Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Rabıta
.RABITA.
Rabıta
kelimesi lügatte "İki şeyin birbirine bağlanması" demektir. Tasavvuf dilinde
ise, mürşid ile mürid arasındaki ilâhî feyzin akışını sağlayan mânevi bir
bağdır. Bu bağ, Kur'an-ı kerim ve Hadis-i şeriflerde bazen açık, bazen de zımnen
işaret edilmiştir.
Rabıta, Cenab-ı Hakk'ın tecelli ettiği
ve bu sebeple nur, feyz ve muhabetle süslenmiş olan insan-ı kâmil'in gönlüne
teveccüh etmek, bu sayede Hakk'a vuslat yolunda vesîleye sarılmaktır. Gaye
Hakk'a yaklaşmak, O'nun rızasını kazanmak, O'nun ahlâkıyla ahlâklanmaktır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde: "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve
sâdıklarla beraber olun." buyuruyor. (Tevbe: 119) "Sâdıkîn"den murad "Mürşidûn"
olduğu "Bahr-ül Hakâyık" tefsirinde beyan buyurulmuştur.
Allah-u Teâlâ ehl-i imânı bu Âyet-i
kerime ile sorumlu kılmış, vâris-i enbiya olan bir Mürşid-i kâmil'in maiyyetinde
bulunmalarını emir ve vacip eylemiştir. Allah-u Teâlâ'nın "Teklif-i mâla yutak"
olmayacağı, yani kuluna güç getiremeyeceği şeyi teklif etmeyeceğine göre;
sâdıklarla beraber olmayı emredince, her zaman için sâdıkları bulundurmayı temin
etmiş demektir.
Mürşidle beraberliğin bir kısmı cismâni olduğu gibi, bir kısmı da ruhanîdir ki,
bunu rabıta ile izah edebiliriz. Râbıtanın azlık ve çokluğu, yani zayıflık ve
kuvvetliliği muhabbetin azlık ve çokluğuna tâbi bulunacağından, muhabbet
arttıkça râbıtanın kuvveti de artar.
Bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve O'na yaklaşmaya vesile arayın."
(Mâide: 35)
Dikkat edilirse bu Âyet-i kerime'de
takvanın yanında kurtuluş için bir de vesile şartı getirilmiştir. Bahsedilen
vesileyi ulema, Mürşid-i kâmil olarak tefsir etmişlerdir.
Abdullah bin Mes'ud -radiyallahu
anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-
Efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
"İnsanlar içinde öyleleri vardır ki,
Allah'ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görüldüklerinde Allah zikrolunur."
(Câmiüs-sağîr: 2466)
Kalbin gıdası durumunda olan feyz,
muhabbet gibi kavramlar, Allah'ın yaratığıdır, mahlûktur. Nasıl ki Cenab-ı
Hakk'ın maddî nimetlerinden olan ekmek, para ve mal gibi maddî yaratıkları
sahiplerinden istemek, bunları elde etmek için çalışmak, adetullah gereği ise;
aynen bunun gibi, feyz ve muhabbet cihetiyle şereflenen, zengin olan bir insan-ı
kâmilden, şartlarına ve edep kurallarına uygun olarak himmet (yardım) istemek de
yine adetullahın bir gereğidir. Maddî
mahlukların tâbi olduğu kurallarla, mânevî mahlukların tâbi olduğu kurallar esas
itibariyle aynıdır. Nasıl ki bir eve kapıdan giriliyorsa, herhangi bir konuda da
istenilen neticeye varmak için adetullah denilen sebepler ve hikmetler
silsilesine sarılmak şarttır. Aranan netice, onu doğuran sebep ve şartlara
uymakla gerçekleşir.
Nitekim bu hususta Cenâb-ı Hakk,
hidayet ve rahmetini, enbiya ve evliyalar vasıtasıyla kullarına ulaştırmaktadır.
Hidayet ve rahmete ulaştıran başka bir kapının olmaması da yine adetullah
gereğidir.
Kâmil insanın kalbi, nazargâh-ı
ilâhîdir. Rabıta da o ilâhî nazaradır. İlâhî tecelli sonucu o insan-ı kâmilin
kalbi, feyz ve muhabbetle dolar; rabıta ile insan, o kamilin kalbinde tecelli
eden feyz ve muhabbete talip olur. Bu talep, insanı rıza ve muhabbetullaha
çeker. Bu ise vuslat yolunda Hakk'a yaklaşmanın, diğer bir deyişle Allah'ın
ahlâkıyla ahlâklanmanın ifadesidir.
O halde rabıta, adedullah gereği,
hidayet ve rahmete ulaşmanın yolu ve metodudur. Rabıtaya şirktir mantığı ile
karşı çıkanlar, bilmeden feyz ve muhabbeti Cenab-ı Hakk'ın zâtına izafe etmek
suretiyle kendileri şirke düşmektedirler.
Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh-
Hazretleri buyurur ki: "Tarikat-ı âliye'de feyz alma ve ilerleme yalnız zikir ve
evradın çokluğuna bağlı olmayıp, ihlâs-ı kalbiyye ve samimi muhabbetin de büyük
tesiri bulunduğu erbabına malum ve aşikârdır. Meşâyih-ı kiram'dan bazısı:
'Şeyhin bir nazarı kırk çileden daha evlâdır.' sözüne ilâveten, feyze nail olmak
için Mürşid-i kâmil'in nurlu nazarlarını da feyz ve terakki vesilesi kabul
etmişlerdir." (30 Mektup)
"Bilindiği gibi, Râbtta'dan maksat feyz
almaktır. Gerçek feyz kaynağı ise Cenâb-ı Hakk'tan başkası olmadığı şüphesizdir.
Şu kadar var ki, Allah'ın Habib'i Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem-
Efendimiz Hazretleri dahi Cenâb-ı Hakk'tn zât ve sıfatının tecellî mahalli ve
mazharı bulunduğundan, Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-den feyz
almak, Cenâb-ı Hakk'tan feyz almak demektir.
Allah-u Teâlâ'ya âit olan ilâhî feyz
Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve selem-inin deryasına gelir, oradan da
zamanın mürşidinin deryasına gelir.
Ezelî taksimata dâhil olanların,
nasiplerini alabilmeleri için, o deryaya doğru kalplerini açık bulundurmaları
lâzımdır. Su mütemadiyen akıyor, fakat sen testini çeşmeye tutmuyorsun.
Testiyi çeşmeye tutmak demek, her şeyden
kesilip Râbıta'da durmak, kalbi o deryaya bağlamak demektir.
Herşey sevgi ile kâimdir. Sevgi ve
teslimiyet kişinin mânevi parasıdır. Bunlar ne kadar çok olursa, mürebbinin
nazar ve teveccühünü o nisbette kazanır. O sevgi sayesinde terbiye görür, o
sevgi sayesinde terakki eder.
Mânevi terakkinin muhabbet ile mümkün
olduğu üzerinde bütün evliyâullah ittifak etmişlerdir.
Meselâ telefonla görüşebilmek için,
karşılıklı iki kişinin bulunması gerekmektedir. Binaenaleyh deryadan kalbe ilâhî
feyzi çekmek için de iki kişinin olması lâzımdır.
Kalbini Allah-u Teâlâ'nın dostuna
raptetmek emr-i ilâhî olduğu halde, bu emr-i ilâhîyi inkâr edenlerin ellerinde
ne gibi deliller var?
Kâbe-i Muazzama'ya secdeye kapanmayı
şirk olarak kabul etmiyorsun da, Râbıta'dan murad olunan: "Sâdıklarla beraber
olunuz!" emr-i ilâhî'sini neden şirk kabul ediyorsun? Halbuki o da Allah-u
Teâlâ'nın emri, bu da Allah-u Teâlâ'nın emri.
Kâbe-i muazzama'da Hacer-ül esved,
Kâbe-i muazzama'da Altınoluk var. Fakat Allah-u Teâlâ ona öyle bir oluk ihsan
buyuruyor ki, feyz deryasından Resulullah Alayhisselâm'ın deryasına gelir.
Kâinat da o deryâdan alır, o Altınoluk'tan alır. Yani ona yönelen Hakk'a
yönelmiş olur. Ondan aldığı feyz, feyz-i ilâhî'dir. Allah-u Teâlâ'dan Resul-i
Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve
sellem-inden ona, ondan O alınmakla feyz-i ilâhî olur. O gördüğün insan-ı kâmil
bir maskeden, bir resimden ibarettir.
Cenâb-ı Hakk'ı görmeyen, bilmeyen,
mâsiyetten kaçınmayan, kendi nefsini ilâh edinen kimselere yapılan rabıta onun
nefis putuna yapmış olur. O da şeytan ile merbudiyetini kurar. Allah-u Teâlâ
Âyet-i kerimelerinde buyurur ki: "Onlar hakikaten kendilerinin bir şey
üzerinde bulunduklarını sanırlar. İyi bilin ki onlar yalancıdırlar. Şeytan
onları istila etmiş, onlara Allah'ı anmayı bile unutturmuştur. Onlar şeytan
taraftarı olanlardır." (Mücâdele: 18-19)
Hem gayri yolda bulunacak, şeytanın
izini takip edecek, gayesi ve maksadı peşinde koşacak, cebini dolduracak, şöhret
yolunda olacak; hem de tasavvuftan bahsedecek, bu mümkün değil! Bunlar ancak
sun'î mutasavvıflardır. Gerçekten, hakikatten mahrumdurlar.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor: "Resulüm! Gördün mü o nefis arzusunu
ilâh edineni? Artık
ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)"
(Furkan: 43) Bunlar, şeyh şeytanı tabir edilen yol kesici mukallid mürşidlerdir.
Bunlar, şeytanın yapamayacağını şeyhlik maskesi altında yaparlar. Ahkâma ters
düşen haller zuhur ediyorsa o mürşid mukalliddir, sahtedir. Onların Hakk ile işi
yoktur. Şeytanın askerleridirler.
- Bu yazı çeşitli kaynaklardan derlenmiştir.
Haftanın Sohbeti
[SOHBET İZLE]Osman Nuri Topbaş Hocaefendi : "Yüreğimizin Ulaştığı Her Yerden Mesulüz"