Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Nefsin Terbiye ve Islah Şekilleri
NEFSİN TERBİYE
VE ISLAH ŞEKİLLERİ
Tarikattaki
Terbiye: İlk nefis terbiyesi tarikatta başlar. Zira Tarikat-ı aliye'ye dehalet
etmeyen bir kimse, nefsini tanıyıp tehlike ve tuzaklarından haberi olmaz ki
onunla mücadele etsin, ıslahına çalışsın.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-
Efendimiz bir Hadisi şeriflerinde:
"Küçük cihaddan büyük cihada döndük."
Buyurarak kâfirle olan cihadı küçük,
nefisle olanı büyük saymıştır.
İnsanın kendi nefsi ile cihad etmesine
"Cihadı ekber" denilmiştir. Çünkü düşmanların en büyüğü nefistir. Bir insanın
sana yapacağı en büyük düşmanlık seni öldürmesidir. Bu ise şehâdetine vesile
olduğu için, seni en yüksek mertebeye erdirir. Nefsin elinde ölürsen ebedi
hayatın mahvolur.
Bir Hadis-i şeriflerinde de, nefsin bir
mümin için ne büyük tehlike olduğunu haber veriyorlar ve şöyle buyuruyorlar:
"En şiddetli düşmanın iki yanın
arasındaki nefsindir."
(Beyhakî)
Kişi Tarikat-ı aliye'ye dehalet eder
etmez iç âlemine dönüş yapar. İç düşmanını görür, onunla mücadele ve mücahedeye
başlar.
En büyük düşmanla mücadeleye
girişildiği için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz
bir diğer Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Hakiki mücahid, nefs-i emmâresi ile
savaşan kimsedir."
(Tirmizî)
Abdullah bin Amr -radiyallahu anhümâ-dan
rivayet edilen bir Hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuşlardır:
"Muhacir, Allah'ın yasakladığı
şeylerden kaçınandır."
(Buhârî. Tecrid-i sarîh: 10)
Mükerrem denilmeye lâyık olan insan,
nefsini tezkiye etmiş, güzel ahlâk sahibi olmuş; içini, dışını, işini
temizleyen, şeriat hizmetinde, tarikattaki esaslara nail ve vâkıf olan insandır.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde
insanların kendilerini temize çıkarmalarını yasaklamakta ve şöyle buyurmaktadır:
"Kendinizi beğenip temize çıkarmayın.
Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir." (Necin: 32)
İyiler de kötüler de gün gelecek Hakk'm
huzurunda seçileceklerdir.
Nefis başlangıçta yeni doğan çocuğa
benzer. Terbiye ile ıslah veya ifsada kabiliyetli bulunduğundan, bir ilim-irfan
erbabının taht-ı terbiyesine girmeye muvaffak olursa; ilim, irfan ve fen
öğrenerek terbiye olur, dünyâ saadetine ahiret selâmetine erer.
Nefsin her bir arzusu bir put
mesabesindedir. Süflî nefsi, his ve meyillerinden arındırıp tezkiye etmedikçe
kişi nefsin putlarına tapmaktan kurtulamaz.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde: "Gördün mü o hevâ ve hevesini
ilâh edinen kimseyi?"
buyuruyor. (Furkan: 43)
İnsanlar nefislerinin hevâ ve
heveslerine tâbi olunca nizam ve intizam bozulur, hayatın gerçeklerinden
uzaklaşılır.
Tarikat-ı aliye'deki nefis terbiyesine
en güzel misal, yünlerin halı hâline gelmesidir.
Çok uzak yerlerden getirilen kirli ve
karışık yünler evvelâ kazanlarda yıkanıp temizlenir. Sonra çeşitli taraklardan
geçerek didik didik olur, tel tel ayrılır ve iplik hâline gelir. Benliği tamamen
gider, renk renk boyandıktan sonra istenilen şekilde yumak olur.
Halı olabilmesi için de, bir
dekoratörün kağıda çizdiği dekorlar üzerinde renklerine ve ölçülerine göre
yerleştirilmesi gerekir. Nihayet tezgâhlarda dokunarak bu ipliklerden en güzel
halılar meydana gelir.
Daha önceleri üzerine bastığımız zaman
ayağımıza dolaşan o kirli yünler, şimdi artık basmaya kıyamadığımız nadide birer
halı olmuştur. Hiç kimseyi incitmez.
İşte nefis de kirli yün gibidir. Ayrı
ayrı bölümleri vardır. Temizlene temizlene, incele incele, taraklardan
tezgâhlardan geçe geçe halı gibi olup, ayak altına serilmedikçe terbiye ve
ıslahı mümkün olmaz, tarikat mektebi de bitmiş sayılmaz. O ana kadar fırsat
buldukça kişinin hep ayağını dolaştırır.
Evvela didik didik yapacaksın, halı
gibi olduktan sonra onu yere sereceksin. Ayak altına serdiğin zaman rahat ayak
basabilirsin. Yoksa hilekârdır, emniyet etmeye gelmez.
Hakikattaki Terbiye:
Hakikattaki nefis terbiyesinin misâli
de buğday tanesidir. Bir buğday tanesi toprağa düştüğü zaman önce çürüyor,
varlığı yok oluyor. Sonra izn-i ilâhî ile filiz veriyor, birçok başak
yetiştiriyor. Olgunlaşıp başını eğince ehli onu biçiyor. Harmanlarda atların
ayakları altında, makinelerde haddelerin arasında çiğneniyor. Taneleri ve
samanları ayrılıyor. Buğday ambara, saman samanlığa konuluyor.
Bütün bunlara rağmen buğdayın işi
bitmez. Değirmene götürülerek taşların arasında ezilir ve un hâline gelir.
Bu kadarla da bitmez, su ile yoğrulup
hamur olur. Sonra fırına atılır. Şiddetli ateşler içinde uzun zaman yanar ve
pişer. Güzel bir ekmek hâline gelir. Ancak bundan sonradır ki faydalı bir gıda
hâline gelmiştir.
Ekmek f:nna girip piştiği gibi, insan
da ibtilâ çeke çeke pişer ve olgunlaşır.
Rivayet olunur ki Musa Aleyhisselâm bir
gün: "Yâ Rabbi! Müminleri harplerde atların ayakları altında niçin
çiğnetiyorsun, kullarını cehennemde niçin yakıyorsun?" diye münâcatta bulunur.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ Cebrail Aleyhisselam'ı göndererek ona buğday
ekmesini emreder. Musa Aleyhisselâm buğdayı eker, biçer, harman yapar. Buğdayı
ambara, samanı samanlığa koyar. Kalan hışırtıyı da yakarken Cebrail Aleyhisselâm
gelir. "Yâ Musa ne yapıyorsun?" diye sorar. "Buğday ektim, biçtim, harman
yaptım. Buğdayı ambara, samanı samanlığa koydum. Hışırtıyı da yakıyorum." diye
cevap verir O zaman Cebrail Aleyhisselâm: "Allah-u
Teâlâ da işte böyle yapıyor." buyurur.
Bir insanın beşeriyete faydalı
olabilmesi için manevî olarak ekilip varlığını yok etmesi lâzımdır. Ondan sonra
çeşitli ibtilâlara, imtihanlara maruz kalır. Bu sıkıntılarda ihlâsını ve
teslimiyetini ibraz ederse, tanenin samandan ayrıldığı gibi ayrılır. Ona ibtilâ
verilmeseydi samanlar arasına karışıp gidecekti. Manevî ibtila fırınlarında pise
pise ekmek olur, ondan herkes gıdalanır. Artık onun kendisine âit hiçbir varlığı
yoktur. Allah-u Teâlâ onu öyle bir hâle koyar ki, üstündeki varlığın sahibine
ait olduğunu çok iyi bilir.
Bunlar Mürşid-i kâmil olan kısımdır.
Allah-u Teâlâ ona o vazifeyi vermiştir. Veren O, gönderen O, yaptıran yine O.
"Yaptım" diye bir şey yoktur. "Yaptım" dememesi için zaten onu o hâle koymuştur.
Diyelim ki sen bir buğdaysın, toprağa
düştün ve çürüdün. Sonra tekrar filizlendin, başak verdin. Kesildikten sonra
harman oldun. Tanelere ayrıldın. Taşların altına girerek öğütüldün, un oldun.
Üstelik o toz da üfleyince yok oluyor. Peki senin varlığın nerede kaldı? Bütün
fiiller Fâil-i mutlak'ındır. Mevlâ dilediğini dilediği yere koyar, dilediği
yerde vazife gördürür. Bütün icraatların kendisine âit olduğunu dilediğine
duyurur.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor: "Allah kime dilerse ona kat kat
verir." (Bakara: 261) Bu veriş, Allah-u Teâlâ'nın dilediğince
olacaktır.
Marifetteki Terbiye:
Marifetteki terbiyeye gelince; Dağ
kadar büyük bir kaya düşünün. Nefsin kendisini parçalamak, bu kayayı
parçalamaktan zordur. Parçalandıkça, her bir parça ile nefsin bir varlığı
atılır. Her parçanın atılışında da yükseldiğini ve terakkî ettiğini görür. Bu
yükseliş çok süratlidir. Mümin-i kâmil'in kalbi Arşırahmân'ın fevkinde olduğuna
göre. tasavvur buyurun ki o insanın ne kadar yükselmesi gerekiyor?
Kişi varlığını yok etmedikçe, eriyip
hiç olmadıkça asla marifete erişemez.
Bu dağ gibi kaya paramparça olduğu zaman, içindeki öz meydana çıkar. Bu dağ
parçalanacak ki o nur ortaya çıksın. Nefsin nurunu bulmak demek, onu halkedeni
bulmak demektir. "Men arefe"nin sırrı burada tecellî eder.
Şimdi bir nefsin simsiyah durumuna
bakın, bir de onu halkedene bakın. İşte oraya erişen o nurla erişir. Artık o
karanlık nefsinin varlığından eser kalmaz. Vücudunun en kötü yeri iken, şimdi en
iyi yeri olur. Çünkü o artık nurdur, o nur ile Âlem-i lâhut'a erişir. Başka
türlü Lâhut âlemi'ne erişemezdi.
Hatta bazı kimselerin "Benim yolum
tarikat yolu değil hakikat yoludur." demeleri insana ne kadar tuhaf geliyor.
Halbuki tarikattaki mücadeleyi bilse, değil o yola girmek, hemen kaçar.
Bu yollan yürümeden, Tarikat-ı aliye'ye ayak
basıp hakikate çıkmadan, insanın marifete ulaşması; ilkokulu okumayan bir
insanın üniversitede okuyorum demesine benzer.
Netice Olarak:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde
kendisine inanan ve Resul'ünü tasdik eden kullarına; İslâm'ın bütün hükümlerini
benimsemelerini, buyruklarını uygulamalarını, yasaklarını terketmelerini emir
buyuruyor:
"Ey iman edenler! Hep birden tam bir
teslimiyetle İslâm'ın sulh ve selâmetine girin. Şeytanın
adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır." (Bakara: 208)
Allah-u Teâlâ'ya gerçek mânâda teslim
olun, hem dışınızla hem içinizle O'na itaat edin. İslâm'a
bir başka şeyi karıştırmayın.
Hakk'a uymayıp, Hakk'ı kendi arzu ve
heveslerine uydurmaya kalkışanlar hakkında Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde
şöyle buyurur: "Eğer hak onların heveslerine
uysaydı, gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi." (Müminun:
71)
Çünkü onların hevâ ve hevesleri
bozuktur, farklı farklıdır, tutarsızdır.
Onlar nefislerinin arzularına
meylettikleri için, Hakk'ı ve hakikati düyrnak, üzerinde düşünmek istemezler. "Hayır! Biz onlara zikirlerini
(şan ve şereflerini) getirdik. Fakat onlar kendi zikirlerinden yüz
çeviriyorlar." (Müminun: 71)
Ona iltifat etmiyorlar, ondan feyiz
alarak nefislerini ıslâh etmek istemiyorlar. O sayede nefislerinin şerrinden
kurtulmak arzusunda bulunmuyorlar, arzu ve heveslerine uymaya devam edip durmak
istiyorlar.
Hesap ve ceza gününü düşünerek hayatını
ona göre düzenleyen, Rabbinin rahmetine ümit bağladığı kadar azabından da o
nisbette korkan, nefislerini hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan alıkoyan
müminlere çok büyük müjdeler vardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerimelerinde
buyurur ki: "Rabbinin huzurunda durmaktan
korkan ve nefsini hevâ ve hevesten alıkoyan kimseye gelince, cennet onun
varacağı yerin ta kendisi olacaktır."
(Nâziat: 40-41)
Allah'tan korkan kimse hevâ ve hevesine uymaz, ibadet ve taate yönelir. Nefsâni
arzulardan uzaklaştıkça iffetli olur, haramlardan ve şüpheli şeylerden
kaçındıkça verâ ve takva sahibi olur.
Şeddâd bin Evs -radiyallahu anh-den
rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz
Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken
ve ölümden sonrası için çalışandır.
Âciz de, nefsini nevasının peşine takan ve Allah'tan temennide bulunan
kimsedir." (Tirmizi: 2461)
Nefsine uyup günahlarda ısrar ettiği
halde, Allah-u Teâlâ'nın kendisini affedip cennete koyacağını temenni eder
durur.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den
rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz
Hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar:
"Allah altmış yaşına kadar ömür verdiği
halde, (yaratanı ve yaşatanı tanımayan) kimsenin mazeretini kaldırmıştır."
(Buhârî. Tecrid-i sarîh: 2020)
Dinî, dünyevî saadet ve selâmet
yollarını öğrenmek için tecrübe zamanı demek olan bu müddet Hadis-i şerifte
altmış yaş olarak sınırlandırılmıştır. Artık bu yaşa varan kimsenin kusurları
hakkındaki mazeretleri kaldırılmış oluyor. Ancak tevbe istiğfar etmek ve
gönülden Hakk'a yönelme yolu bulunuyor.
Bir kardeşimizle konuşurken nefisle
mücahededen bahis açılmıştı. "Yavaş yavaş alışacağız inşaallah." dedi. Bu sözü
hem tuhafımıza gitti, hem de hoşumuza gitti. Yaşını sorduk. "Altmışüç" dedi.
"Oniiç desen daha çok yakışacak." dedik. Çünkü yavaş yavaş alışacağımıza göre,
demek ki önümüzde çok vakit var.
Ve mücahedenin, mücadelenin hakikatini
ona izah ettik.