*Ehlullah dilinden, okudukça içi açan manevi alemlere daldıran lâtif bir yazı.
Sordum sarı çiçeğe Gül sizin neniz olur? Çiçek eydür ey derviş! Gül, Muhammed teridir
İnsan ömrü, -müsbet veya menfî- binbir iniş-çıkış, yâni bir medd ve cezir iklîminde geçer. Neş'e ve hüzünler birbirini tâkib eder gider. Sürûr ve seâdete mukâbil, elem ve ızdıraba sebeb olan fevkalâdelikler, insana derûnî bir tefekkür, derin bir duyuş ve kendini hesaba çekme imkânı kazandırır. Bir insan, ne kadar duygusuz ve vurdumduymaz olsa da, ciddî bir ölüm tehlikesi geçirdiğinde bundan bir hisse alır ve kurtuluşundan sonraki hayatını daha değerli kılmaya yönelir. Sevindirici hâdiseler de böyledir.
Meselâ, bir evlâdı dünyâya gelen genç bir anne veya babanın bu doğumdan sonra hissiyâtında büyük bir değişiklik olur. Zîrâ onlar, artık seviye katetmiş, anne veya baba olmuşlardır. Hareketler ağırlaşmış, mes'ûliyet duygusu artmıştır. Hâlbuki onlar, bu hâlden önceki durumları itibarıyla zâhiren aynı kişilerdir, fakat hâllerinde mânen bir farklılık teşekkül etmiştir. Yâni çocuklarının doğumu, onların rûhlarına ayrı bir tecellî olmuştur.
Nefislerimizi terbiye ve tezkiye yolunda, Zâtın’ın ulûhiyetini idrak edecek ve büyüklüğün karşısında Sen’in rıza ve hoşnutluğunu celb edecek teslimiyet yollarını aç yâ Rabbî!
Dünyanın hiçbir meşakkati, nefsin karşılaştığı hiçbir şey, onlara Seni unutturmadı yâ Rabbî! Sen’den yüz çevirttiremedi. Hazreti Safiyye Annemizin dediği gibi “duydum ki kardeşim Hamza’ya müsle yapılmış. Yâ Rabbî, biz Sen’in yolunda bundan daha fazlasına razıyız!” diyerek teslimiyette erişilmez makamlara kavuşan annemiz gibi, büyüklerimiz gibi, Zâtın’a itaat ve kulluğun önündeki kîl ve kâllerle meşgul olacak işlerden bizi al yâ Rabbî! Bizi Zâtın’ın büyüklüğü ile yakınlığı ile meşgul olacak yollara sevk et yâ Rabbî! Bizi bu nimetlere at yâ Rabbelâlemîn…
Belki, biz bu büyük nimetlere kavuşacak istidat ve kabiliyete haiz değiliz yâ Rabbî!.. Sen bize Habibin (s.a.s.) hürmetine merhamet buyur Allah’ım!
Son devrin en önemli âlim ve mutasavvıflarından Muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'nin kendi kaleminden ve kendi fem-i muhsinlerinden gönülleri aydınlatıcı sohbetlerini istifadenize sunuyoruz.Cenâb-ı Hakk müstefid eylesin...
Son devrin en önemli âlim ve mutasavvıflarından Muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi'nin kendi kaleminden ve kendi fem-i muhsinlerinden gönülleri aydınlatıcı sohbetlerini istifadenize sunuyoruz.Cenâb-ı Hakk müstefid eylesin...
Seher vaktinin önemine binaen şu aşağıdaki ayeti kerimeleri sık sık tekrar ederlerdi.
"Muttakiler geceden az bir zamanda uyku uyurlar, ve gecenin diğer vakitlerinde ibadetle meşgul olurlardı. Onlar seher vakitlerinde istiğfar ederler." (Zariyat 17/18)
"Mü'min kamillerin yanları yataklarından uzak olur, Allah'ın azabından korkularına ve rahmet-i ilahiyeyi ümid ettiklerine binaen Rabblarına tazarru ve niyaz ederler ve onlar bizim verdiğimiz rızklardan muhtaç olanlara infak ederler." (Secde suresi /l6)
Bu ayetleri sık sık okumaktan gayeleri her aklı selim sahibi mü'minlerin, bu lahuti zamanın kıymetini bilip, ona göre amel etmelerîne dikkatli olmaları bakımındandır.
Fahri Kainat Efendimiz buyuruyorlar:
-Farz olan beş vakit namazdan sonra, namazların en faziletlisi geceleri kılınan teheccüd namazıdır.
Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri bazan sabahlara kadar namaz kılar, hatta ayakları şiştiği olurdu.
Bu hali gören Aişe radıyallahu anha validemiz hazretleri:
- Ya Rasûlullah! Senin geçmiş, gelecek günahların afvedilmedi mi? sorusuna cevaben:
- Ya Aişe! Çok şükredici bir kul olmayayım mı? buyururlardı.
Bilhassa muhterem üstaz hazretleri Bursa'daki devlethanede bulundukları gecelerde, seher vakitlerinde Hu hu kuşunun hu hu deyerek zikrettiğine işaretle,
Üç kişiden korkunuz: “Merhametsizden, Mürâîden, Mürtekipten.” Üç musibetten uzakta kalınız: “Zulümden, zelzeleden ve bilirim iddiasında bulunan câhilden. Üç kişiye yardım ediniz: “Hastaya, garibe ve muhitinde kıymeti bilinmeyen kişiye.” Üç şey saâdetin sırrıdır: “Tevazu, kanaat ile zenginleşme ve ölümü sık sık tefekkür etme.”
Zahidin ibadeti alâka iledîr, Arifinki zevk iledir. Zahid ahireti ister, Arif Mevlayı ister. Zâhid nefsi iledir, Arif Allah iledir. Zahidin zikri dili ile, Arifînki kalbi ve canı iledir Zahidin kalbi sebeplerledir, Arifin ruhu Allah iledir.
Mü'min Allah'ın zikriyle mutmain olur, Arif Allah'la mutmain olur.
Mü'minin bakışı Allah'ın nuru ile, Arifin bakışı Allah iledir.
Mü'min Allah'ın ipine tutunur, Arif Allah'a tutunur.
İrfan sahibinin kalbi ateşe benzer....Beşeri yapıyı yakar,kavurur,lakin yaktıktan sonra da olduğu gibi bırakmaz...Rabbülaleminden diler...Bu dilek sonunda o, bir daha meydana gelir...Her halde eskisinden daha iyi bir şekilde...İrfan sahiplerinin bu dünya evinde yaptıkları amel,ne bir hal içindir,nede bir makam..Onlar ancak amellerini zat-ı ilahide bulunan yer ve makamlarını tahkike erdirmek için yaparlar...Bütün hal ve makamlar orada dürülür durur.Beğen,beğen al ve seç seç giyin...Bulana mübarek olsun...
'çok duygulandım okurken,kabe yollarına diye bir ilahide vardı sohbetin ardında,ve rabıta rabıta....sonra yüreğimde taşıdığım yolculukları düşündüm..nereye gidişat nerden nereye...nesillerin koptuğu şu dönemde ,düşüncelerin başı sonu nerde..
gönül bahçemizin çiçegi irfan güneşinin hayatı bu kadar derin?...
suyun yüzünde öyle bakarken dalamamak..tutunsan da tutunamamak..ve en acısı hasret kalmak...
Bugün üstüne basıp geçtiğimiz toprağın, yarın bir parçası hâline geleceğiz. Yarın toprak altının horluğuna dûçâr olmamak için, bugün toprak üstündeki fânî saltanatlara, nefsânî câzibelere aldanmamalıyız. Dünyada yerli edâsıyla dolaşmamalı, her an dâvet edilecek ölüm yolcuları olduğumuzu ve Azrâil ile meçhul bir zaman ve mekânda randevumuz bulunduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.
Vefâyât adlı eserinde İbn-i Hallikān, şu hâdiseyi nakletmektedir:
“Urve bin Zübeyr -radıyallâhü anh-, oğlu Muhammed ile birlikte, Halîfe Velid bin Abdülmelik‘i ziyaret maksadıyla Medîne’den Şam’a gitmişti. Oraya vardıklarında çok sevdiği oğlu Muhammed, bir ara hayvanların bakımı için ahıra girdi. Lâkin serkeş bir hayvanın kendisine attığı fecî tekme neticesinde hemen orada vefat etti.
Bu elîm kazânın üzerinden henüz bir müddet geçmişti ki, Urve -radıyallâhü anh-’ın ayağında kangren hastalığı zuhûr etti. Bunu haber alan Halîfe Velid bin Abdülmelik, Urve bin Zübeyr’e ayağının kesilmesinin zarûrî olduğunu, aksi takdirde hastalığın bütün vücuduna yayılabileceğini söyledi. O da, ilâhî takdîre büyük bir rızâ ve teslîmiyet içerisinde bunu kabul etti. Bunun üzerine derhal, Urve’nin ayağını kesmesi için mâhir bir cerrah çağrıldı. Gelen cerrah, yapacağı ameliyatın çok fazla ıztırap vereceğini, bu sebeple hastanın narkoze edilmesi gerektiğini ifâde ettikten sonra Urve Hazretleri’ne:
«‒Efendim! Müsâadeniz olursa ayağınız kesilirken acı hissetmemeniz için size bir miktar şarap içirelim?» teklifinde bulundu.
Kulu, Rabbinden uzaklaştırarak kötülükleri işlemeye tahrîk eden en süflî durumdaki isyankâr nefstir. “Emmâre” çok emredici demektir. Bu sıfatı hâiz olan nefsin yegâne maksadı, hevâ ve heveslerini ölçüsüzce tatminden ibârettir. Şehvetin esîri, şeytanın avânesi olmuş; keyfine, zevkine, günâha düşkün olan nefstir.
Nefsin düşkünlükleri ve aşırı istekleri demek olan şehvetlere karşı her hangi bir mücâdele göstermemek, onun arzularına tâbî olarak şeytanın yoluna uyup gitmek de, nefs-i emmâre seviyesinde bulunan kimselerin ahvâli cümlesindendir.
Aslında nefs-i emmâre, sâhibine karşı şeytandan bile tehlikeli olabilmektedir. Nitekim bu husûsu İbn-i Atâullâh el-İskenderî şöyle îzâh eder:
“… Sen asıl nefsinden kork! O nefs ki senin aleyhine çalışır. Üstelik ölünceye kadar da sahibinden hiç ayrılmaz. Oysa şeytan bile hiç olmazsa Ramazan ayında insandan ayrılır. Çünkü Ramazan’da şeytanlara kelepçe vurulur. Fakat buna rağmen Ramazan ayında da devâm eden cinâyet, hırsızlık ve ahlâksızlık vak’aları, şeytanın kandırmasından değil, nefsin azdırmasından ileri gelmektedir.”
Hakkʼa giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur. Mühim olan, Cenâb-ı Hakʼtan gelen ve bizi Hakkʼa yaklaştıracak olan vesîlelerin farkına varıp onlardan lâyıkıyla istifâde edebilecek bir gönle sahip olmaktır. Kulun gönlü hak ve hakîkate teşne ise, kendisini Allâhʼa yaklaştıracak olan vesîleleri görmeyi Rabbimiz ona nasîb eder.
Tevbe, bütün mekanların aslı ve özü bütün hallerin anahtarıdır. Makamların ilkidir. Kulda zecr ve mez'in hal olarak bakınması tevbenin anahtarı ve başlangıcıdır. Mezi ve Zecirden sonra"intibah" hali hissedilir. İntibah kişiye hayra götüren hallerin başında gelir. Yakaza; Hakk'tan korkan kimselerin kalbine Allah (cc) tarafından ihsan edilen ve onları tevbe etmeye yönlendiren ilahi bir ikazdır. Gerçek bir muhasebe ancak sahih ve sağlam bir tevbeden sonra olur. Murakabe menfi hatıraları keser. İnabe tevbenin ikinci derecesidir. İnabe, Allah' (cc) tan yine Allah' (cc) a dönüştür. Tevbe, mücahedeyle, mücahede ise sabırla olur. Sehl b. Abdullah: "Nimetlere sabır, bela ve musibetler sabırdan daha zordur." Sabrın hakikatı, nefsin itminana ermesinden, onun itminana ermesi, keskiye edilmesinden nefsin tezkiyesi de ancak tevbe ile olur. Ömer b. Abdulaziz"Kaza ve kaderin şahsıma takdir ettiği şeyler dışında asla sevincim olmadı." Havf tevbeye yönelişten hasıl olur. Tevbede istikamet havf ve recanın mutedil olmasına vesiledir. Tevbe makamı bütün makamları toplar. Hz. Ali(ra): " Zühd, mümin olsun kafir olsun dünyayı yiyen kimseye aldırmamandır." Fakirde zaruri bir katlanma, zahidde ve iradi bir katlanma ve terkediş vardır. Sehl b. Abdullah: "Gerçek ubudiyyet, şahsi tedbir ve ihtiyar terk edildiğinde elde edilir." Yaptığını Hakk'la yapan, düşündüğünü Hakk'la düşünen ve O'nun emirlerine yasaklarına aykırı, ufacık bir şeye yönelmeyen kimsenin durumu "beka" makamındır.Alıntı
Allahımmmm.... Allahımmmm......Bu ne büyük lutuf dostlarını gösterdin Aklıma mukayit ol Allahım....
FAKR
Fakirle fakr’ın mânâlarını iyice bilmek lâzımdır. Fakir, dünya nimetlerine kısıtlı olan kişidir, parası malı mülkü olmayan, yahud pek değersiz mahdud şeylere malik olandır.
Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurur:
“- Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçlarsınız” (Fâtır, 15)
Fakr, Allah’dan başkasına mülkden pâye vermeyendir. Nefsinin şartlarından Allah için çıkmayan ve “bütün varlığımı Allah’a teslim etdim” sözünün hakikatına ulaşmayan, nefsi için mülk iddiasında devam ediyor demekdir. Ve fakrla da alâkası yoktur. Allahü Telâlâ onu bu mânânın hakikatına, müşâhedeye erdirmez.
Allahü Teâlâ’nın halis kulları için değişmeyen sünneti bu hususda üç derece üzerinedir.
Birinci derece: Zâhidlerin fakr’ı.
İki elini dünyadan çekmek, bu hususda kendisine kimsenin müdahalesine imkân vermemek, dünyayı terk veya taleb gibi şeylerden sâlim olmak. Bu, müstakim fıtrata ulaşmak demekdir ki, şerefi büyükdür. İki elini zabdetmek demek, dünyayı medih ve zemm ile uğraşmağı terketmeği de terketmek ve maksûda yönelmekdir. Hâlâ, daha terketdiği şeylerin terki ile uğraşıyor ise fakr’a ulaşmamışdır. Böyle kimseye ucub, dâvâ, riyâ, makam, mansıb arzusu gibi âfetler ârız olur.
Büyükler demişlerdir ki:
Dünyayı terk için terk bu kadar zararlı olursa, dünyayı arzû etmek ne olur düşünmek lâzımdır. Eğer dünyayı terk maksûd-i hakikiye ulaşmakdan alıkoyuyor ve sâlikin hırsını ve cimriliğini artırıyor ise yine bir kıymeti yokdur.
Bütün bu işler dünyaya kıymet verenleri uğraşdırır. Dünyaya kıymet vermeyenler ise fakr-ı -ilâllah içinde mes’uddurlar.
Sâlihlerle beraberlikten maksat; kalbî bir beraberliktir. Zira fiilî beraberlik, her zaman mümkün olmayabilir. Yahut fiilî beraberlik olsa bile kalbî beraberlik olmadığında, yine bir fayda hâsıl olmaz. Bu sebeple sâlihlerle beraberlikten kasıt; gönül beraberliğidir, yani hayat ve hâdiseler karşısında sâlih ve sâdıklar gibi hissedip davranabilmektir. Böyle bir beraberlik hâli varsa zâhirî beraberliklerin de faydası vardır. Yine böyle bir beraberlik hâli varsa zâhirî ayrılıkların ziyânı yoktur.
Allah’ın sevgili kullarından biri bir rüya görür; rüyasında kendisine şöyle denir:
-Sabah olunca, karşına ilk çıkanı ye, ikinci çıkanı sakla, üçüncü çıkanın dileğini kabul et, dördüncü geleni üzme, beşinciden de kaç!
Sabah oldu; dışarı çıktı. Yola koyulup gitti. Karşısına bir dağ çıktı. Bu koca dağı görünce şaşırdı. Kendi kendine şöyle dedi: ... Rabbim bana bunu yememi emretti.
Sonra şöyle dedi:
Rabbim bana gücümün yetmeyeceği bir şeyi emretmez.