Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Oryantalistlere Göre İslam Tasavvufunun Kaynağı
ORYANTALİSTLERE
GÖRE İSLÂM VE TASAVVUFUN KAYNAĞI
İslâm tasavvufunun yerli
(islâmî) kaynakları tasavvufu gerek düşünce gerek tatbikat itibariyle tamamen
Kur'ân ve Sünnet'e dayandırırlar. Bu eserlerin pek-çoğu mutasavvıflar tarafından
yazılmış olduğu için, onların meseleye tenkitçi tarih açısından bakmaları
beklenemezdi. Fakat yerli kaynakların tasavvufu sırf islâmî menşe'li görmeleri
büsbütün yanlış sayılmaz; çünkü onlar bu düşünceyi gerçekten Kur'ân ve Sünnet'e
uydurmuşlar ve kendilerini tamâmiyle İslâm'ın içinde görmüşlerdir. Ancak
tasavvufa açıkça cephe alan bazı müslüman müellifleri onların birtakım
görüşlerinin dine yabancı bulunduğunu söylemekle birlikte, bu yabancılığın
menşeini göstermiş değillerdir. Tasavvufun
menşe'leri ile ilk defa oryantalistler meşgul oldular. Bunların birçoğunda peşin
bir hükmün hareket noktası teşkil ettiği görülüyor: Araplar mistik düşünceye
kabiliyetli bulunmadıklarına göre, tasavvuf onlara ancak dışarıdan gelmiş
olabilir. Nitekim İslâm mistisizminin asıl doğuş ve gelişme yeri İran olmuştur.
Nicholson Hind tesiri ve Yeni-Eflâtunculuk üzerinde durur; Blochet, Dozy, Von
Kremer Hind-îran tesirine bağlarlar; Brown Samî bir dine karşı Arî reaksiyon
olarak izah eder; A. Palacios Hıristiyanlığa ağırlık verir. Bunlar arasında
islâmî menşe'lere en çok yer veren L. Massignon'dur. Oryantalistlerin
yabancı menşe iddiaları karşısında, oryantalist tezlere karşı islâmî menşe
tezini şiddetle müdafaa edenler de çıkmamış değildir. Maamafih genel görüş odur
ki, İslâm, tasavvufu içinde sözü geçen yabancı tesirler çeşitli derecelerde
bulunmakla birlikte bütün bu tesirler İslâm'ın kendi kaynakları (Kur'ân ve
Sünnet) içinde asimile edilmiştir. İslâm tasavvuf
undaki "fena" doktrininin Budizm'deki "nirvana"ya çok benzemesi açıkça bir
iktibas olayına işaret etmektedir. L. Massignon Hind tesirinin bilhassa zikir
metodlarında bulunabileceğini söylemektedir, ki L. Gardet ve Anawati bu noktayı
incelemişlerdir. Oryantalistlerin
iddiaları arasında en zayıfı tasavvuf konusundaki İran tesiridir. Maniheizm'in
ve diğer klâsik İran inançlarının bu hususta herhangi bir kayda değer tesiri
bulunmadığını L. Massignon açıklığa kavuşturmuş bulunuyor. Eski Yunan tesiri
meselesi hem oryantalistleri, nem müslüman müellifleri pekçok meşgul etmiştir.
Hakikatte Yunan mistisizmi ve onun son büyük örneği olan Yeni-Eflâtuncu felsefe
de birçok müellife göre dış kaynaklara pekçok şey borçludur. İslâm felsefesinde
Yeni-Eflâtuncu mistisizmin bütün izlerini açıkça görmek kabildir. Muhyiddin İbni
Arabî ve onu takip edenlere gelince, bunlarda Filon'un ve Plotinus'un tesiri o
kadar kuvvetlidir ki, bu tesirin zaman zaman islâm'ın orijinal kaynaklarına
hâkim olduğu görülür. İslâm tasavvufunda
yabancı tesirler meselesi oryantalistler tarafından olduğu kadar bazı İslâm
müellifleri tarafından da çok defa abartılmıştır. Tasavvufa aleyhtar olanlar,
titiz bir inceleme sonunda bazı fikirlerin menşe'ini îslâm dışında bir yere
bağlayabilir veya bazı fikirleri islâm'ın temel inançlarıyla tezat halinde
görebilirler; nitekim bu türlü araştırmalar her devirde yapılmıştır. Acaba bütün
bu benzerliklerin mâhiyeti ve önemi ne olabilir? Herşeyden önce şunu
belirtelim ki, kültür benzerlikleri arasında illiyet bağı aramak her zaman
geçerli bir yol değildir. Herhangi bir zamanda herhangibir yerde görülen bir
kültür unsuruna başka bir zamanda ve başka bir yerde de rastlandığında, bu
ikisinin bir kültür difüzyonu yoluyla birbirine bağlantılı olduğunu iddia etmek
bizi çok defa gereksiz zorlamalara götürebilir. Nitekim insanların çeşitli zaman
ve yerlerde bel kemeri kullanmış olmaları bu işin mutlaka bir kaynaktan adım
adım yayıldığını göstermeyebilir. İnsanın insan olarak sahip bulunduğu ortak
özelliklerden doğan birtakım neticeler vardır ki bunların başkalarından kopye
edilmesi gerekmez. İkinci olarak,
kültür temasları ve alışverişleri dünyanın her çağında ve her yerinde
görülmüştür; hiçbir cemiyet bundan kaçınamaz. O kadar ki, İslâmiyet'i bir inanış
sistemi olarak benimsemeyen ilim ve fikir adamları bile onun bu konudaki
fevkalâde anlayışı karşısında hayranlıklarını belirtmektedirler. Zira İslâm yeni
bir dünya görüşü ve yeni bir sosyal nizâm getirirken insan cemiyetinin yapısı ve
işleyişini dâima hesaba katmış, hem idealist hem gerçekçi olmuştur. Meselâ
İslâm'dan önceki örf ve âdetlerden bazıları açıkça reddedildiği halde bazılarına
dokunulmamıştır. Daha sonra İslâm hukukunun gelişme seyri içinde mahallî örf ve
âdetlere -İslâm'la çatışmadıkları ölçüde- geniş bir saha bırakılmıştır.
Kısacası, başka sistemlerden birtakım unsurların İslâm cemiyeti bünyesi içinde
yer alması hem sosyal bir zaruret, hem dinî bir cevazın neticesidir. Günlük
hayâtımıza bir bakacak olursak, gerek zihnî gerek davranış olarak bu hayatın
herbir parçasını bir başka kaynağa bağlamak mümkündür. Bunları parça parça ele
alacak olursak, hayâtımız tam bir yamalı bohça gibi görünür. Halbuki biz
kendimizi Müslüman Türkler olarak biliyoruz. Bu demektir ki, kullandığımız
şeylerin başlangıcı nerede olursa olsun, bunlar bizim hayâtımız içinde
birbiriyle kaynaşarak belli bir hüviyet kazanmışlardır. Hiç kimse bizi iskarpin
giydiğimiz veya felsefe okuduğumuz için Türklükten ve Müslümanlıktan çıkmış
sayamaz. Bu düşünceleri
hesaba kattığımız zaman, islâm tasavvufunda yabancı unsurlar meselesinin
Müslümanları rahatsız edecek boyutlara nadiren ulaştığını görürüz. Tasavvufun
dinin hudutlarını zorladığı zamanlar olmuştur; fakat îslâm cemaatının hayret
verici gücü sayesinde eğrilerin doğrultulduğuna, bütün sapma teşebbüslerinin
çizgi dâhiline sokulduğuna şahit oluyoruz.