hak Dostlarının sözleri boşa söylenmiş kelamlardan değildir.Hedefe mutlak varacak ok misalidir.Yeter ki hedef yerinden kıpırdamayıp kendisini başka mecralara sürüklemesin.Buyrun, gönlünüzü bir üveyiğin kanatları gibi açarak o gül yüzlünün sözlerine kulak verin.Kim bilir belki bu makaleyi okuyan aramızdan birinin dünyası değişecek, gönlüne düşen cemre ile yepyeni bir hayata kucak açacaktır.
Her şey çalışmakla olur. Hak yolunda çalışanlara Cenab-ı Hak ecrini fazlasıyla verir. Elhamdulillah şimdi devir böyle; herkes Allah Teâlâ’yı arıyor. Çünkü bu devrin insanı cinnet ve bunalım içinde, sıkıntı içinde, huzursuzluk içinde… Ne yapacağını bilemiyor ve nihayet Allah Teâlâ’yı arıyor. Bu hengâm içinde bizim de hâlimize şükretmemiz gerekiyor, çünkü bir çok insan, hayır ile şerri tefrik edemiyor (ayıramıyor) birbirinden. Ama elhamdülillah, bizim yolumuz belli. Büyük velîlerin yolu… Üstadımız Mahmud Sâmî Hazretleri meselâ, Sultanu’l-Ârifîn idi. Sonsuz şükürler olsun ki, Cenab-ı Hak, bizi bu yola sevk etmiş. Yalnız biz de böyle bir nîmete ermişken gelişigüzel bir hâlet içinde olursak istifade edemeyiz. Bu sebepten âdâba muhakkak dikkat etmek lâzım.
Seher vaktinin önemine binaen şu aşağıdaki ayeti kerimeleri sık sık tekrar ederlerdi.
"Muttakiler geceden az bir zamanda uyku uyurlar, ve gecenin diğer vakitlerinde ibadetle meşgul olurlardı. Onlar seher vakitlerinde istiğfar ederler." (Zariyat 17/18)
"Mü'min kamillerin yanları yataklarından uzak olur, Allah'ın azabından korkularına ve rahmet-i ilahiyeyi ümid ettiklerine binaen Rabblarına tazarru ve niyaz ederler ve onlar bizim verdiğimiz rızklardan muhtaç olanlara infak ederler." (Secde suresi /l6)
Bu ayetleri sık sık okumaktan gayeleri her aklı selim sahibi mü'minlerin, bu lahuti zamanın kıymetini bilip, ona göre amel etmelerîne dikkatli olmaları bakımındandır.
Fahri Kainat Efendimiz buyuruyorlar:
-Farz olan beş vakit namazdan sonra, namazların en faziletlisi geceleri kılınan teheccüd namazıdır.
Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri bazan sabahlara kadar namaz kılar, hatta ayakları şiştiği olurdu.
Bu hali gören Aişe radıyallahu anha validemiz hazretleri:
- Ya Rasûlullah! Senin geçmiş, gelecek günahların afvedilmedi mi? sorusuna cevaben:
- Ya Aişe! Çok şükredici bir kul olmayayım mı? buyururlardı.
Bilhassa muhterem üstaz hazretleri Bursa'daki devlethanede bulundukları gecelerde, seher vakitlerinde Hu hu kuşunun hu hu deyerek zikrettiğine işaretle,
Zahidin ibadeti alâka iledîr, Arifinki zevk iledir. Zahid ahireti ister, Arif Mevlayı ister. Zâhid nefsi iledir, Arif Allah iledir. Zahidin zikri dili ile, Arifînki kalbi ve canı iledir Zahidin kalbi sebeplerledir, Arifin ruhu Allah iledir.
Mü'min Allah'ın zikriyle mutmain olur, Arif Allah'la mutmain olur.
Mü'minin bakışı Allah'ın nuru ile, Arifin bakışı Allah iledir.
Mü'min Allah'ın ipine tutunur, Arif Allah'a tutunur.
İrfan sahibinin kalbi ateşe benzer....Beşeri yapıyı yakar,kavurur,lakin yaktıktan sonra da olduğu gibi bırakmaz...Rabbülaleminden diler...Bu dilek sonunda o, bir daha meydana gelir...Her halde eskisinden daha iyi bir şekilde...İrfan sahiplerinin bu dünya evinde yaptıkları amel,ne bir hal içindir,nede bir makam..Onlar ancak amellerini zat-ı ilahide bulunan yer ve makamlarını tahkike erdirmek için yaparlar...Bütün hal ve makamlar orada dürülür durur.Beğen,beğen al ve seç seç giyin...Bulana mübarek olsun...
Hakkı söylemenin dışında münâkaşa ve terkedip öfkeden uzak durarak yumuşak davranmak sûfiye ahlâkındandır. Çünkü nefsler, cedel ve münâkaşayı sevenlerde daha ataktır. Sâlik, arkadaşının nefsini kabarmış görünce ona kalbiyle mukâbele eder. Kalb ile mukâbele gören nefsten, korku ve soğukluk zâil olur. Böylelikle cedel fitnesinin ateşi söner. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri buyurur: “Sen kötülüğü en güzel şekilde sav. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet Sûresi / 34) Kin ve hîleden temizlenmiş nefslerden cedel ve münâkaşa arzusu çıkarılıp atılmıştır. Nefste kin ve hîle bulundukça insanın içinde cedel ve münâkaşa duygusu da bulunur. İnsanın içinden çekişme duygusu çıkınca, dışında da bunun eseri kalmaz. Nefsteki kin duygusu bazan rekabet duygusuna benzer hâlde bulunur. Dünyadan zühd yoluyla uzaklaşan ve zühdünün ateşi nefsini eriten kimselerin bâtınında kin ve hîleden eser kalmaz. Mal ve makam sevgisi gibi, dünyevî isteklere rağbet bulunmaz. Nitekim Allah Teâlâ:
--Enes bin Mâlik -radıyallahu anh- buyurur: – İnsan güzel ahlâk sayesinde, cennetin âlî derecelerine yükselebilir. Buna karşılık ibâdeti çok olsa da kötü huyu sebebiyle cehennemin derinliklerine yuvarlanabilir. Yahya bin Muaz-ı Râzî buyurur: – Kötü huy öyle bir günahtır ki onunla beraber işlenen çok iyilikler menfaat vermez ve güzel ahlâk öyle bir iyiliktir ki onun sayesinde, günahların birçoğu zarar vermez. Kettânî -kuddise sirruh- buyurur: – Tasavvuf dediğin ahlâktır, ahlâkını güzelleştirip arıtan, tasavvufunu arıtmış olur. Bir kimse gelerek -sallallahu aleyhi ve sellem-’e sordu: – Ey Allah’ın Rasûlü din nedir? Rasûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-: “Güzel ahlâktır” buyurdu. Adam Rasûl-i Ekrem efendimize sağından gelerek aynı suali sordu:
1.Yeni ders almakla şereflenen sâlik kendisinin büyük ve ulvî bir vazife aldığını; ihlâs, sebat, gayreti sayesinde istikbâlde büyük veliler derecesine çıkabileceğini kati olarak bilmelidir.
2. Bu da ancak tek gayenin Allah rızası olduğunu bilib hayatının sonuna kadar kendisine bir makam, mansıb gibi bir şey beklemeden zûl-li inkısâr, yani kırık kalb, tevâzu üzere kulluğu elden bırakmamaktır.
3. Bu şerefli vazifeye devam ederken hayatta karşılaşacağı mühim görünen şeyler, hâdiseler azmini gevşetmemeli. Yani ailevî huzursuzluklar, hastalıklar, aile fertlerinden birinin ölümü, fakirlik (yeis olur), zenginlik (azgınlık olur) yolculuk, misafirlik, daha hatıra gelmeyen bir çok musibetler-İşin kesreti, çoluk çocuğun çokluğu gibi.
*Ey Dertli Gönlüller...Buyrun Sonsuzluğa Açılan Kapıdaki Devanız
“Seyr u sülûkte muvaffakiyetin anahtarı;
İhlâs, tevâzu ve sa'y ü gayrettir. Bu hususu benimseyenler dikkatli olup Allah’ın rızâsını talep edenler, Rabbimiz Teâlâ Hazretlerinin rızâsını kazanırlar, aksi hareket edenler, fesat çıkaranlar ise hüsrâna uğrayanlardan olurlar.
Allah için sevgi olan yerde mü'minler birbirlerine karşı daha fazla sevgili ve saygılı olur, nefislerini her zaman kardeşlerinin hizmetine fedâ ederler. Bu fedâkarlığı yaparken, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine bahşettiği bu hâlleri tahattur ettikçe, mahviyetleri artar, teslimiyetleri yine Hâlık Teâla'nın izniyle tezâyüd eder.
Ancak tam ihlâs sâhibi, yani sırf Allâh'ın rızâsına tâlip olanlar, kulluk vazifelerini hayatlarının sonuna kadar yüksek bir gönül enginliği ile idâme ettirirler, yorulmak nedir bilmezler. Şüphesiz bu da şânı yüce olan Allah Teâlâ'nın tevfiki iledir.
Ablam ve annem rahmetli oldular, ömürlerinde çarşıya gitmediler. Beyleri neler getirmişse onu giydiler. Belki bazen beylerinin getirdiği elbise ve kumaşların rengini-desenini beğenmediler, ama bu onların kalbini de çok meşgul etmedi. Zira dünyanın süsüne, ziynetine çok gönül kaptırılırsa, aslî vazifemiz olan kulluğu unutmaya başlarız
"- Sen kötülüğü en güzel şekilde sav. O zaman bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (Fussilet Sûresi, (41) 34)
Kin ve hileden temizlenmiş nefislerden cedel ve münâkaşa arzusu çıkarılıb atılmışdır. Nefisde kin ve hîle bulundukça, insanın içinde cedel ve münakaşa duygusu da bulunur. İnsanın içinden cekişme duygusu çıkınca, dışında da bunun eseri kalmaz. Nefisdeki kin duygusu bazan rekabet duygusuna benzer halde bulunur. Dünyadan zühd yoluyla uzaklaşan ve zühdünün âteşi, nefsini eriten kimselerin batınında kin ve hileden eser kalmaz. Mal ve makam sevgisi gibi, dünyevî isteklere rağbet bulunmaz.