Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Nefis ve Tezkiyesi
NEFS VE TEZKİYESİ
Tezkiye lügatte,
temizlemek, arındırmak mânâlarının yanısıra, artırmak, geliştirmek,
bereketlendirmek ve feyizlendirmek anlamını da ihtivâ eder. Bu mânâ çerçevesinde
tezkiye, esâsen mânevî eğitimin bütün seyrini ifâde eder.
Nefsi tezkiye; öncelikle onu küfür, cehâlet, kötü hisler, yanlış îtikadlar,
fenâ ahlâklardan temizlemektir. Yâni şer'-i şerîfe aykırı her türlü îtikâdî,
ahlâkî ve amelî yanlışlıklardan arındırmaktır. Onu temizleyip kötülüklerden
koruduktan sonra da, îmân, ilim, irfân, hikmet, hayırlı duygular, güzel huylar
gibi takvâ hasletleriyle terbiye ve tezyîn ederek, onu rûhâniyetle doldurmaktır.
Tasavvufta tezkiye, nefsin isteklerini azaltarak onun beden üzerindeki
hâkimiyetini kırmak ve bu sûretle rûhun hükümranlığına imkân sağlamaktır. Bu da
ancak nefse karşı irâdeyi güçlendirecek olan riyâzât yoluyla, yâni yiyip içme,
uyuma ve konuşmada îtidâle riâyet gibi usûllerle sağlanabilir. Bundan dolayıdır
ki, tasavvufta nefsi dizginlemenin usûlü; kıllet-i taam (az yemek), kıllet-i
menâm (az uyumak) ve kıllet-i kelâm (az konuşmak)'dır, denilegelmiştir. Çünkü
bunlar riyâzât ile nefse hâkimiyetin ilk adımlarıdır. Fakat her hususta olduğu
gibi, bu usûlleri tatbîkte de îtidâli elden bırakmamak gerekir. Çünkü beden,
Allâh'ın insanlara bir emânetidir.
Yâni kul, nefsini tezkiye ederken ifrat ve tefrîtten sakınmalı, onun
azgınlıklarına set çekeyim derken, riyâzât ve mücâhedede aşırılığa düşmemelidir.
Çünkü din, bütün hâl ve davranışlarda îtidâli emreder. İnsanlara her türlü ifrat
ve tefritten uzak durmayı öğütler. Üstelik nefsi, mutlak sûrette bertaraf etmek
mümkün olmadığı gibi, bu, matlûb da değildir. Buna göre nefsin tezkiye edilmesi,
nefsânî temâyüllerin ilâhî emirler çerçevesinde dizginlenip terbiye edilmesi
demektir.
Nefsin terbiye ve tezkiye edilmesi, beşerî âkıbetin felâket veyâ saâdet
olarak gerçekleşmesinde en belirleyici faktördür. Bu terbiye ve tezkiye için
evvelâ ilâhî irâdeye râm olup şehevî ihtiraslar ve çirkin hâllere karşı koymaya
çalışmak îcâb eder. Her mümin, kendi kusur, noksanlık, acziyet, hîçlik ve
câhilliğini idrâk ederek; Rabbini bütün azamet, kudret ve kemâliyle kavramalı ve
fiillerine bu idrâk ile yön vermelidir. İşte bu yapılabildiği takdîrde, -Kur'ânî
tâbirle- "kötülüğü şiddetle emreden"1 nefs, mezmûm
sıfatlardan arınıp makbûl bir hâle gelir.
Nefsi tezkiyeye çalışmak ve bu uğurda ciddî bir gayret ile seyr u sülûke
girmek, ehemmiyetine ve zorluğuna binâen "cihâd-ı ekber" kabul edilmiştir.
Nitekim bu tâbiri Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, pek
zorlu geçen Tebük Gazvesi'nden dönüşlerinde bizzat ifâde ederek ashâbına:
"- Şimdi küçük cihâddan büyük cihâda dönüyoruz." buyurmuşlardır.
Hâlbuki dönmekte oldukları sefer, pek büyük bir gazveydi. Zirâ seferin
evvelinden nihâyetine kadar münafıkların fitneleri ve şeytanın vesveseleri eksik
olmamıştı. O yıl şiddetli bir sıcaklık ve kuraklık hüküm sürmüştü. Katedilen
yol, oldukça uzundu ve yaya yürümeye müsâid değildi. Meyvelerin toplanacağı
hasad mevsimi de gelip çatmıştı. Kendilerini kalabalık bir Bizans ordusunun
beklemekte olduğu haberi ise, bu gazveyi daha da zorlu bir sefer kılmaktaydı.
Otuz bin kişiyi aşan sahâbî ordusu, bin kilometre gitmiş ve geri dönmüştü.
Medîne'ye yaklaşırken âdetâ şekilleri değişmişti. Derileri kemiklerine yapışmış,
saç-sakal birbirine girmişti. Hâl böyleyken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve
sellem-'in söylediği bu sözün hikmetini merâk eden bâzı sahâbiler, hayretler
içinde:
"- Yâ Rasûlâllâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd olur mu?"
dediklerinde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"- Evet! Şimdi küçük cihâddan en büyük cihâda; nefsin hevâsı ile mücâhedeye
dönüyoruz!"2 buyurdular.
Diğer taraftan bütün gazvelere katılıp sâdece Tebük Gazvesi'nden -mâzeretsiz-
geri kaldıkları için ihtilâttan men (yalnızlığa terkedilmek) ile cezâlandırılan
ve bu sebeple ashâb ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yüzlerine
bakmadığı, kendileriyle konuşmadığı, selâmlarına bile mukâbele etmediği üç
sahâbînin tasvîre sığmayan pişmanlık ve perişanlığı meşhûrdur.33
_________________ .Bkz. Yûsuf Sûresi, 53. âyet-i kerîme. 2. Bkz. Suyûtî, Câmiu's-Sağîr,
II, 73. 3.Bu üç sahabi, Mürâre bin Rabîi'l-Amrî, Hilâl bin
Ümeyyeti'l-Vâkıfî ve şâir Ka'b bin Mâlik'tir. Bunlar, bütün gazvelere iştirâk
etmişlerdi. İçlerinden Ka'b hâriç, diğer ikisi Bedr'e de katılmıştı. Ne var ki
Tebük'e iştirak etmemekle içine düştükleri hatâ yüzünden kendilerine alınan
tavır karşısında, dünyâ gönüllerine dar gelmişti. Hele Allâh Rasûlü -sallâllâhu
aleyhi ve sellem- ve ashâbın, selâmlarını dahî almayacak derecede onlardan yüz
çevirmesi karşısında, yeryüzü âdetâ kendilerine yabancılaşmıştı. Öyle ki,
hanımları bile kendileri için artık bir yabancı gibi idi. Zîrâ haklarında vahy-i
ilâhî gelene kadar onlarla her türlü irtibat kesilecek ve tecrîd edileceklerdi.
Çâresizdiler. Bu sebeple, gece gündüz nedâmet gözyaşları döktüler. Erimiş
mumlara döndüler. Hatâ yapmışlardı ama, ihlâs, doğruluk, teslîmiyet ve tevbeden
uzaklaşmamışlardı. Bu minvalde tam elli gün geçti. Nihâyet gerçeği olduğu gibi
îtirâf etmeleri ve samîmî bir şekilde tevbe etmelerinin bir mükâfâtı olarak şu
âyet-i kerîme ile affa mazhar oldular:
"Allâh, geri bırakılan üç kişinin de (tevbelerini kabul etti). Yeryüzü,
genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı.
Nihâyet Allâh'tan (O'nun azâbından) yine Allâh'a sığınmaktan başka çâre
olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski hâllerine) dönmeleri için Allâh onların
tevbesini kabul etti. Çünkü Allâh tevbeyi çok kabul eden, pek esirgeyendir. Ey
îmân edenler! Allâh'tan korkun ve sâdıklarla beraber olun." (Tevbe, 118-119).
(Tafsîlatlı mâlumât için bkz. Osman Nuri TOPBAŞ, Nebîler Silsilesi, IV,
289-294).
Şimdi insaf ile düşünmeli ki, böyle bir
cihâd, küçük cihâd
addedilir ve küçük cihâddan geri kalmak, insanı daha
dünyâ hayâtında bu kadar hakîr ve hacîl bırakırsa,
en büyük cihâd olan nefislerin tezkiyesi ve
kalblerin tasfiyesi husûsundaki gaflet ve ihmâl,
yarın huzûr-i ilâhîde insanı ne derece zor ve müşkil
bir vaziyete dûçâr eyler!.. Bu ürpertici hakîkat önünde her akıllı mümin,
nefsini derhal derin bir muhâsebeye tâbî tutmalıdır. Yarın çok geç olmadan ve
ilâhî hesap gelmeden evvel kendimizi, yine kendi irâdemizle hesâba çekmek
mecbûriyetindeyiz.
Zîrâ yüce Mevlâmızın âyet-i kerîmedeki şu îkâzı
gâyet şiddetlidir: "Sizi boş yere yarattığımızı ve bize geri döndürülmeyeceğinizi mi
sandınız?" (el-Mü'minûn, 115)
Diğer bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak: "İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?!."
(el-Kıyâme, 36) buyurmuştur. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu
aleyhi ve sellem-:
"Akıllı, nefsine hâkim olup onu hesâba çekerek ölümden sonraki hayat için
çalışan, ahmak da nefsini hevâsına tâbî kıldığı
hâlde Allâh'tan (hayır) umandır." (Tirmizî, Kıyâmet,
25; İbn-i Mâce,
Zühd, 31) buyurmuştur.
Bu itibarla her mümin, tezkiyesi ile mükellef olduğu nefsine karşı ciddî bir
mes'ûliyet şuuruyla hareket etmelidir. Kişinin,
nefsini tezkiye etmeye çalışırken, bu işin ehemmiyet ve usûllerine vâkıf olması
gereklidir. Aksi hâlde "kaş yapayım derken göz çıkarma" meselinde olduğu gibi
bir hatâya düşülebilir.
Nefsin tehlikelerine karşı Cenâb-ı Hak biz
kullarını şöyle uyarır:
"(Ey Rasûlüm!)
Nefsânî arzularını kendisine ilâh edinen kimseyi
gördün mü? Artık ona sen mi vekîl olacaksın?" (el-Furkan,
43)
Bir hadîs-i şerîflerinde -sallâllâhu aleyhi ve
sellem- Efendimiz de:
"- Ümmetim adına en çok korktuğum şey; nefislerinin
hevâlarına uymalarıdır." (Suyûtî,
Câmiu's-Sağîr, I, 12)
buyurmuştur.
Bu sebepledir ki nefs tezkiyesi, her mümin için
son derece hayâtî ehemmiyeti hâiz ve büyük mes'ûliyetimûcib bir keyfiyettir. Bu
mes'ûliyetiCenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de:
"Muhakkak ki nefsini tezkiye eden
(kötülüklerden arındıran) kurtuluşa ermiş, onu fenâlıklara gömen de ziyân
etmiştir." (eş-Şems, 9-10) şeklinde ifâde buyurmaktadır. Yâni nefsini
terbiye edip uslandıran, selâmetle yolunu katetmiş,
bunun aksine onu azgınlık ve vahşîliğiyle başbaşa
bırakan da ebedî bir hüsrân ve ziyâna dûçâr olmuştur. Görüldüğü üzere
nefs, kendisine ölçüsüzce tâbî olunduğu zaman ebedî
bir felâket sebebiyken, terbiye edilip itaat altına alındığında ise insanı
meleklerden üstün bir mevkiye yükselten bir kazanç
vesîlesidir.
Diğer taraftan infak, sadaka, hizmet gibi sâlih
ameller, zâhiren başkalarına faydalı olmak sûretinde görünse de, hakîkatte nefse
doğruyu, güzeli ve hayırlıyı telkîndir. Çünkü iyilikler bu sûretle benlikte yer
eder ve rûh, bunlarla ünsiyet peydâ eder. Diğer bütün sâlih
amellerle birlikte sözlerin en güzeli ve en doğrusu olan Kur'ân-ı Kerîm'i
okumak, nasîhatlerini can kulağıyla dinlemek ve ahkâmıyla âmil olmak da, nefsin
ıslâhına en büyük vesîlelerden biridir. Hayatını bütünüyle Kur'ân istikâmetinde
tanzîm eden bir kul, nefsinin şerrinden ve şeytanın desîselerinden kurtulur ve
yalnız Hakk'ın rızâsını talep hâlinde yaşar. Kalbi
ilâhî lutuf tecellîlerine
mazhar olur. Bu duruma gelen bir kul için, artık gözün gördüğü, kulağın
işittiği zâhirî iklîmin ötesine mânevî bir pancur
açılmış ve kâinât, hikmetli ve azametli bir kitâb
hâline gelmiştir.
O hâlde hiçbir mümin, Kur'ân-ı Kerîm'deki ilâhî emir ve
nehiylerden gâfil olmamalı, ebedî saâdet ve selâmetini tehlikeye
atmamalıdır.
Yüce kitâbımız Kur'ân-ı Kerîm'de
nefs tezkiyesiyle alâkalı pek çok âyet-i kerîme
mevcuttur. Bu âyetlerde "tezkiye":
- Allâh Teâlâ'nın tezkiye etmesi,
- Rasûlullâh -sallâllâhu
aleyhi ve sellem-'in tezkiye etmesi,
- Kişinin kendi nefsini tezkiye etmesi şeklinde, umûmiyetle üç kısımda
mütâlaa edilmiştir.
"�Kendinizi (beğenip) temize
çıkarmayın. O, fenâlıktan sakınanın kim olduğunu çok iyi bilir." (en-Necm,
32)
Merhum Elmalılı Hamdi Efendi bu âyet-i kerîmeyi
şöyle tefsir eder:
"Kendinizi günahsız, kusursuz ve tertemiz addederek övmeyin. Zîrâ farkında
olmadığınız birçok kusurlarınız bulunabilir."
Bu mevzûda müfessir Âlûsî de şöyle der:
"Bu âyetin, "- Bizim namazımız, orucumuz, haccımız var!" diyen bir topluluk
hakkında indiği rivâyet edilir. Ucub ve riyâ
karışması endişesiyle kulun işlediği ibâdet ve hayırları gizli tutması daha
makbûldür. Fakat böyle menfî bir niyet olmaksızın, teşvîk maksadıyla
söylenmesinde bir beis yoktur."
Diğer bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle
buyurur:
"Kendilerini temize çıkaranlara bakmadın mı? Bilakis, Allâh kimi dilerse onu
temize çıkarır." (en-Nisâ, 49)
Bu âyetteki tezkiye, kişinin kendini överek temize çıkarma çabasından
ibârettir. Hâlbuki tezkiye takvâya bağlıdır. Takvâ ise bâtında bir sıfattır ve
onun hakîkatini ancak Allâh bilir. O bakımdan ancak Allâh'ın tezkiyesi makbûl
olur, kendi kendimizi tezkiye etmemiz değil.
Nitekim -sallâllâhu aleyhi ve
sellem- Efendimiz:
"- Allâh'ım! Nefsime takvâsını ver ve onu tezkiye et! Sen onu tezkiye
edenlerin en hayırlısısın. Sen onun velîsi ve Mevlâ'sısın." (Müslim, Zikir, 73)
diye duâ ederlerdi.
Âyet-i kerîmede:
"� Eğer üzerinizde Allâh'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı içinizden hiçbiriniz
ebediyyen temize çıkamazdı. Ancak Allâh, kimi
dilerse onu temize çıkarır. Allâh hakkıyla işiten ve her şeyi kemâliyle
bilendir." (en-Nûr, 21) buyurulur.
Görüldüğü gibi âyet-i kerîmede tezkiyenin Allâh'a âit olduğu ifâde ediliyor.
Zîrâ Allâh Teâlâ, fazlı ve rahmetiyle kulu
taatlere ve diğer tezkiye vâsıtalarını kullanmaya
muvaffak kılar. Bu itibarla kul, benlik iddiâsından sakınarak, ilâhî tezkiye
sâyesinde ulaştığı kemâli, kendi dirâyet, liyâkat ve gayretine hamletmemelidir.
Cenâb-ı Hakk'ın tezkiye
etmesi dışında kulun, âhirette kendini temize
çıkaramayacağının idrâki içinde bulunması gerekir. Bu anlayış, ebedî kurtuluşa
kavuşmanın en mühim vesîlelerinden biridir. Zîrâ tezkiye, her ne kadar azim ve
gayret bakımından insana; irşâd ve tâlim yönüyle
peygamberlere ve onun vârisi durumundaki mürşidlerenisbet edilirse de, ilâhî merhametiyle kullarını
tezkiyeye muvaffak kılması ve bunu yaratması açısından
Cenâb-ı Hakk'anisbet
edilmelidir.
2. Rasûlullâh
-sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in
Tezkiye Etmesi
Kur'ân-ı Kerîm'de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu
aleyhi ve sellem- Efendimiz'in
vazîfeleri hakkında şöyle buyurulmaktadır:
"(Ey insanlar!)
Andolsun ki, kendi içinizden, size bir peygamber gönderdik. O, size
âyetlerimizi okuyor, sizi tezkiye edip kötülüklerden arındırıyor,
Kitâb'ı ve hikmeti tâlim edip bilmediklerinizi
öğretiyor." (el-Bakara, 151) "Andolsun ki içlerinden, kendilerine
Allâh'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen,
kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allâh, müminlere
büyük bir lutufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce
onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler." (Âl-i
İmrân, 164)
Bu âyetlerden de açıkça anlaşılacağı üzere Fahr-i
Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve
sellem- Efendimiz'in üç aslî vazîfesi vardır:
a. Allâh'ın âyetlerini insanlara okumak:
Peygamberlerin ümmetlerini hak yoluna dâveti, gelen vahyin okunmasıyla
başlar. Ancak bu vazîfe, insanları umulan hedefe ulaştırmada ilk merhaledir ve
bir zemîn teşkîl eder.
b. Tezkiye etmek: Tevhîd dâvetinin maksadına ulaşması, ancak
nefisleri küfür, şirk ve günah gibi mânevî kirlerden temizleyip huşû ve huzûra
erdirmekle mümkündür. Nitekim mâzîsi câhiliyye
insanı olan ashâb-ı kirâm, hidâyet bulup Allâh
Rasûlü -sallâllâhu
aleyhi ve sellem-'in feyizli sohbeti ve mânevî
terbiyesiyle gönüllerini arındırdıkları anda dünyânın en mümtaz insanları hâline
geldiler. Onların, dillerde ve gönüllerde dolaşan fazîlet menkıbeleri çağları ve
iklimleri aştı.
c. Kitap ve hikmeti öğretmek:
Bu merhalede ise uyulması gereken kânunları ve hükümleri beyân eden kitabın,
yâni Kur'ân-ı Kerîm'in tâlimi gelir. Kur'ân-ı Kerîm'in rûhunda derinleşebilmek,
kalbî seviyeye bağlıdır. Kur'ân-ı Kerîm, asıl kalb
ile okunup anlaşılır. Gözler ise kalbe ancak basit bir vasıta hükmündedir.
Kur'ân, kâinât ve insan, esmâ-yıilâhiyye tecellîleriyle meydana geldiğinden sonsuz
bir sırlar hazînesidir. Bu sır ve hikmetler de kalbî arınma ve olgunlaşmaya göre
idrâkte tecellî eder.
Hikmetin tâlimi, bütün bu merhalelerden sonra gelir. Çünkü Allâh
Teâlâ, esmâ-yıilâhiyyesinin beşer idrâkine kelâm sûretinde
tecellîsi demek olan Kur'ân-ı Kerîm'in hikmet ve sırlarına, ancak arınmış bir
kalbe sâhip kimseleri vâkıf eyler.
Âyet-i kerîmelerde tezkiye ile kitâb ve hikmetin
tâliminin bir arada zikredilmesi, tezkiye olunmamış kimselerin ilim elde
edemeyeceklerini, etseler de bu ilmin kendilerine bir fayda sağlamayacağını
ifâde etmektedir. Zîrâ ilim ve hikmet öyle bir nûr ve
zînettir ki bunu elde etmek için, onun mekân tutacağı yerlerin, yâni
kalbin, evvelâ lüzûmsuz ve zararlı şeylerden tahliye edilmesi gerekmektedir. Bu
bakımdan Peygamberler önce âyetleri okurlar, sonra bu âyetlere inanan ve gönül
veren kimselerin, nefislerini aşırılıklardan, çirkinliklerden
arındırırarakkalblerini
mânevî kirlerden tasfiye ederler. Daha sonra da tezkiye ve tasfiye olunmuş
kimselere kitâb ve hikmeti tâlim ederler. Kâinattaki
sır ve kudret akışlarına da ancak böyle bir kalbin sâhipleri âşinâ olur ve bir
hikmet menbaı hâline gelebilir.
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve
sellem- Efendimiz'in bu
vazîfelerinden âyetleri okuyup haram ve helâli öğretmek âlimler tarafından;
nefisleri tezkiye, kalbleri tasfiye etme vazîfesi
ise mürşid-i kâmiller vâsıtasıyla kıyâmete kadar
devâm edecektir.
3- Kişinin Kendi Nefsini Tezkiye Etmesi
Bu hususta Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle
buyurur: "Nefse ve onu düzenleyene, sonra da ona hem kötülüğü hem de ondan
sakınmayı ilhâm edene yemin olsun ki, nefsini tertemiz yapan kurtuluşa ermiş,
onu (cehâlet ve günahlar ile) mâsiyetlere gömen de
ziyân etmiştir." (eş-Şems, 7-10)
Âyet-i kerîme muktezâsınca ancak Allâh'ın
temizlediği, yâni günahlardan arınmış, feyz ve takvâ
ile terbiye olunmuş kimseler gerçek kurtuluşa ermişlerdir. Hak Teâlâ'nın: "(Sâlih) kullarımın arasına katıl ve cennetime gir." (el-Fecr,
29-30) âyetindeki beşâreti de yine bu mes'ûd kullar
hakkındadır.
Diğer bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak:
"Gerçekten temizlenen ve Rabbinin
ismini zikredip O'na kulluk eden kimse, şüphesiz kurtuluşa ermiştir."
(el-A'lâ, 14-15) buyurur.
Ayrıca âyet-i kerîmedeki sıralama da câlib-i
dikkattir. Şöyle ki:
- Önce kalb, beden ve malı menfîliklerden güzelce
temizlemek,
- Bu sâyede Rab ile kul arasına giren gaflet perdelerini kaldırıp atmak,
- Sonra da helâl gıdâlarla beslenmiş bir beden ve zâkir
bir kalb ile huşû içerisinde tam bir ibâdet iklîmine
girerek gönlü rûhânî lezzetlerle tezyîn etmektir.
Müfessir Bursevî'nin beyânı
vechile:
"Bu âyette, şeriate aykırı işlerden nefsi
temizlemeye, kalbi dünyâ sevgisinden arındırmaya, gücü
nisbetinde Allâh'a yönelmeye, hattâ Allâh'tan başkasını hatırlamaktan
bile sakınmaya işâret vardır."
Nitekim Allâh dostlarından Ebû Bekir
Kettânî -kuddisesirruh-'a ölüm döşeğindeyken ne gibi bir ameli
olduğu sorulduğunda, bu umdelerin âdetâ fiilî bir nümûnesi
mâhiyetinde şu güzel sözlerle mukâbele etmiştir:
"- Ölümüm yakın olmasa, riyâ olacağı endişesiyle size amelimden bahsetmezdim.
Tam kırk yıl kalbimin kapısında bekçilik yaptım. Onu Allâh
Teâlâ'dan başkasına açmamaya çalıştım. Kalbim o hâle geldi ki, Allâh'tan
başkasını tanımaz oldum." İbn-i Abbas -radıyallâhuanh-, yukarıdaki âyette geçen "tezekkâ"
kelimesini, "Kişinin Lâ ilâhe illâllâh! demesidir." şeklinde tefsir eder. (Kurtubî,
el-Câmî, XX, 22) Zîrâ tezkiyede ilk adım, kalbin küfür ve şirkten
temizlenmesidir.
Nitekim kelime-i tevhîd, önce
nefy ile başlar. Yâni "Lâ ilâhe" diyerek
kalbden âdetâ put hâline gelmiş
nefsânî hevesler, çirkin ahlâk ve huylar çıkarılır. Sonra
isbâtageçilir. Yâni
"İllâllâh" demek sûretiyle, bir nazargâh-ı ilâhî
durumunda olan kalb, Allâh Teâlâ'nın
tevhîd nûrlarıyla doldurulur.
Şâir bu gerçeği ne güzel ifâde eder:
Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hak
Pâdişah girmez saraya hâne mâmûr olmadan
"Gönül sarayından Allâh'tan gayrı ne varsa hepsini çıkar. Zîrâ hâne mâmur
olmadan pâdişah sarayı teşrif etmez."
Tezkiyenin ehemmiyeti sadedinde İbrâhim Desûkî -kuddisesirruh- şöyle buyurur:
"- Ey oğlum! Gündüzlerini oruçla, gecelerini namazla geçirsen, temiz bir iç
âlemine ve Hak ile hâlis bir muâmeleye de sâhip olsan, sakın benlik iddiâsında
bulunma! Sakın gurûra mağlûb olup nefsin
kandırmasına aldanma. Zîrâ nice derviş, nefsinin hevâsına
kapılıp helâk oldu." Hâtem-i Esamm -kuddisesirruh- da şöyle buyurur:
"Muhteşem konaklara, verimli bağ ve bahçelere aldanma. Cennetten daha güzel
bir yer yoktur. Fakat Hazret-i Âdem'in başına ne geldiyse, cennetin o sonsuz
güzellikleri içindeyken geldi. Nefsi orada ebedî kalmak istedi. Yasak
meyvaya yaklaştı. Murâd-ı
ilâhî îcâbı, dünyâya indirilmekle cezâlandırıldı.
İbâdet ve kerâmetinin çokluğuna aldanma. Zîrâ sâhib
olduğu bunca kerâmete rağmen, Allâh -cellecelâlühû-'nun kendisine
ism-i âzamı öğrettiği Bel'am
bin Baura'nın başına gelen hazîn âkıbet, ne kadar
ibretlidir.
Sen, sen ol; ilim ve amel çokluğuna da aldanma. Çünkü onca ilim ve
tâatine rağmen iblisin başına neler geldi, bilmiyor
musun?! Nefs ve şeytanın
iğvâsıyla aldananlardan olma!
Nitekim kullarına merhameti sonsuz olan yüce Rabbimiz, âyet-i kerîmelerde
şeytanın hîle ve tuzaklarına karşı îkaz sadedinde şöyle buyurur: "İblis dedi ki: (Ey Rabbim!) Yemin ederim ki, beni azdırmana
karşılık, ben de insanları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne
oturacağım." (el-A'raf, 16) "(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde
onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!"
(el-Hicr, 39)
Âbidlerin,
zâhidlerin yanında bulunuyorum diye de kendine
güvenme. Zîrâ kuru kuruya bir berâberlik faydasızdır. Sâlebe, Hazret-i Peygamber
-sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in
sohbetinde duygusuzca bulunduğundan fecî bir âkıbete uğradı.
Bir peygamber evlâdı olmasına rağmen Hazret-i Nûh'un oğlu, babasının
dâvetinden kendisini müstağnî görmek gibi bir bedbahtlığa dûçâr oldu.
Aralarındaki kan bağı dahî ona bir fayda vermedi. Netîcede, helâk edilenlerden
oldu.
Hazret-i Lût'un karısı, kâfir ve
fâsıklara olan ünsiyet ve muhabbeti sebebiyle
yanıbaşındaki hidâyet nûrundan
nasibsiz kaldı ve gaflet içerisinde küfrün karanlıklarına daldı.
Hülâsa; ilim, amel, mal, evlâd ve dost gibi ne
kadar dayanak varsa âhiretteki kurtuluşun için
bunlara çok güvenme! Bunlardan nefsine aslâ pay çıkarma."
Âyet-i kerîmede, "nefs engelini aşarak
menfîliklerden arınanların kurtuluşa ereceği" ifâde
buyuruluyor. Bu ifâdeden aynı zamanda "tezkiye olmayanların yâni
benliklerini menfîliklerden arındırmayanların kurtuluşa eremeyecekleri" mânâsı
ortaya çıkmaktadır. Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurur:
"�Sen ancak göremedikleri hâlde
Rablerinden korkanları ve namaz kılanları uyarabilirsin. "Kim temizlenirse",
sırf kendi faydasına temizlenmiş olur. Nihâyet varış Allâh'adır." (Fâtır,
18)
Âyet-i kerîmede, peygamberlerin ümmetlerini fecî âkıbetlere dâir
inzâr ve korkutmalarının, ancak görmedikleri hâlde
kalbleri Allâh'ın haşyeti ile dolu olan, namaz kılan
ve zâhirlerini ibâdet ile tezyîn etmiş bulunan kimselere fayda vereceği beyân
buyurulmaktadır.
Günahkâr kişi, günâhının vebâlini ancak kendisi çekecek ve kimse ona ortak
olamayacaktır. İşlenen hayırlar da sâdece sâhibine fayda verecektir. Temizlenen
kimse de, kendi lehine temizlenecektir.
Âyetteki "tezekkâ",
haşyetullâh ve namazı huşû ile kılmaya da şâmildir. "Allâh'tan gerçek mânâda ancak âlim olanlar haşyet duyar." (Fâtır,
28) âyeti, kişinin gerçek bilgiye eriştiği ölçüde, Allâh'a karşı kalbî
ürperişler içinde olacağını ifâde eder. Rabbini bilmeyen ve ondan haşyet
duymayan kimselerin kalbleri ölüdür.
Böylelerine îkâz ve nasîhat tesir etmez. Yâsîn
Sûresi'nin yetmişinci âyetinde buyurulan
"(Peygamber, Kur'ân ile kalbleri) diri olanları
uyarsın diye..." beyânı da bunu anlatır. Yâni bâtında haşyet, zâhirde de
dosdoğru bir namaz olmalıdır.
Günahlardan temizlenmenin karşılığı, cennet ve onun yüksek dereceleridir.
Âyet-i kerîmede buyurulur: "Kim de sâlih amellerde bulunmuş bir
mümin olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte sırf bunlar içindir. İçinde
ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan Adn
cennetleri! İşte arınanların mükâfâtı budur." (Tâhâ,
75-76)
Allâh'tan başkasına gönül bağlamaktan kurtulmanın karşılığı ise cennetin de
ötesinde bir nâiliyyet olan
Cemâlullâh nîmetidir ki, orada Allâh Teâlâ'nın târiflere sığmayan
güzellikteki cemâlinin tecellîleri temâşâ edilir. Kim kendi irâde ve ihtiyârı
ile ve hakkıyla Allâh'a yönelirse, O'nun dışında bir düşüncesi kalmaz. Allâh'ı
tanımak, yâni mârifetullâh da, tezkiye edildikten
sonra nefsin hakîkatini öğrenmekle başlar. "Nefsini bilen, Rabbini de bilir."
hakîkati, bu mânâya tekâbül etmektedir.
İşte insanlığın ekseriyetle maddeye râm olup nefsâniyet
sultasında rûhlarını kararttığı günümüzde, nefsin süflî ihtiraslarından müstağnî
kalabilen nûrânî zevâtın rehberliğine olan ihtiyâcımız daha da şiddetlidir. Bu
münâsebetle Hak dostu mâneviyât sultanlarının, kalbleri
ihyâ eden nasîhat ve tavsiyelerinden ve onların bir nümûne-i
imtisâl olan ibret ve hikmet dolu yaşayışlarından kendi nâmımıza hisseler
almalıyız.
Millî târihimizin zâhir planında olduğu kadar mâneviyât âleminde de zirve
şahsiyetlerinden biri olan Yavuz Sultan Selîm Han'ın, yolumuzu aydınlatmaya
medâr olabilecek şu davranışı ne kadar mânidârdır:
O, zaferlerden zaferlere nâil olduğu Mısır Seferi'nden dönerken, İstanbul
halkının kendisini büyük bir heyecanla beklediğini haber aldı. Bunun üzerine
şehre yaklaşmış olmasına rağmen, ordusunu Çamlıca'nın
arka eteklerinde konaklatarak hemen İstanbul'a girmedi. Nice muazzam ordulara
gâlib gelmiş olan Sultan, nefsine
mağlûb oluvermek korkusuyla
binbir endîşeye bürünerek lalası Hasan Can'a:
"- Lala! Hava kararsın, herkes evlerine dönsün de ondan sonra İstanbul'a
girelim. Fânîlerin alkışları, zafer tâkları ve
iltifatları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!.." dedi.
Nihâyet akşam olup her yer
karanlığa gömüldükten sonra, gizlice ve alâyişsiz bir şekilde şehre girdi. Zîrâ
o, ihtişam ve saltanatın nefsi düşürebileceği tuzaklara karşı uyanık bir sultan
idi. Bir velînin kudsî nefesiyle irşâd olunmanın, dünyâ saltanatından da
kıymetli olduğunu ifâde eden şu beyti pek meşhurdur:
Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş
Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş
Her mümin, sık sık nefsiyle iç hesaplaşmaya girerek, onu sîgaya çekmeli;
mânevî vaziyetine ciddî bir şekilde çeki-düzen verip, gidişâtını kontrol altına
almalıdır. Buna rûhiyât ilminde "bâtınî tefahhus" (nefs muhâsebesi) denilir.
İnsan, hiç olmazsa başını yastığa koyduğu her yirmi dört saatte bir, o günün
muhâsebesini yapmalı ve kendini sîgaya çekmelidir. Bunu alışkanlık hâline
getirenlerin hatâda ısrar illetinden kurtulabilmeleri kolaylaşır.
Bu hususta İmâm Gazâlî Hazretleri'nin şu nasîhatlerine kulak verelim:
"Bir mümin, sabah namazını kıldıktan sonra ve güne başlamadan evvel, bir süre
nefsi ile başbaşa kalıp, onunla bâzı muâhedeler yapmalı ve birtakım şartlar
üzerinde anlaşmalıdır. Nitekim bir tüccar da sermâyesini ortağına teslîm etmek
mevkiindeyse onunla böyle muâhedeler yapar. Bu arada ona bâzı îkâzlarda
bulunmayı da ihmâl etmez. İnsan da nefsine şu îkâz ve telkînlerde bulunmalıdır:
"- Benim sermâyem ömrümdür. Ömrüm gidince anaparam da gider ve artık kâr ve
kazanç sona erer. Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allâh Teâlâ bu gün de
bana müsâade ederek ikramda bulundu. Eğer beni öldürseydi, elbette bir günlüğüne
de olsa geri gönderilip burada devamlı sâlih ameller ve çeşitli hayırlarda
bulunmayı temennî edecektim. Şimdi kabul et ki öldürüldün ve geri çevrildin. O
hâlde bugün günah ve mâsıyete katiyyen yaklaşma ve sakın ola ki bu günün bir
ânını bile boşa geçirme. Zîrâ her nefes, paha biçilemeyen bir nîmettir.
İyi bil ki bir gün, gece ve gündüzü ile yirmi dört saattir. Kıyâmet günü
insanoğlunun önüne her gün için yirmi dört tâne kapalı kutu getirilir. Kutunun
birini açıp, o saatte yaptığı amellerin mükâfâtı olarak, içinin nûr ile dolu
olduğunu görünce, Allâh'ın lutfedeceği mükâfâtı düşünerek kul öyle sevinir ki,
bu sevinci cehennem halkı arasında paylaşılsa, cehennemin acısını duymaz
olurlardı. İkinci kutuyu açtığında, bundan karanlık ve pis kokular çıkar ki, bu
da isyân ile geçirdiği saattir. Buna da öyle üzülür ki, eğer bu üzüntü cennet
halkına dağıtılsaydı, kederlerinden cennetin zevkini kaybederlerdi. Üçüncü bir
kutu daha açılır ki içi tamâmen boştur. Bu da uyku veyâ mübah şeylerle geçirdiği
saattir. Fakat küçük bir hayrın ecrine dahî şiddetle ihtiyâç duyulan o günde,
imkânı olduğu hâlde büyük bir kazancı kaybeden tüccarın hasreti gibi ve belki
çok daha fazla yanar ve o saati boşa geçirmesinin acısıyla kıvranır.
O hâlde;
Ey nefsim! Fırsat eldeyken sandığını iyi doldur, sakın boş bırakma.
Tembelliğe düşme, sonra yüksek derecelerden düşersin.""
Bedenin âzâları da, nefsin yardımcıları mevkiindedir. İnsan, onlara
vazîfelerine göre husûsî tavsiyelerde bulunmalı, bu emânetleri kötü işlere
bulaştırmamayı nefsine telkîn etmelidir. Gözü; haramlara ve kalbi meşgûl edecek faydasız, boş şeylere
bakmaktan men etmeli, Dili; "âfât-ı lisân" tâbir olunan dedikodu, gıybet, iftirâ,
yalan, söz taşıma, kendini övme, başkalarını yerme, yaltaklanma gibi mezmûm
şeylerden alıkoyup dâimâ zikir ve hayır sözlerle meşgûl etmeli, Mîdeyi; haram ve şüpheli gıdâlardan sakındırıp, helâlleri de
asgarî seviyede istîmâle alıştırmalıdır.
İnsan her hareketinde pek çok mübah şeylerle
karşı karşıyadır. Gâyesiz meşgûliyetleri terk etmesi ise, en muvâfık olanıdır.
Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Lüzûmsuz şeyleri terk etmesi, kişinin iyi müslüman oluşundandır." (Tirmizî,
Zühd, 11; İbn-i Mâce, Fiten, 12) buyurmuştur.
Yâni gerçek bir müminin konuşması zikir, bakışı ibret ve sükûtu tefekkür
olmalıdır.
İşte nefs, bu gibi telkînlerle dâimâ gafletten uyanık tutulmalıdır.
Nefsi hesâba çekerken ihmâl edilmemesi gereken hususlardan biri de yaptığı
amelin Allâh için mi, yoksa nefsi için mi olduğunu yoklamaktır. Zîrâ insan,
zaman zaman Allâh için sâlih ameller işlediğini zannettiği hâlde, nefsânî
duygularını tatmin için de hareket etmiş olabilir.
Nefs tezkiyesi netîcesinde kalb, "selîm" hâle gelir. Kalb-i selîm
merhalesinde şu üç hâl müşâhede edilir:
1- Kimseyi incitmez. Bu, ittikâ ehlinin hâlidir. Kalb, nefsin şerrinden
korunur. Güzel ahlâk teşekkül eder.
2- Kimseden incinmez. Bu da, muhabbet ehlinin hâlidir. Fânîlerin medih ve
yermeleri bir ehemmiyet ifâde etmez. Güneş ışığı karşısında aydınlatma ve
karartmaların bir önemi olmayacağı gibi.
Şâir bu hâli şöyle ifâde eder:
Cihân bağında ey âşık budur maksûd-ı ins ü cin
Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin
3- Dünyâ menfaatiyle âhiret karşı karşıya gelince, âhireti tercih ederek
rızâ-yı ilâhîyi hedefler.
Bütün bu söylediklerimizin hülâsâsı şudur:
Allâh Teâlâ, bir imtihan âlemi olmasını murâd eylediği bu dünyada, her
insanın önüne nefs engelini koymuş ve insanı, nefsin ortaya çıkaracağı
güçlükleri yenerek muzaffer bir şekilde kendisine avdete memur eylemiştir. Nefs,
hayra da şerre de vesîle olma istîdâdındaki bir vasıta hükmündedir. Dolayısıyla
o, hem bir kazanç kapısı ve hem de kendisine tâbî olunduğu takdîrde bir gayyâ
kuyusudur. Nefsi tezkiyenin bereketi ise, dünyâda hiçbir şeyle mukâyese
edilemeyecek derecede muazzamdır. Cenâb-ı Hak cümlemizi nefsine gâlip gelenlerden eylesin!
Âmin!