NEFSİN KISIMLARI
Allah-ü
Teâlâ'ya hamdü senalar ve O'nun resulüne salât-u selâmlar olsun. Ve
Peygamberimizin âline, ashabına, hulefâ-i râşidîne de salât-ü selâmlar olsun.
İnsanın nefsi şu dört husustan biri ile
ilgilidir.
1 - Emmâre,
2 - Levvâme,
3 - Mülhime
4 - Mutmainne.
Bu mertebelerden Allah-ü Teâlâ yanında
makbul olan, mutmainne mertebesidir. Hak nazarında en merdud ve süflî olan
mertebe de emmâre'dir.
Allah-ü Teâlâ meşâyihe öyle bir
hususiyyet vermiştir ki o sayede nefs-i emmâre'yi terbiye ederler. Bu, O'nun en
büyük bir lûtf-u keremidir. Yalnız terbiye etmekle kalmazlar o nefs-i emmâreyi,
sırasıyla levvâmeliğe, mülhimeliğe ve mutmainneli-ğe döndürürler. Bundan maksat;
"İrciî" hitâb-ı İlâhîsine kabiliyet kesbetmek, Allah-ü Teâlâ'ya hakikî kul ve
Resulüne hâlis ümmet olmaktır.
Şimdi sırasıyla bu dört mertebeyi,
Allah-ü Teâlâ'ya çağırıl-mayı, bunların mertebesini ve sıfatını bir bir
açıklıyalım; böylece, kendi nefsinin derece ve kademesini kendin takdir et.
Yeter ki sen kulağını bu tarafa ver ve gaflet pamuğunu kulağından çıkar. Ancak
bu sayede anlatılmak istenileni anlıyabilirsin:
Nefs-i emmâre sahibi olanlar şu üç
guruptur:
1 - Fâsıklar,
2 - Münafıklar,
3 - Kâfirler.
Hak Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'inde buyurur
ki:
Mânası: "Nefs-i emmâremi temize
de çıkaramıyorum. Çün-ki gerçekten nefis kötülüğü şiddetle emreder." (Yûsuf
sûresi, âyet: 53).
Allahü Teâlâdan azan ve âsî olan kâfir
olur, münafık olur veya fâsık olur. Bu hususta kişinin itikadı esastır. Mühim
rol oynar. Herkes nefsini emmârelikten kurtarıp mutmainneliğe yaklaştırmaya
devamlı gayret etmelidir.
Nefis denilen şey süt emen bir çocuğa
benzer. Verirsen içinde binbir gıda bulunan sütü emer. Bundan keser, başka
şeyler yedirirsen onları yer ve onlara göre gıdalanır.
İslâm'ı kabul etmiş, Allah'ın
birliğine, ezelî ve ebedî olduğuna inanmış, Resûlüllah'a, haşr-u neşre,
kitaplara, meleklere, peygamberlere ve Hakkın buyurduklarının hepsinin hak
olduğuna, Resûlüllahın (S.A.V.) hak ve gerçek olduğuna îtikat etmiştir. Buna
rağmen nefs-i emmâreden vaz geçmemiş kimselerin adı fâsık'tır. Bunun sebebi,
nefs-i emmârenin sıfatıyla sıfatlanmış olmalarıdır.
Nefs-i emmârenin sıfatı nedir? şeklinde
bir soru akla
gelebilir. Biraz sonra bunun cevabı verilecektir. Bu kimseler tevbe edip
emmâreye uymaktan dönerlerse Allah-ü Teâlâ onları kabul eder. Günahlarını
yüzlerine vurmaz, azab da etmez. Zira
onlar, o günahı işlememiş gibi olurlar. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) buyurur ki:
Mânası: "Günâhından hulûsu niyyetle,
kalbinden pişman olarak tevbe eden, günah işlememiş gibidir."
Eğer fâsıklar tevbesiz olup îman ile
ölürlerse cehenneme girerler ve günahlarının cezasını görürler. Hak Teâlâ'nın
dilediği kadar yandıktan sonra çıkıp cennete girerler. Lâ ilahe illallah
Muhammedün Resûîüllah demiş olmanın şefaati onları cehennemde bırakmaz ve
çıkarır.
Yine Efendimiz (S.A.V.) buyurdular ki:
Mânası: Kalbinde bir miskal miktarınca
îman bulunan bir kimseyi o îman, cehennemde bırakmaz, çıkarır.
Yine Efendimiz (S.A.V.) buyururlar ki:
Bir kavim cehennemde yana yana kömür gibi olduktan sonra vazifeliler onları
alır, Hayat Nehri adı verilen ırmakta yıkarlar. Derileri yeniden vücuda gelir.
Yüzleri ayın ondördü gibi olur.
Bunlar için denilir ki:
Bunlar öyle bir taifedir ki Hak Teâlâ
onları cehennemden âzâd etti.
Diğer iki taife de kâfirler ve münafıklardır. Bunların hakkında birçok âyet ve
hadîsler gelmiştir. Kâfirler ve münafıkları cehennemin esfeline sokar ve orada
ebedî kalırlar.
Bu hususta vârid olmuş âyetler:
"Allah, bütün kâfir ve
münafıkları cehennemde bir araya getirir." (En-Nisâ sûresi, âyet: 140)
"Münafıklar, ateşin en aşağı
derecesindedirler." (En-Nisâ sûresi, âyet: 145)
Kâfir: Allah'ı, kelâmını, resulünü
inkâr edenler ile putperestlerdir. Bir kâfir çeşidi daha vardır ki; küfrü
îcabedecek söz söyler, tevbe ve istiğfar etmez. Sözünden dönmez. Israr eder.
Neûzü billâh böyleleri dünyadan imansız
gider.
Münafıklar da iki türlüdür:
1 - Halk içinde oruç tutar, namaz
kılar. Kendisi gibi olanlarla beraber olduğunda küfrünü açığa vurur. Bunlar
Kaderiye ve Cebriyecilerdir. Hurûfîlerdir. Bâcîler ve Hulûlîler de bu fırkaya
dahildir. Bunların ve bunlara benzeyenlerin sözlerini söylemeye değmez.
Hak Teâlâ buyurur ki: "Ancak
yalanlayıp sırtını çeviren şakı onun odunu olur." (El-Leyl sûresi,
âyet: 15)
Resul (S.A.V.) bunlar ve benzerleri
hakkında buyurur: "Üç haslet vardır ki bunların üçü de bir kimsede bulunursa, o
kimse dörtbaşı mâmur bir münafıktır." Lâkin bunlardan biri bulunursa o kimsede
münafıklığın üç kısmından bir kısmı mevcut demektir. Onu terk ile tevbe
etmedikçe münafıklık hasletinden kurtulamaz. Namaz kılmakla, oruç tutmakla böyle
bir insan müslüman olmaz. Ben müslümanım demekle, kendini müslüman sanmakla da
müslüman olunmaz.
O üç haslet şunlardır:
1 - Söz söylediğinde yalan söylemek,
2 - Va'dettiği halde va'dinde durmamak,
3 - Emanete hıyanet etmektir.
Bir rivayette de, iki haslet vardır ki
nifak yâni münafıklık alâmetidirler:
1 - Ahdedip ahdini bozmak,
2 - Bir kimse ile çekişme, çirkin
sözler söyleme (sövme
gibi).
Müslüman olan kimseler bu nevi
hasletlerden sakınmalıdır. Nefs-i emmâreden sıyrılıp temizlenmedikçe şakilikten
kur-tulunmaz ve kurtulmak mümkün de değildir. Zira emmâre-i bis-sû' denilen
nefis, kimde mevcut ise onu hayırlı işlerden alıkoyup devamlı şerre teşvik ve
sevk eder. Devamlı fısk'a, fücur'a, şekavete ve nifaka çağırır.
Emmârenin mânası emredici, buyurucu
demektir. Her kimin ki nefs-i emmâresi beden şehrine buyruk kesilir ve sözünü
geçirirse işte o kimse fâsıktır, münafıktır veya kâfirdir. Neûzü billâh.
Aziz olan insanda kemâl ve olgunluk,
nefsini bilmek, nefsin merdûd ahlâkını görmek, ahlâk-ı hamîdeyi kendine huy
edinmekle olur. İrciî emrine nefsinde kabiliyet kesbetmekle olur. Tâ kendisinde
ma'rifet-i Hak hâsıl oluncaya kadar. İnsan olmaktan maksat, Hakkın ma'rifetini
hâsıl etmektir. Hak Teâlâ bir Hadîs-i Kudsîde:
"Ben bir gizli hazîne idim. Bilinmeyi
istedim. Sonra bu mevcudatı yarattım." (Senedinde ve mevzûiyetinde ihtilâf
vardır.)
Bu mahlûkat ma'rifet için
yaratılmıştır. Bir kişi yoktur ki O İlâh'ı bilmesin, O'nun vahdâniyyetine
şehadet etmesin. Mevcudattan herbirinin kendine göre bir ma'rifeti ve Hakk'ı
bilmesi vardır. Ma'rifetten nasib miktarı vardır.
Hakikî ma'rifet, Hakkın zât ve sıfatına
mahsus olan ma'rifet insandan başka mahlûkatta bulunmaz, Havassu'l-havas ismi
verilen kimseler hakikî ma'rifete sahip olmuş kimselerdir. Bu mevzuda güzel, pek
çok lâtîf sözler, bahisler ve sualler vardır.
Ma'rifetin üç mertebesi vardır:
1 - Ma'rifet-i âm: Bu husus, bütün
mahlûkatta müşte-
rektir.
2 - Ma'rifet-i Hâs.
3 - Mârifet-i hâs-ul-hâstır.
Üçüncü mertebeye yükselebilmiş kimsede
muayene ve müşahede sıfatları hâsıl olmuştur. Bu mertebeye ma'rifet-i hakikî
denir. Bu mertebenin hâsıl olması için insanın tamamen kendisinden fânî olması,
talipte bilkülliyye mahbûbun tecellî etmesi gerekir.
Ma'rifet gibi îman da üç mertebedir.
Kişinin îmanı marifetine göre olur. Ma'rifeti de îmanına göre olur. Bu hususta
da söylenecek çok şey vardır.
İmanın bu mertebelerini öğrenip ona
göre îmanını taklid-den tahkîka doğru yükseltmelidir. İmanını avam îmanından
kurtarıp havas îmanına doğru yüceltmelidir.
İmanın üç mertebesi:
1 - En aşağı avam tabakasının îman
mertebesidir. İmanın bundan aşağı mertebesi yoktur. Bu
kadarı da olmazsa ona îman denmez. İmanı bu derecede olan cennete girer.
Yukarıda da geçtiği üzere Efendimiz (S.A.V.) buyururlar:
"Kalbinde zerre miktarı îman olan
ateşte kalmaz, cennete girer."
Yine Peygamber Efendimiz (S.A.V.)
buyururlar:
"İman; Allah-ü Teâlâya, meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine, ölüp de dirileceğimize, kıyamet gününe, cennete,
cehenneme, hayır ve şerrin Allah-ü Teâlânın takdiriyle olduğuna dil ile ikrar
edip kalble inanmaktır."
Bu, avâmın mertebesinde bir îmandır.
Bundan aşağı mertebede bir îman yoktur. Yâni bunları inkâr eden kâfir olur.
Bundan yukarı mertebe de Havasların îman mertebesidir.
2 - Hâsların îmanı (îman-ı hâs) : Bu da
âmentü'nün esaslarını dil ile ikrar edip kalb ile inandıktan sonra sözümüzde,
işimizde, ibadetimizde Allah-ü Teâlâ'nm bizi görüyor olduğunu bilip düşünmek,
daima, her hâl ü kârda bu duygu ve düşünce üzere olmaktır. Her ne işlerse
Allah'ı görür durur. Bu mertebeye îman-ı ihsanı dahi derler.
Resûlüllah (S.A.V.) Efendimizden îman-ı
ihsanî suâl olundukta buyurdular ki:
"İhsan: Senin Allah-ü Teâlâ'yı
görüyormuşçasına ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de, O seni daima görür."
Efendimiz böyle buyurduğu için bu
derecedeki îmana îman-ı ihsanî dense münasiptir.
İmanı havas derecesine erişmiş kimse ibadet ve tâatında Allah-ü Teâlâ'yı görür
durur gibi olur. Gizli ve aşikâre her ne yapar ve ederse ihlâsla, Allah'ı
hâzır-nâzır bilerek işlerler. Allah-ü Teâlâ'nm ululuğunu öyle fikrederler ki
gönüllerine Allah'-dan gayrı hiçbir şey gelmez. Allah'dan gayrı hiçbir şey ile
gönülleri safa bulmaz. Oturup kalkmaları, yürüyüp durmaları hep edeb ve hudû'
iledir. Konuşurlarken sağlarından ve sollarından haberleri olmaz. Sağında ve
solunda erkek mi, dişi mi, hayırlı mı yoksa şerli mi farkında olmazlar.
Böylelerin îmanları yakîn üzeredir.
Bundan da yukarı bir mertebe vardır. O
da:
3 - Hâs-ul-hâs mertebesidir.
Bunların gönülleri başkalarının
hayâlinden dahi arınmıştır. Pâk olmuş ve basiret gözleri açılmıştır. Allah-ü
Teâlâ böylelerin ruhuna sıfatıyla tecellî eder. Basiret gözüyle görüp bu
tecellîye îman ederler. Vücutlarının her âza ve kısmıyla, elleriyle,
ayaklarıyla, göz-kulaklarıyla, zâhir-bâtmlarıyla, saçsakalının herbir kılıyla
îman ederler.
İkinci mertebede adı geçen havaslardan
bu mertebedekiler çok üstündür. Bu mertebedekilerin zatî fânilikleri ne
şekildir, onu yerinde tedkik edeceğiz inşâallah...
Bu fenaların birkaç mertebesi vardır: a -Fenâ-yı Ruh, b - Fenâ-yı Suret, c - Var
Tarîk'ı.
Dervişlikte öyle hususlar, makam ve mertebeler vardır ki, harfler ve seslerle
ifadesi kabil olmayıp ancak dervişlerin lisanıyla ifadesi mümkündür. O hususları
işitebilmek için onların kulağı gibi kulağa sahip olmak gerekir.
Bu hususların bâzılarını görmek
lâzımdır, işitmekle olmaz. Bâzıları görmekle de, işitmekle de olmaz, tatmak
îcabe-der. "Men lem yezuk lem yedri" Mânası: "Tatmayan bilmez."
..::
2 ::..
Ey kardeş!
Avâmın, havâs'ın, havâs-ul-havasın îmanının ne olduğunu şimdi öğrendin.
Aslında üçüncü mertebeyi yâni ha-vas-ul-havas
mertebesini hiç kimse lâyıkı veçhile anlatıp dile getiremez. Biz aslını ve
hakikatini değil, bizim bilgimizin derecesine ve kifayeti nisbetinde anlatmaya
çalışıyoruz.
Hak Teâlâ'nm kulları üzerine rahmeti üç
mertebedir:
a - Rahmet-i âm,
b - Rahmet-i hâs,
c - Rahmet-i hâs-ül-hâstır.
a - Rahmet-i âm: Yer
yüzünde müslüman - kâfir, ins - cin, vahşî hayvanlar, kuşlar ve bütün mahlûkatı
ihtiva eder bir rahmettir.
b - Rahmet-i hâs: Bu
rahmet, âhirette yalnız mü'min kullara mahsustur. Bu rahmeti Hak Teâlâ âhirette
mü'min kullara mertebelerine göre ihsan edecektir.
Bunları söylemekten maksat; ben Lâ
ilahe illallah, Muham-meden resûlullah derim, namaz kılar, oruç tutarım, hacca
gider, zekât veririm ve tevbe ederim diye mağrur olmıyasın, bunları mücerred
olarak yerine getirmekliğine aldanmıyasın. Dinî bakımdan her vazifeyi bihakkın
yerine getirdiğine zâhip olmı-yasın. İbadet, tâat yoluna seğirtip tâ bu
mertebelere ulaşasın. Senin nefsin, emmârelikte karar kılarsa bu yüksek
mertebelerden mahrum kalırsın. İnsanlık menziline erişemezsin. Sa'y ü gayreti
elden koymamak gerek. Mücerred ve zahirî ibadetle olmaz.
Hak Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'inde buyurur:
Mânası: "İnsanın eline sa'y ü
gayretinin neticesinden başkası geçmez." (En-Necm sûresi, âyet: 39)
Bundan maksat ibadet ve tâat yolunda
gayret sarfetme-miz, bulunduğu manevî makam ve menzile razı olmayıp daha
yükseğine mazhar olmaya gayret etmemizdir. Hak Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'inde buyurur
ki: "Her kim Hak Teâlâ'nın dîdârmı görmek isterse amel-i sâlih işlesin."
(El-Kehf sûresi, âyet: 110)
Amel-i sâlih nedir?
Amel-i sâlih iki kısımdır:
1 - Zahirî ve sûrî olan amel-i sâlih,
2 - Bâtınî ve manevî olan amel-i sâlih.
Şerîatın emrettiği farzları,
sünnetleri, âdabları yerine getirmek bu iki kısmın da ihtivası içine girer.
1 - Zahirî ve sûrî olan amel-i sâlihe
misâl: Allah-ü Teâlâ'nın mahlûkatından hiç kimseyi incitmemek, mahlûkatın
nefsine ve malına zararı dokunabilecek bir fiili işlememektir.
2 - Bâtınî ve manevî olan sâlih
amellere gelince; kalbi nefsin fesadlıklarından kurtarıp iyiliğe ve salâh'a
götürmek,nefs-i emmâreyi mutmainneliğe çevirmek, bu hususta nefisle mücâhede
etmektir.
Nefs-i emmâre ile muttasıf bulunan ve
kavm-i fâsık olan kimseler, kâfir ve münafıklardır.
NEFS-İ
LEVVÂME:
Bu, zâlimdir. Lâkin
mülhime mertebesi arzu edilen ve nail olunması istenilen bir makamdır. Dünyada
insanın işi em-mârelikle süflîleşmiş olan nefsini sırasıyla levvâmeliğe,
mülhi-meliğe, mutmainneliğe yükseltmeye çalışmak olmalıdır.
İnsan kendini
Allah'a ısmarlayıp tâat ve ibâdet üzere olmalıdır. Tâ ki, bu sayede yarınki
gamlı ve kederli günlerinde gamsız ve kedersiz olabilsin. Dünya hayatında kişi
nefsini bilmeli, onun terbiyesi ile meşgul olmalıdır. Amelini de görüp bilmek,
yaramazını ve zararlısını değiştirmek, iyisini ve hayırlısını alıp yerleştirmek
ve devamlı bir şekilde bu gayret içinde bulunmak gereklidir. Bu nefs-i emmârenin
âfetlerinden sakınmanın en müsbet ve ma'kul çaresidir.
Kişinin ameli,
kendisini dünyadan âhirete saadet ve selâmetle iletecek bir aracısı ve
vesilesidir. Böyle yapmadığımız takdirde yârın Hakkın huzuruna vardığımızda
amellerimiz yüzümüze çarpılır. Zira âhirete vardığımızda amellerimiz Hak
Te-âlâ'nın huzuruna arz olunacak. Terazide tartılacak. Arasat meydamnda
toplanılacak. İşte bunları düşünüp hesaba katmak lâzım. Yârın pişman olanların
durumuna düşebiliriz. Pişmanlık faide vermez. Ancak nedamet ve hasret hâsıl
olur. Bu dünya hayatında ameline mukayyed olmayıp iyisini bilip öğrenmeyen
kimsenin hâli şuna benzer:
Bir pazarcı bir
vilâyete vardı. Nice nice ağzı kapalı çuvalları alıp alıp yığdı. Çuvalların
ağzını açıp içinde ne var, ne yok diye bakmadı. Memleketine geldiğinde açıp
baktı. İbrişim (ipek) zannettiği şeyler abâ eskileri değil miymiş? Hepsi de bir
işe yaramaz. Pazarcı rezil ve rüsvây olur. Utanır, üzülür..
Dünyada nefsini
amellerin iyisine sevk ve teşvik etmeyen kötülüklerini ve fesatlarını bırakıp
iyilerine ve sâlihlerine yöneltmeyen kimse de bu pazarcının durmuna düşer. O
amel yüklerini dünyadan âhirete, kıyamet arsasına götürdüğünde Hak Teâlâ'ya arz
eder. Lâkin bütün kötü işleri yüzüne çarpılır, geri çevrilir. Üzülür, ümitsizlik
ve korku içinde mahv ve helak olur.
Şimdi ey kardeşim!
Amellerinin yükünü ve çuvalını burada iken aç ve içinde ne var ne yok gör.
Kötülerini, işe yara-^ mıyanlarım bir daha alma, işe yarayanlarını çuvala bol
bol doldur. Nefs-i emmâre ile ilişiği olanları bir daha kapına yaklaştırma. Zira
onlar Hak Teâlâ nazarında merduddur. Nefs-i lev-vâme ve mülhimeden hâsıl
olanları dahi teftiş ve kontroldan geçir. Onların içinde mâsiva ile kirlenmiş ve
lekedâr olmuş olanları bulunabilir. Emmâreden bir miktar dahi olsa kabrinde de
rahat bırakmaz kıyamette de. Azaba giriftar olursun.
Bu hususta mürşidin
yardımına ve görüşlerine ihtiyaç fazladır.
Kötülükleri
bırakmak, onlardan rücu' etmek, mürşid-i kâmilin huzurunda tevbe ettikten sonra
bir daha bu çirkin amelleri hiç işlememek gerek...
Nefs-i mutmainneden
hâsıl olan ameller ise, başlı başına iyi amellerdir. Hepsi de Hakkın huzurunda
ortaya çıkarmaya lâyıktırlar. Gaye emmârelik, levvâmelik, mülhimelik
kademelerinden yükselerek mutmainneliğe erişmektir. Zira Nefs-i Mut-muainneliğe
varıldığında Hakka en lâyık olur. Hakkın huzuruna dahi çağırılır.
Kur'an-ı Kerîmde
buyurulur:
"Ey
mutmainne nefs! Dön Rabbine (cennetine) sen ondan razı, o da senden razı."
(El-Fecr sûresi, âyet: 28)
Kişi kendi nefsini
bilmeli ve onun ıslâhı ile meşgul olmalıdır. Amellerin sevaplı olanına devamla
günah olanını terk etmelidir. Böylece dünyevî ve uhrevî âfetlerden sakınmış
oluruz. Nefis, bütün ayıplardan kurtaramadıkça Hakkı bilmek kabil olmaz. Nitekim
mübarek bir sözde buyurulmuştur:
"Kim ki nefsini
bilirse Rabbisini de bilir."
"El-kelâmü yecürrü
ilel-kelâm." Mânası: "Söz sözü açar." O halde deriz ki: Önce insan nefsini
bilmeli, sonra nefsin mânasını bilmelidir. Mâna-yı nefs hâsıl olmadıkça
ma'rifet-i Hak da hâsıl olmaz. Nefsin terbiyesi ile meşgul olmak, riyazet,
mücahede ve zikrullaha devam etmek gerektir. İşte bu hususta tekâmül
kay-dedebilenler sıfat-ı insandan mâna-yı insana terakki eder. Hakkın sıfatı
ancak mâna-yı insanda zahir olur. Ma'rifet-i nefsin hâsıl olması gerektir. İşte
sadece o zaman mâna-yı insan hakk-ı mahz gibi görünür. Taleb edenin kendi
nefsinden Hakkı temyiz etmesi gerektir. Kendi mânasına Hak dese Hakkı bilmemiş
olur. "Men arefe nefsehû" makamına varmamış olur. "Fekad arefe rabbehû" ye
gelince; bu hususta çokları hatâya düşmüşlerdir. Zira mânayı nefs-i Hak tasavvur
ettiler. Sıfat-ı Hak ile zahir olduğu için "Enel-Hak" dâvasını güttüler.
Şeyh Beyazıd-ı
Bistamî Hazretleri der ki:
"Otuz yıl çeşitli
mücahedeler, riyazatlar, mezellet yâni hor-luk ve hakirlikle talep ve müridlik
kapısında oturdum. Maksadım Bârî Teâlâ'ya nail ve lûtfuna mazhar olmak idi. 30
yıl sonra dostla benim aramda olan perdeyi kaldırdılar. Gördüm ki Bâyezid perde
arasında zahir oldu. Yâni demek oluyor ki Bâ-yezid'in Rabbinin sıfatı Bâyezid'de
tecellî etti. Sonra öyle zannettim ki istediğim yine kendim imişim. Çünkü gördüm
ki bana görünen ancak Bâyezid'dir. Yâni Bâyezid'de görünen Hak sıfatı imiş.
Mâna-yı Bâyezidi böylece bildim." dedi.
"Men arefe nefsehû
fekad arefe rabbehû."
Mânası: "Kim ki
kendi nefsini bilirse Rabbini de bilir."
Muhakkak oldu, dedi.
Öyle olsa bir kimse kendi mânasını bilip onun vasıtası ile Hakkı bilmesi, o
kimsenin nefsini bilmesi ve ma'rifet kesbettim demesi yalandır. Aslı yoktur.
Binaenaleyh: Nefsini bilen Rabbini bilir'in mânası ve sırrı; kim ki kendi
mânasını bilir, o kimse Rabbini de bilir, demek olur.
Kim ki kendinin
niteliğini bilmez, o kimse Rabbini de bilmez. Kendinden gayrisini hiç bilmez.
Bu münasebetle Hakkı
da hiç bilmez.
Nitekim demişlerdir.
Kişi ki, keyfiyetini
idrâkten âciz. Nasıl olur da kadîm ve ezelden Cebbar olan Allah'ın keyfiyetini
bilir?. Bilemez... Kendi niteliğini bilmeyen kimse, o Ganî Cebbar hakkında ne
söyleyebilir?
İnsanın nefsi yâ
emmâredir veya levvâmelikte. Makam-ı mutmainneliğe vâsıl olmayan kimse, bu
mertebelere erişip ma'-rifet hâsıl edemez. Tasfiye edilecek hususların tamamen
tasfiye edilmesi gereklidir. Hakkın o kimseyi çağırması lâzımdır. Bu da nefs-i
mutmainne makamına vâsıl olmadıkça mümkin değildir. O makama münhasırdır.
Nitekim Hak Teâlâ
buyurur:
"Ey
mutmainne olan nefs! Senden razı ve senin de razı olduğun halde Rabbine dön."
(El-Fecr sûresi, âyet: 28).
Hakkı talep edene ve
bu yolun yolcusu olmak isteyene evvelâ suret-i nefsi bilmek ve ondan sonra
sıfatından mânaya yetişmek lâzımdır. Sonra ma'rifet-i Hak hâsıl olmalı.
Nefs-i Mülhime,
Nefs-i Levvâmeden üstün ve yukarıdır. Bunun çeşitli sebebleri vardır; zira
nefs-i levvâme bir zaman nefs-i emmâre-i bissû'e uydu idi. Âhirete yarayıcı
amelleri, kitabı, sünneti terk edip şeytana uyarak cehennemin yolunu tutmuş idi.
Küçük-büyük günahlardan ne bulduysa işledi.
Lâkin Hakkın inayeti
imdada yetişti. Nefs-i emmârelikten ayrıldı. Cennetin yolunu tutmak istedi.
Cennete lâyık amellerle meşgul oldu. Mürşid de nefs-i emmâreyi nefs-i mülhimeye
döndürmek direktifini verdi. Nefs-i levvâmenin iki yüzü vardır: bir yüzü nefs-i
emmâreye bakar, diğeri de nefs-i mülhimeye. Nefs-i mülhimenin de iki yüzü
vardır; bir yüzü levvâmeye, diğeri mutmainneyedir. Nefs-i mutmainne'nin de iki
sıfatı vardır; biri Razıye, diğeri de Marzıyyedir.
Nefs-i levvâme bir
bakımdan nefs-i emmâre'den yüzünü çevirmiştir. Lâkin devamlı olarak tekrar
meyletmesinden korkulur. Nefis, levvâmelik üzerine karar kılar ve tevbe üzerinde
kalırsa bu kimseler o vakit cennete girer. Asla cehenneme girmez. Allah-ü
Teâlâ'nın fazlı, Resulünün şefaati ve iyilerin yardımıyla âhirete gidinceye
kadar bu hal üzere kalır. Zira bu hususta salâhıyyet yolu da cennet yoludur.
Fısk ve fücur yolu ise cehennem yoludur. Öyle olsa dahi bu nefs-i emmâre ve
nefs-i levvâme sahipleri yine de onlardan farklıdır. Nefs-i levvâme sahibi,
nefs-i emmâreye tâbi olan kimselerden üstündür. Bu em-mârelik derecesinden
alâkasını kesmesi lâzımdır ki cennete girebilsin. Nefs-i levvâme de kendisine
zulmettiğinden dolayı kendisine âyette zâlim denildi. "Onlardan kendi
kendisine zulnı edenler vardır." (Fâtır 32).
Her kim nefs-i
emmâresine uyarsa o zâlimdir. Rücu' eder ise bütün günahları afvolunur. Nitekim
günahları ne kadar olursa olsun o günahların miktarmca tevbe ettiğinden
yerlerine sevab yazılır. Allah-ü Teâlâ Kelâm-ı Kadîminde bu gibilerin
günahlarını hasenata tebdil ettiğini müjdeler. "Çünkü bunların
kötülüklerini Allah iyiliğe çevirir." (Furkan sûresi, âyet: 70)
Resûlüllah da:
"Tevbe eden kimse günah işlememiş gibidir" buyururlar.
Cehennem denilen azgın mahlûk, mü'min kimseye: "Ey mü'min çabuk geç, senin nurun
benim nârımı (ateşimi) söndürüyor" der. Zira nefs-i levvâmenin sahibi, üzerinde
olduğu amellerin bâtıl olduğunu anladı ve rücu' etti. Bir daha da günah
işlemedi. İşlemeye de kast etmedi. İşte o zaman gerçek tevbecilerden olup
"Şüphe yok
ki Allah çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever." (El-Bakare
sûresi, âyet: 222) bu âyetin mealinin müjdesine de mazhar oldu.
Böyle tevbesi kabul
olan nefs-i levvâmeli kimse sırat köprüsünden yıldırım sür'atiyle geçer. Allah
dostlarından olup günah işlememiş gibi olduğundan âhirette saadet ehlinden olur.
Lâkin dünyada iken bu kimselerden keşf-ü keramet hâsıl olmadı. İlhamların
zevkini de tatmadılar. Zira nefs-i levvâme keşif ve keramet yeri değildir. Şu
kadar var ki mü'min avamının hâslarından oldular. Vallahü a'lem bissavâb. Nefs-i
levvâmenin mertebesi yoktur denilişinin sebebi de budur.
NEFS-İ
MÜLHİME :
Bunun da mertebesi tektir. Nefs-i
mülhime, nefs-i levvâ-meden çok ileri ve üstündür. Sebebi odur ki; nefs-i
mülhime sahipleri gerçek günahları işlediler, tevbe edip rücu' ettiler ve
geri döndüler. Eğer nefs-i levvâme, levvâmeliğinde devam eder ise umulur ki,
nefs-i emmâreliğe düşer, alçalır, âdîleşir. Yok eğer nefs-i mülhimeye
çıkarsa yâni riyazat ve mücahedeye başlayıp da devam ederse ve bir mürşidin
eşiğine düşerse o zaman, uyanıklık örtüsünü başına örter, şeriat ve tarikat
yolunun yükünü yüklenir, tasfiye ve tezkiye kalıbına girip nefisleri temkine
ulaştırır. Öyle ki sahipleri mülhime makamına erişirler, yâni ilhâmât-ı
Rabbânî ile müşerref ve kalbleri münevver olur. Her nesnenin hakikatini
Rabbın ilhamıyla bilirler. İbadet ve tâat lezzetini can ve dimağlarına
tattırırlar. Hayr'ı serden seçerler. Eğer bu nefs-i levvâme, levvâmeliğinde
devam ederse yâni mülhime'ye çıkmayıp da levvâmelikten emmâreliğe düşerse -
Allah korusun - sahibi ehl-i cehennem olur. Yine ça-lışıp gayret ederse
tekrar mülhimeliğe erişir. Riyâzât ve mü-cahedesini artırıp dîni bilen
mürşidin huzurundan aynlmazsa terakki eder, mutmainneliğe erişir. Nihayet
Hakkın huzuruna çağırılır. Bu sebeblerden dolayı nefs-i levvâme kavminin
makamından, nefs-i mülhime kavminin makamı yüksektir. Bir kimse nefs-i
levvâmelik makamına vardım diye boşverip olduğu yerde saymamalıdır. Artık
cennet ehli oldum diye her şey'i boş verivermemelidir. Zira levvâmelik
makamı hatarat ve tehlike ile doludur. Nefs-i mülhimenin bunun üstünde bir
makam olduğunu anlayıp bu yükseliş için devamlı sa'y ü gayret sarfet-mek
gerektir. Mülhimelikten de mutmainneliğe yükselmeye devamlı surette çalışmak
lâzımdır. Zira makam-ı aşk, mutmain-nelik makamıdır. Mutmainnelik makamında
geceli - gündüzlü riyâzât, mücadele ve mücahede lâzımdır. Ardı arkası
kesilmeyen, bitmeyen, tükenmeyen zikir ve virdlerin ardını bırakmamak
gerektir. Nefsi, merdûd ve kötü sıfatlardan temizledikten sonra onu sâf
hâlinde tutmak ancak bu sayede mümkündür. İnsanlık perdesini basiret
gözünden kaldırıp araladılar, direkt olarak hakikatları böylece gördüler.
Gayb âleminden gelen ilhamların türlü türlü zevklerini canlarına ve
dimağlarına tattırdılar. Salâh ve fesadı bu ilham ile ayırt edip bildiler.
Hakkı ve bâtılı ayırt etmekle beraber bâtılı terk ile Hakka uydular, selef-i
sâlihîn...
Bunlar nefs-i mutmainnenin
küçük-büyük sıfatlarına uydular. Nefs-i mutmainnenin küçük sıfatlarından
biri hayâ'dır. Diğerleri ise; cömertlik, şecaat, tevazu' (alçak gönüllülük)
yumuşak huyluluk, iyilik severlik, sabır, şükürdür.
Bu mertebedeki kimseler çirkin
huylardan kurtuldular. Bunlar nefs-i emmârenin huylarıdır ve şunlardır: Hevâ
ve nefsine tâbi olmak, gadab ve öfke, hırs, şehvet, kibri gurur, ucub, riya
gibi çirkin huylar...
Nefs-i levvâmenin altı adet yaramaz
ve çirkin sıfatı vardır. Bu altı kötü sıfatlarını yukarıda saydık. İşte
bunlardan sakınmak ve yine yukarıda sayılan iyi sıfatlarla sıfatlanmak
gerekir.
Nefs-i levvâme kavmi vardır. Meselâ
Sofiler gibi Bunlar muhabbet ehli değildirler. Zira bunlar ölmeden önce ölüp
de haşirden, yâni kıyamet gününden önce kalben dirilmediler.
Eğer o makamın zevkini bulsalardı
mülhimelikte kalmayıp mutmainneliğe yükselirler ve devamlı bunun gayreti
içinde bulunurlardı.
Nefs-i mülhime kavmi, nefs-i
emmârenin yaramaz sıfatlarından bir bakıma kurtuldular. Yaramaz ve çirkin
huylarını riyazet od ve âteşi ile yakıp ortadan kaldırdılar. Mücahede ipine
de sarıldılar. İyi huyların tamamı ile huylandılar. İbadet, tâ-at ve
zikrullah nuruyla münevver oldular, tekrar dirildiler. Ölmekten maksad ise,
kötü sıfatlardan kurtulmaya çalışmakdır. İşte bu; nefs-i emmâreyi yok etmek
ve öldürmek demektir.
Tekrar dirilmekten maksad ise; iyi
sıfatlarla sıfatlanıp bununla müşerref ve müzeyyen olmaktır. Zira nefs-i
emmâre kötü sıfatlardan ayrıldığında hemen suyu bitmiş dere misâli ölür, yok
olur ve mahv olur. Bunun açık misâli; mal ve makam sahipleridir. Mallarından
ve makamlarından ayrıldıkları anda ölürler veya ölmüş gibi olurlar.
Ölmek iki kısımdır. Biri canın ve
ruhun bedenden ayrılması, diğeri de biraz önce anlattığımız ölümdür.
Mânası: "Ölmeden önce ölünüz" sözü ikinci nevi ölümün remzi ve sembolüdür.
Nitekim ashab-ı güzîn, riyazet ve mücahede ile nefislerini öldürdüler. Yâni
yaramaz sıfatlardan nefislerini kurtardılar. Kıyamet gününden önce tekrar
dirildiler. Yâni o iyi huylarla kamilen huylandılar. Basiret gözünden
beşeriyyet perdesini tamamen kaldırdılar. Hakkın cemâlini basiret gözüyle
müşahede ettiler. Nitekim Hazret-i Ömer: "Kalbim Rabbimi gördü"
dedi.
Hazret-i Ali de:
"Görmediğim bir Rabbe ibâdet etmem."
buyurdu.
Bunlar acaip
gelmesin, çünki böyle şeyler basiret gözüyle
müşahede edilirler.
Mânası:
Kim bu dünyada kör ve amâ ise âhiret gününde de kör ve a'mâ olacaktır. Ve
yol bakımından da daha sapıktır." (El-İsrâ sûresi, âyet: 72)
Bundan maksat
gönül gözünün körlüğüdür, suret gözünün âmâsı değildir. Yâni; her kim ki
dünyada basiret ve kalb gözünü elde edemediyse o kimseye âhiret gününde kalb
basireti verilmez. Bu beş duyudan biri olan şu iki gözümüzün bulunmaması
mânasına gelmez. Zira bu iki göz klarnette verilmemiş olsa mahrum olanlar
kıyametin ahvalini göremezlerdi. Mülâhaza da edemezlerdi. Şu halde âmâdan
maksad; basar göz gör-memezliği değil, basiret âmâlığıdır. Göz değil, görüş
noksanlığıdır. Allah'ın dâvetine basiret denilmiştir. İşte Kur'an-ı Kerîm'de
buyurulur:
"Ey
Resulüm! De ki: İşte benim yolum budur. Ben Allah'a bir görüş ve anlayış
üzere insanları davet ediyorum." (Yûsuf sûresi, âyet: 108)
Her kim ki,
dünyada Hak Teâlâ'yı basiret gözüyle göre-mezse âhirette dahi
göremiyecektir.
Bâzı müşkil
zannedilen hususlar bulunabilir. Bu mes'ele-lere yeri geldiğinde temas
edilip anlaşılması te'min edilecektir.
Mühim olan nefsi
yaramaz huylardan kurtarmaktır. Kim nefsini yaramaz huylardan kurtaramazsa
onun nefsi de emmâ-relikten kurtulamaz.
Nefs-i
mülhimelik makamı, iyi ahlâklarla ahlâklanmak, basiretin açılıp o açılan
basiret ile Hakkı görmektir. Bâtınî kulağın da açılması ve bu açılan bâtınî
kulakla ilhâm-ı Rabbaninin işitilmesidir.
Nefis,
levvâmelik mertebesinde kalırsa ölü ve hareketsiz gibi olur.
Nefs-i mülhime
makamının öyle bir taifesi vardır ki Haktan gelen ilhamların zevkim
bilirler, her hâl-ü kârları Haktan yana olur. Bir ses işittiklerinde veya
bir beyitlik şiir dinlediklerinde hemen Elestü hitabının zevkini duyup
tadarlar. Velev ki bu ses insandan değil de hayvandan, nebattan veya
cansızlardan vücuda gelmiş olsun. Hattâ kapının gıcırtısını dahi işit-seler
aynı zevki duyarak derhal semâya ve dönmeye başlarlar.
Nitekim Mevlânâ
Celâleddin Mesnevide buyurur Neyden dinle ki nelerden nelerden hikâye etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede
Ayrılık
firkatinden parça parça olmuş sîne isterim İştiyak derdini şerh edeyim.
Mevlânâ Hazretleri demircilerin çekicinin sesini dinledi ve sıçrayarak
semâya başladı. Bunun sebebi Elestü hitabının zevkim tatmış olmasıdır. Bir
beyit veya bir ses işittiğinde ihtiyarının elinden gidip semâya başlaması,
kalbiyle ve kalıbıyla cû-şa gelmesi, aşk kazanının altına vurulan bir odun
mesabesin-deki o sesin işitilmesi ve o işitilen seste Elestü hitâb-ı
İlâhîsinin duyulması ve onun zevkinin tadılması dolay ısıyladır. Mevlânâ
döne döne oynadı, taştı.
Safa ehli olan kimseler, şahin kuşuna benzer. O şahini avının peşi sıra
bıraktılar. Avını ardınca kovaladı, peşini bırakmadı. Nihayet avını
yakaladı. İşte bunun gibi ehl-i saf ânın da nefs-i mülhimeleri esir ve zebun
edilmiş haldedir. Bir ses işittiklerinde derhal Elestü hitabını duyar gibi
onun zevkini duyarlar. Vecde gelip semâ'ya başlarlar. Bu beden kalıbını
harekete getirirler. Maksuda erişmeyince durmazlar.
Bunlar ten
kulağıyla dinlemezler. Gönül kulağıyla dinlerler. Bu sebebten ihtiyarları
ellerinden gider, Değirmenin çarkı gibi durmadan dönerler. Onların
kalblerine erişen varidat sırf Rabbânî değildir. Sırf şeytanî de değildir.
Hakkın taleb
edicisi olarak nefsini ıslah etmek isteyen kimselere elbette bunları bilmek
gereklidir. Tâ kendinin zevkini, şevkim, vecdini, semâmı ve hâlini bilsin.
Başkalarının dahi vecdini, hâlini ve semâmı bilebilsin. Bunların rahmanı ve
şeytanî
olup olmadıklarını ayırıp seçebilsin. Rahmani ise, ona uysun, şeytanî ise
terk edip selâmete erişsin.
Bu husustaki
ilhamlar beş nevi'dir:
1 - Şeytanî,
2 - Nefsanî,
3 - Melekî,
4 - Kalbî
5 - Rabbani.
Nefsânî olan
ilhamlar, sırf şeytandandır. Şeytanın vesve-sesidir. Bundan son derece
kaçınmak gereklidir. Zira sırf fesattır. Hiç hayır yoktur. Şeytanın
ilkasıyladır. Durmadan insanı fısk ve fücura teşvik ile itekler. Eğer olduğu
surette insanı kötülüklere itemezse başka kılık ve kıyafetlere girerek yine
mel'-anetini işlemeye ve işletmeye çalışıp gayret eder. Tâ ilgilendiği
kimseyi kendi mezhep ve meşrebine soksun.
Kalbî olan
ilhama gelince; bu hayırdır. İnsanı hakka ve hakîkata, amele, hayıra, rahmet
ve hikmete teşvik eder.
Meşayihten
birine bir sual sordular. Sağına, soluna ve gönlüne teveccüh etti. Ve derhal
cevap verdi, tekrar kendisine:
- Hikmet nedir
ki önce sağa, sonra sola teveccüh ettiniz ve cevap vermediniz? Önünüze
teveccüh ettikten sonra cevap verdiniz? Diye sorulduğunda:
- Sağımdaki
meleğe sordum. Bilmezmiş. Solumdaki meleğe sordum. O da bilmezmiş. Döndüm,
gönlüme sordum. Cevap verdi. Ondan aldığım cevabı ben de size söyledim,
dedi. (Müftüler sana fetva verseler de kalbinden fetvayı sor)
İşte bu kalbî
olan ilham'a ne güzel bir misaldir. Yakîn bir ilhamdır. Gerçektir ve haktır.
Bu ilham'm hayrıda vâki'dir. (Tabiîdir ki Kur'an ile dolu kalb burada kasd
edilir)
İlham-ı Rabbânî de ilhamın diğer bir çeşidi olup bunun da vukuunda hiç şüphe
yoktur.
İnsanlara
şeytanın ve nefsin ilhamını iyi bilmek ve öğrenmek gerektir. Diğer ilhamları
da bunlar kadar olmamakla beraber bilmek herkes için mühim ve lâzımdır. Bu
ilhamlar kal-
be doğdukça mürşide söyleyip anlatmak gerektir. Asla nefsin isteklerine uyup
şerre tâbi olmamalıdır.
Nefsanî ve
şeytanî ilhamların alâmetleri şunlar olup bunları öğrenmek suretiyle
aldanmayasm, doğru yoldan gidip maksuduna ve maksûd-u hakikîye ulaşasın.
Müellifi de hayır duadan unutmayasın. (Allah müellif den ve İslâmı bilip
hizmet edenlerden razı olsun, âmin.)
İnsana vesvese
gelir. İnsan o vesveseye tâbi olmak ister. Bu arzu kendisinde artar. Bu
fasit işi yapması için nefsi kendini o tarafa teşvik edip iter. Her teşvik
edişte bu fâsıklığı başka şekil ve kılıkta insana gösterir. Şayet bir
surette fesadını yaptırt-mazsa başka bir surete girmek suretiyle o fesadı
işletmeye çalışır. Tâ muradı tamam oluncaya kadar bu şekilde devam eder.
Birinci arzusunu
yerine getirttikten sonra ikinciye aynı minval üzere başlar. Bunlardan
birincisini yaptırtmaz ve bunda muvaffak olamazsa bundan başkasını da
kat'iyyen yaptırtmaya muktedir olamaz.
Mâlik Bin Dînâr
(K.S.) bir gün pazarda gezerken canı Yer yemişinden alıp yemek istedi. 10
sene sonra tekrar pazara giderek gönlünün istediği yeryemişini aldı. Bir bez
içine koydu. Cübbesinin
altına alıp pazardan çıkacağı sırada bir oğlan çocuğu gördü. Çocuk
ağlıyordu.
Şeyh sordu:
- Kimin oğlusun?
- Filân kimsenin
oğluyum, diye cevap verdi.
- Atan benim
dostum idi. Al şu yeryemişini. deyip geçti gitti.
..::
4 ::..
Malik'in nefsi
feryâd etti:
- Sen beni helak ettin, zebûnun oldum.
Mâlik nefsine cevaben:
- Ben sana bundan sonra da yeryemişi
verici değilim, dedi ve ilâve etti: Sen arzu ettiğin şeylerle bir müddet beraber
bulundun ve sevdiğin şeylerin kokusunu aldın. Sana bu kadarı
yetmez mi?
Böylece nefsinin arzusuna uymadı.
Bir defasında da Mâlik Bin Dinar'ın
nefsi incir istemişti. Bu husustaki arzusu 7-8 sene bütün şiddetiyle devam etti.
Kendisini bu husustaki şiddetli arzusu rahatsız ve huzursuz etti.
Dedi ki:
- Ey bedbaht nefis! Gel seninle pazara
gidelim. İyice bir gör ve seyret ki bu sana kifayet eder.
Pazara vardı. Gördü ki birisi yaş ve
taze incir satar. Malik'in nefsi dedi ki:
- Allah-ü Teâlânın izzet ve celâli
hakkı için şu yaş incirlerden alıversene. Yoksa can veririm.
Malik nefsine dedi ki:
- Ey nefis! Benim bir mangırım, bir tek
kuruşum yok. Nefsi dedi ki:
- Na'ünlerini veriver. Bir iki gün de
na'îinsiz geziver. Mâlik, na'linlerini çıkarıp eline aldı. O incir satan adamın
yanma vardı. Dedi ki:
- Şu na'ünlerimi al da bana birkaç tane
incir ver.
O incir satan adam na'linlerini alarak
fırlattı attı. Ve dedi ki:
- Bu neye
yarar ve kaç para eder?
Mâlik bin Dînâr
vardı. Na'linlerini aldı. Yürüyüp uzaklaştı.
Öteden birisi incir
satana yaklaştı ve dedi ki:
- Ona'linini
fırlatıp attığın ve kendisine incir vermediğin kimsenin kim olduğunu biliyor
musun?
- Bilmiyorum.
- Şeyh Mâlik Bin
Dînâr denilen kimsedir.
Bunun üzerine o
incir satan kimse bir âh çekti ve kölesine dedi ki:
- Al şu bir tabak
inciri, az önce buradan ayrılan şeyhin ardından yetiş, kendisini ara bul ve ver.
Eğer alıp incirden yerse seni âzâd ediyorum.
O köle hemen bir
kaba bir miktar incir koyup arkasından seyirtti. Aradı taradı buldu.
Dedi ki:
- Şeyhim siz bu
inciri alırsanız ben âzâd olacağım.
Şeyh dedi ki:
- Sen âzâd olacaksın
amma, bu defa da ben esir olacağım. Nefsimin istediğini vermem demek o suçu
Mevlâmdan istemem demektir.
Mâlik Bin Dînâr
ömrünün sonuna kadar incir yememiştir, İşte nefsânî ilhamlar kendisine bu
sebepten malûm olmuştur. Bunları yapması, nefsine uymaya kendisini
yaklaştıracağından kat'î surette kendini alıkoyduğunu bildirir. Nefislerinin
arzularından geçtiklerinden Mevlâya vâsıl oldular. Bunun için devamlı olarak
nefse muhalefet gerekir.
Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı
Kerîminde:
"Fakat her
kim de Rabbinin makamından korkmuş ve nefsi şehvetten alıkoymuşsa muhakkak
cennet onun varacağı yerdir." (En-Nâziât sûresi, âyet: 40-41)
buyurmuştur.
Şeytanî ilhamların alâmetleri:
Bunun alâmeti,
şeytanın bir şey'i ilka' etmesidir. Bu ilka-sını men edersin kaçarsın, tekrar
şeytan onu başka türlü bir kılık-kıyafet içine sokar ve yeniden ilka' etmeye
çalışır. Aslında şeytanın gayesi ilk ilkasını te'mindir. Eğer bin kerre men
etsen, bin çeşit şekle sokar sana kabul ettirmeye çalışır. İlka' eden ve ilka'
ettiği şey aslında birdir. Değişmez. Eğer şer suretinde beceremez ve
kandıramazsa, bu sefer onu sahte bir hayır suretine sokar tekrar sana vermeye
sa'y ü gayret eder.
Nefsânî ilham,
umumiyetle bir surette tezahür eder ve vesvese verir. Şeytanî ilham gibi, fâsid
garazları türlü türlü surete koyup aldatmak bilmez. Lâkin ciddî olur. Muradını
almadıkça insanın yakasını bırakmaz. Meselâ: Falan kimsenin nefsi filân şey'i
istemiş ve vermemiş derler ve ayıplarlar diye insana vesvese verir.
Mâlik Bin Dînâr
(K.S.) 20 yıl yaş hurma yemedi. Şeyh Bâyezid-i Bistâmî (K.S.) ömründe bir defa
(hakkın taleb edicisi olalıdan beri) bir hırkadan mâada hırka giymedi. Tek bir
hırkası vardı. Ömründe bir dondan mâada don giymedi.
Nefsin arzusu olduğu
için şeytan ilhamını türlü türlü suretlere koyarak Hakkın yolunun yolcusu
olanlara arz eder. Hak yolunun yolcuları için bu tehlikelerden kurtulmak gayet
müş-kildir. Meğer ki Allah'ın lûtfu sayesinde meşâyihin haklı telkinleri imdada
yetişsin.
Şeytanın insanı
hayır ve tâata kılavuzlayıp teşvik etmesi dahi yalandır. İnanmamak gerektir.
Yoksa aldatır. Muradına zebûn eder. Bala ağu ve zehir katan kimsenin hareketi
bunun en bariz misâlidir. Hayra şerri katar, şerbet gibi içirir. Hayrı gösterir.
Şerri sunar. Maksadı Hak yolunun yolcusu olmak isteyen kimseyi dünyadan âhirete
imansız göndermektir. Bu se-beble meşâyih-i kiram (K.S.) dediler:
"Dileğimizle cennete
gitmeyiz, fakat dileğiyle cehenneme gideriz."
Sultân-ı Ârifîn der
ki:
- Beni bir günde
şeytan 70 defa hacca davet etti. Hem de yetmiş türlü surete girmek suretiyle.
İnsanın nefsi,
insanı devamlı olarak Hak'dan uzaklaştırmanın gayreti içindedir. Onun için
nefsin isteğini terketmek hayırlıdır.
B E Y T
Seni Hak'tan ırak
eden zebânı tut yahut ğılmân (*)
Geri koyan
adüvdür (**). Eğer küfr-ü eğer îmân .
İlhâm-ı
melekî ve ilhâm-ı kalbî:
İlhâm-ı şeytanî ve
ilhâm-ı nefsânî şer olduğu gibi, ilhâm-ı melekî ve ilhâm-ı kalbî de hayır ve
iyilikle ilgilidir. Bu ikisinde de tehlike ve korku yoktur.
İlhâm-ı
Rabbânî'ye gelince:
Bunun da bir tanecik
alâmetinden bahsedelim. Nefs-i mül-himeliği ve bunun makamına eriştiğini bilmek
gerek.' Bunu bilip rağbet etmek için hüner ehli ve gerçek talip olmak lâzım.
Zira her hayvanın nefs-i emmâresi, kendisini her sabah otlakta bulmasını te'min
etmeye kâfidir. Bu hayvanlar bu sözlerden bir şey anlayabilirler mi? Bir zevk
alabilirler mi? Şeker yemek için tutu kuşu gereklidir. Karga bundan ne anlasın?
Şekeri ne bilsin? Kargaya şekeri versen, bakmaz bile. İllâ leş ve cîfe ister!
Bunu bulduğunda burnunu batıra batıra yer. Sonra çıkar bir ağaç başına oturur.
Burnunu siler ve kanadını düzeltir. İki yanına bakar ve arasıra kendini bir
şahin de zannettiği olur. Gurur ve kibirle oturur.
Şimdi sen iyi bil
ki, ilhâm-ı Rabbânî nefs-i mülhimeye gelir. Üç mertebe üzerine üç halde gelir:
1 - İlham,
2 - Hıtâb,
3 - İşaret.
Bunların üçü de
ilhâm-ı Rabbanidir. Her birine ayrı ayrı ad konmuştur. İlhâm-ı Rabbânî, nefs-i
mülhimeye işaret olarak dahi gelir. Tamamen vasat mertebeye varınca ve
mutmainnelik makamına erişince hıtâb gelir. Buna Hıtâb-ı Sarîh derler. Bu hı-tab
kendisine gelen kimse seksiz şübhesiz kimseye söylemez Ve kendisine gelen
Hıtâb'ın Haktan olduğunu da bilir. İşaret dediğimiz de geldiğinde bunun da
Hakdan olduğunu kendisine İşaret gelen kimse bilir, anlar. Lâkin bir bilene
anlatmadıkça o mes'elede sarahat hâsıl edemez.
Bu mevzularda
meşâyih-i kiram ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâflardan bir parça bahsedelim. Zîra
fâideden hâlî değildir:
Şeyh Cüneyd-i
Bağdadî (K.S.) "İşaret Hafî'dedir. İşaret ehl-i hafî'nîndir, lâkin ehl-i hafî de
mübtelâdır" buyurdu.
Şeyh Ebu'l-Kiyâs
(K.S.) da:
"Muvahhidlerin
helaki İşâret-i Hafî'dedir" buyurmuşlardır.
Şeyh Şiblî (R.A.)
ise:
- İşâret-i
mükerrerdedir, buyururlar.
İlhâm-ı Rabbânî
denilen şey bir hıtabdır ki Haktan gelir ve nefs-i mülhimeye ilişir. Onun
geldiği gönül, selâmet ve saadete nail olur. İlham gelen kimse dinlesin ve
görsün ki eğer kendi nefsinde yedi adet yaramaz sıfatlar varsa, onun nefsi
mülhime-lik makamına henüz erişememiştir. O kimsenin gönlüne gelen ilhâm-ı
Rabbânî değildir. Cehl ve gayret ile nefsini bu kötü ve murdar sıfatlardan
kurtarsın. Zîra Hak Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'-inde:
"Ancak Allah-ü
Teâlâ'ya kalb-i selim ile gelen kimselere Allah nezdinde faide vardır."
(Eş-Şuarâ sûresi, âyet: 84) buyurması işte buna işarettir. Bu yedi kötü sıfattan
nefsini kurtaramayana ilhâm-ı Rabbânî gelmez.
İlhâm-ı Rabbaninin
bir alâmeti de şudur ki: İlhâm-ı Rabbânî bir gönüle geldiğinde o kimsenin
gönlünde Hakkın gayrının zevkini tuttuğu gibi atar. Yediği yemeğin, içtiği suyun
hiç safâsını süremez. Halk ile ülfet etmekten, gezmekten, çıkmaktan, vermekten,
almaktan, vesaireden hoşlanmaz. Nefsanî şeyler gözden kaybolur. Nefsanî
ilhamlar, şeytanî iğvalar o nefse acı ve sevimsiz gelir. Zira o nefse Rabbânî
ilhamlar gelmektedir. Bu nevi' kimseler sema' ederse reva ve caizdir. Lâkin
nefsinin istek ve arzusuyla olursa haramdır.
Hıtâb-ı Sarîh
denilen şey töhmetten ve sekten münezzeh ve beridir. Amma Hıtâb-ı Sarîh bâzı
kimselere harf ve ses olmaksızın gelir. Bâzan harf ve ses vasıtasıyla gönül
kulağına gelir, söylenir. İki dudaktan çıkan söz gibi değildir.
Mevlânâ Celâleddin-i
Rûmî (R.A.) demiştir ki:
Mânası:
"Ben, çok zaman
gönül penceresini can kuîağıyle dinledim,
Fakat her ne kadar
konuşmayı işittimse de iki dudağı görmedim..
Bu apaçık olan
hıtâb-ı İlâhî gönüle vâsıl olunca ya harf ve ses vasıtasıyla veya harfsiz ve
sessiz gelir. Lâkin bu yolun yolcuları bunun Haktan geldiğini bilirler.
Bunun altı tane yol
ve tarîki vardır. Dört renktir. Bunlar dostlardan bir nida işittiklerinde
şevklerinden bütün vücutlarının azalarından Lebbeyk deyip çağrışırlar. Izdıraba
düşerler. Bunların ızdırabmdan bu yolun yolcusuna bir ilim hâsıl olur ki bu
sayede bütün müşkülen hallolur. Bu ilham ve hıtablarm nuru vardır. Bunun zahirî
alâmet ve nişanlarını bilmek isteyen kimse tecrübeli ve şeriat bilen bir
mürşidin eşiğine kendini bırakmalıdır. Bu yol kılavuzsuz olmaz. Bunda söylenecek
çok şeyler vardır.
Nefs-i mutmainnelik
mertebesi bu nefsin sahibinin Hakka çağırıldığı bir makam ve mertebedir. Bu
mertebeye erişebilen nefse, nefs-i sabıka derler. Zira Allah-ü Teâlâ Kur'ân-ı
Kerîm'-inde: "Kimi de Allah'ın izniyle hayırda ileri geçendir."
(El-Fâr tır sûresi, âyet: 32 buyurduğu, nefs-i mutmainneye işarettir.
Nefs-i sabıka'ya,
nefs-i âşıka dahi derler. Bu adın verilişinin sebebi; hâl-i hayatında iken
sebkat ettiği içindir.
Nefs-i mülhime ve
nefs-i mutmainnelik makamına varınca ekseriya Hıtâb-ı Sarîh erişir.
Cezbe-i İlâhî bizzat
onun boynuna takılır. O kimsenin bu âleme ve bu âlemde bulunanlara ve insanlara
olan aşinalığı ortadan kalkar. Can ve gönül kuşu durmadan Hakdan yana cezbedilir
ve çekilir.
Mevlânâ Celâleddin-i
Rûmî (R.A.) buyurmuşlardır ki:
Ben Basra'ya
gidiyorum o da durmadan Kullaba çeker.
Nefs-i mülhime ile
sıfatlanmış kavim, daima ilhâm-ı Rab-bânî'nin nuruna nazar ederler.
Durmadan
mutmainnîliğe te-rakkî edip yükselirler. Nitekim:
"Mü'min Allah'ın
nuru ile nazar edip bakar" denildi.
Nefs-i mülhime
kavmi, kıyamet gününde Arasat arasında bin ayak bir ayak üzerinde iken Muhammed
(S.A.V.) ümmetinin âsîlerinden nice binini zebanilerin elinden ve cehenneme
atılmaktan kurtarırlar.
_____________
(*) Cennette hizmet eden. (**) Adüv, düşman demektir.
Hak Teâlâ
izniyle, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) yanında Hz. Ebûbekir (R.A.), Hz. Ömer
(R.A.), Hz. Osman (R.A.) ve Hz. Ali (R.A.) bulunurlar, ümmeti için düşünürler.
Nefs-i levvâme kavmi, yıldırım gibi seğirtip sırat köprüsünden geçerler. Cennete
girerler. Nefs-i mülhime kavminin menzil ve makamı nefs-i levvâme kavminden
yüksek olmak itibariyle mahşerde onların safâları ve makamları daha güzel ve
hoştur.
Ey insanoğlu! Dünyanın hoşluklarından
ve seni cezbeden şeylerinden kaç. Nefs-i emmârenin tuzaklarından kurtulmaya
gayret et. Nefs-i emmâreye uyanların Allah-ü Teâlâ katındaki horluklarmı düşün
ve aklını başına topla. Ve bu nefsi terbiye edip emmâreliğinden döndürenlerin
ululuğuna imren. Ey dertsiz kimse! Ne olur bir Hakka dönsen?
Nefs-i emmârenin başını biraz da olsun
pişmanlık taşına çal ve vur. Nefs-i nevasından yıka. Onu incitmek yolunda birkaç
adım yürü. Umulur ki sana Hak Teâlânm inayet cezbesi karşı gelip seni bu gibi
giriftarlıklardan ve darlıklardan kurtarır.
|