Kimi var yolcuların her biri rıdvanda yaşar. Başka bir yolcu görürsün, nice hicranda yaşar. Kim ki özgürlüğünün kadrini bilmez bir ömür, Hürriyyete hasret çekerek, ben gibi zindanda yaşar.
Can alan cânânı sevdim, başka cânân istemem. Gönlümün sultânı belli, gayri sultan istemem. Aşk elinden der-be-der oldum, perîşânım bugün, Koy süründürsün be mahşer, dizde dermân istemem. İstemem tüm kâinâtı, bir O olsun, bir de ben, Dâra çeksin, sevdiğimden özge ihsan istemem. Hasretin tâk etti cânâ, elverir öldürür beni, Gözyaşım boğsun sezâdır, başka umman istemem. Bin fedâ olsun bu cânım, ben senin kurbânınım, Sürmelendim, ben dururken başka kurbân istemem.
Dostluk ne kadar sıcak bir kelime değil mi? Hiç şüphe yok, kelimeyi söylerken içimizi saran o sıcaklık, iki insan arasındaki irtibatın sıcaklığından yansıyor. Dost sözünün anlamdaşı olan arkadaş, sırdaş, gönüldaş da hep aynı sıcaklığı taşır. Çünkü içinde sevgi vardır, fedakârlık vardır, diğergamlık vardır.
Dostluk acıyı da tatlıyı da paylaştırır, hüzünleri hafifletir ve muhabbeti artırır. Dostsuz insan, koca bir ormandan arda kalan dağ basındaki tek bir ağaca benzer. Rüzgara, soğuğa-sıcağa karşı koyamaz, kısa zamanda kurur, yok olur gider. Bu nedenledir ki, dost insanın sahip olduğu en büyük kıymetlerden biridir.
Şunu da bilmek gerekir: İyilik yolunda dostluklar olduğu gibi, kötülük yolunda da dostluklar vardır. Bizim sözünü ettiğimiz dostluklar, iyilik yolundaki dostluklar. Yani dostluk sözünün kendisi gibi güzel olanlar. Dünyada başlasa da ahirette bile devam eden dostluklar. Zaten böyle olmayan dostluklar geçici değil mi ve çoğu zaman düşmanlıkla sonuçlanmıyor mu?
Yüce Rabbimiz de dünyadaki her dostluğun ahirette fayda vermediğini, ahirette de devam eden dostluğun sadece müttakilere ait olduğunu bildirir ve şöyle buyurur:
“Müttakiler hariç, dünyadaki bütün dostlar o gün birbirinin düşmanı olur.” (Zuhruf/67)
Hayat, merhale merhale… Doğup büyüyen canlılar, dünya hayatının bir gerçeği olarak, bir gün gelip yaşlanıyor ve ömür defterini tamamlıyorlar. Doğum, hayatın devamı için, ne kadar tabiî ve gerekli bir basamaksa; ölüm de öyle bütün canlılar açısından; kaçınılmaz, tabiî ve zarûrî… Hayat sahnesine “merhaba” diyen her canlı aynı zamanda mukadder sonun bir namzedi… İstisnâî olarak, çeşitli sebeplerle yaşlanmadan ölenler bulunmakla beraber, “yaşlılık” da bir nevî “ölümün bekleme odası”!.. O yaşlılık günleri gelip de, insanın çevresinden el-ayak çekildiği… Tanınan çoğu dost ve arkadaşlar, birer-ikişer kaçınılmaz sona doğru gittiği…
Ne O’ nu anlatabilmek, ne de beyazı seyredebilmek için temiz ve beyaz bir sayfayı elime almam, yeterli değildi.
Hiçbir şey, beyaz kadar temiz olmuyor ve hiçbir şey, O’nun kadar beyaza yakışmıyordu. “Nasıl”lığını (keyfiyetini) idrak edemeyen zihnim, O ikisi için cümle kuramıyordu. Belki de cümle kuramayan, kalbimin tâ kendisiydi. Dökülemeyen duygularımın hiçbir tesellisi yoktu. Ve bahaneler yaklaşamıyordu bu çaresizliğime… Çok değildi istediğim şey, yalnızca sevgimi görebilmekti. Var olan nice sevdiklerimin arasındaki yerlerini keşfetmekti. Gözyaşlarıyla O’nu anlatanların yanında, onları değil, aslında kendimi izliyordum, hayatımın dalıp gittiğim her köşesinde… Ben de Rabbimi biliyordum, ben de bir peygamberin kıymetini anlayabiliyordum, ben de herkes kadar sahipleniyordum Peygamberimi... Kimselere bırakmıyordum, hayatındaki ayrıntıları… “Biliyorum.” diyordum, vicdanıma… Ben de efendimi tanıyorum, yeri gelince herkeslerden daha fazla övünüyordum, O’nun ümmeti olmaktan…
"Doğrusu Allah, kendi uğrunda kenetlenmiş bir duvar gibi sıra halinde duran mü'minleri sever. Gerçekten mü'minler bir duvarın üst üste konmuş tuğlaları gibidirler" (Saff, 4)
Şimdi gönlünüzü, en ücrâ köşesine kadar açın, tüm dünyaya gözlerinizi kapatırcasına. Bir Filistinli olun gönlünüzde; babanız, eşiniz, evladınız birer mücahid olsun; sokağa her çıkışında hayatta kalma mücadelesi veren… Bir Filistinli olun gönlümüzde... Cemaate gitmeye üşenen erkeklerimiz gelsin aklınıza, cemaate canı pahasına -bir zamanlar- gidebilen Filistinli erler gelsin sonra da... Her gün okul yollarına binbir süsle, kendinden ve isminden habersiz, dökülen çocuklarımız gelsin aklınıza. Sonra da sokağa her çıkışında helâlleşen, canını korumak için cebinde sapan taşıyan îmânlı yürekler gelsin, Filistinli çocuklar gelsin… Evlatlarından olan anneler, namus derdinde, can derdinde olan genç kızlar, yurtlarından atılan insanlar gelsin; binbir debdebeyle donattığımız konforlu evlerimizde, adını "huzur" koyduğumuz "gaflet"imizi kaçırsınlar.
[b]İnişi de var, çıkışı da hayatın. Acısı da var, tatlısı da. Mühim olan acıyı bal eylemek. Yunus gibi.
İnsan ne kadar zayıf bir varlık. En büyükten en küçüğe kadar her şey ona ilişir. Sevdiğiniz bir insan, bir hayvan ölse, sevdiğiniz bir ağaç kesilse, saksıdaki bir çiçek solsa dünyanız kararıverir, üzülürsünüz. Sevdiğiniz biri ayrılıp gitse, unutamazsınız bir türlü. Kalbiniz burkulur. Gönlünüz de onun ardı sıra gider durur. Hayat böyle... Düşe kalka gidiyoruz. Hayat yolu düz değil... Çok hastalanan doktor olurmuş, çok yürüyen de yolcu! Rabbim yine de bir an olsun hiç yalnız bırakmıyor.
Bazen öylesine daralıp sıkılıyorsunuz ki, nerede ise patlayacak bir hâle geliyorsunuz. Bir dost yüzü görmek, bir dost sesi duymak ihtiyaç oluyor. Kışımız bahara dönüyor birden. Can dostları bir başkadır. Mal dostu malından geçmez, ama can dostu canından geçer.
Bazı insanlarda böyle bir sır, böyle bir cazibe var. Onların bir an olsun yüzlerini görmek bile ferahlatır içimizi. Âlemimizi değiştirir. ALLAH dostları böyledir. Aldıkları manevî bir işaret üzerine, vazifeli oldukları yere giderler. ALLAH bir kulunu sevdi mi, ona ihtiyaç duyulan yere gönderir. Bir dert bir sıkıntı varsa, iki de ferahlık var. Her zorluğa karşılık iki kolaylık var.
Geçenlerde eski bir dostu ziyaret ettim. Onca derdine ve perişanlığına rağmen, hem gülümsüyor, hem de izzet ve ikramdan geri kalmıyordu. Bakışlarımdan ne sormak istediğimi anlamış gibi; “Bize başka türlü bir hayat yakışmaz,” dedi. Ne söz ama. İnanın ruhuma işledi. Cömerdin kalbi gibi, dili de temizdir. Böyle güzel bir söz yerde kalmaz zannımca, kanatlanır, arşa gider. [/b]
İnsan, hem maddî hem de mânevî yönü itibariyle, yüksek hedeflere ulaşabilecek potansiyele sahiptir. Allah (cc) bu potansiyelin harekete geçirilmesini insan irâdesine bırakmıştır.
Herkes, cüz’î irâdesinin temâyülü ve Cenab-ı Hakk’ın buna lütufkâr cevabıyla; kendisini Allah’a (cc) ulaştırabilir.
Lütfedilen ihsanları değerlendirip vicdanında kendisini O’na vardıracak yollar açabilir. Terakki mertebelerini birer birer aşıp, aşkın (müteal) bir insan olma makamına yükselebilir. Boğucu dalgalarla boğuşup sahil-i selâmete çıkabilir.
Kendi gönlünde Allah’ı (cc) hissedip, gönlünü O’nun misafirliğine hazır hâle getirebilir. Çok zor olan bu yolculukta inayet ve yardımı, Sonsuz Kudret Sahibi’nden isteyerek matlubuna kavuşabilir. Kavuşabilir ama, ilk hareket, ilk gayret, hikmet gereği insanın iradesine bırakılmıştır.
[b]Öyle lokma var ki insanı kırk yıl ibadetten keser. Öyle söz var ki adamın kalbini taş eder. Öyle bakışlar var ki insanın hayatını mahveder perişan eder. Şunu bilmeliyiz ki Allah ile kulu arasında aslında perde yoktur. Fakat tıpkı güneş ışığının dünyamıza ve bedenimize gelmesi gibi bir durum vardır. Bizimle güneş arasında dünyanın çevresinde bulunan perdeler güneş ışığının tamamıyla bize ulaşmasına mani olur.
Bu mani oluş insanın iyiliğinedir. Atmosferin güneş ışığını belli ölçüde engelleyecek özelliği olmasa ya da tenimiz uzun süre doğrudan güneşe maruz kalsa zarar görürüz. Fakat Allah ile kulu arasındaki durum burada farklılık gösterir. Allah ile kul arasında perdelerin engellerin olması insan için iyilik değil büyük bir eksiklik olarak ortaya çıkar. Allah Tealâ’nın kuluna yönelişi daha latif daha kesif ve daha nuranîdir.
Abdülkadir Geylâni hazretleri bir mecliste vaaz ediyordu. Bir ara öylesine derin mevzulara girdi, öylesine esrarlı şeyler söyledi ki, cemaat kendinden geçer gibi oldu.
İşte bu sırada kubbeyi çınlatan bir ses işitildi: “Allah!” diye feryad ediyordu biri. Abdülkadir Geylânî hazretleri durakladı. Sonra, “Allah!” diye feryad eden adama doğru dönerek şöyle dedi:
— Allah’ın huzuruna vardığında, bu “Allah” demenin hesabını vereceksin! Kimileri anladı bunun mânâsını, kimileri de anlamayıp hayretle sordu:
Allahü teâlânın dostları, bu dünyadan geçmiş, sadece Rablerini düşünür, onun huzuruna çıkacakları günün endişesinden başka bir endişe taşımazlar... İşte bu Allah dostlarından biri de Küllab bin Ceri’dir.
Küllab bin Ceri, ömrünü ibadetle ve insanlara emr-i maruf yaparak geçirmiştir. Bu iki özelliğinin dışında bir özelliği daha vardı ki; onu asıl meşhur eden bu durumu idi. Çok ağlardı...
Çünkü hadis-i şeriflerde (Allah korkusu ile gözden akan bir damla gözyaşından veya Allah yolunda akıtılan bir damla kan damlasından daha kıymetli, Allah indinde bir damla yoktur.) ve (Allah korkusu ile ağlayan göze, Cehennem ateşinin dokunması haramdır) buyuruluyordu. Resulullah efendimizin bu hadis-i şeriflerini bir an olsun aklından çıkarmıyordu... “ONUN GECESİ NASIL ACABA?”
Cezbe, kalbin Allah’a yönelmesidir. Ses hızı, ışık hızı onun yanında çok yavaş kalır. Vücud yapımızdaki dört unsurun dozajını ayarlayıp, nefsin esaretinden kurtarıp, ruhun emrine verilmesine mânevî hayat diyoruz. Mürşid de bunu gerçekleştiren kimsedir. Mâneviyyat bizi kendimize zulmetmekten kurtarır. Hz. Adem yasak meyveden yeyince Cenab-ı Hakk: "Nefsine zulmettin." buyurmuştur. Mürşidler de bizlerin elinden tutup, bizleri Rasûlullah (s.a.v.)’ın muhabbetine ve Zâtının aşkına teslim ediyorlar.
Bedenimizin yapısında eskilerin deyimiyle anâsır-ı erbaa vardır. Su, hava, ateş ve toprak. Bu dört madde nefsin eline geçerse ne olur? Hava nefsin elinde olursa, her tarafı yakıp yıkar. Ruhun elinde olursa ‘hû’ya dönüşür. Asr-ı Saadet hayatındaki, değerini ölçemediğimiz, "Hangisine uyarsanız kurtuluşa erersiniz." diye buyrulan o güzide insanların ahlakını kendine örnek edinen insanlar ortaya çıkar ve huzur ortamı meydana gelir.
Gönül, Allah’ı zikrettiği zaman ne bir ticaret, ne de bir alış-veriş onları Allah’ın zikrinden alıkoyar. [color=#CC33CC][/color]
Bazen coşarım. Deli sular gibi... Genelde çok taşkın olurum. Durgun görünürüm ama içimdeki fırtınaları hisseden kendini geri çekmek zorunda kalır. Çünkü korkutur insanı, duygu denizimin dalgaları. Durulmak bilmez hırçın sular gibiyim. Hırçın sular… Suyun hırçınlaşabilmesi için debisinin çok olması gerekir. Bir de süratli akmalı… Çok dolu olan ve süratli akan sular önlerine ne gelirse alır götürür. Hem onları taşırken yorulur, rengi değişir bu suların… Ama ilelebet taşımazlar. Bir yerde karşılarına ya bir kaya ya da bir çukur gelir, bırakmak zorunda kalırlar yüklerini. İstemeden, her şey kendiliğinden gelişir. Fakat bu sayede birçok şeyin yerini de değiştirirler. Bazı hırçın sulara irili ufaklı birçok taşın olduğu dere ya da nehirlerde rastlarsın. Bu sular süratle taşlara çarparlar.
Rasûlullah (s.a.v) bana şöyle buyurdu: Dikkat et, sana birkaç kelime öğretiyorum. Allah kime hayrı murat ederse bunları ona öğretir, bir daha katiyen unutturmaz. Şöyle de:
Ey Allah’ım, ben zayıfım, benim zayıflığımı rızanla kuvvetlendir. Yönümü hayra çevir. Teslimiyetimi rızanda sonlandır. Ey Allah’ım, ben zayıfım, beni kuvvetlendir. Ben zelilim, beni izzetlendir. Ben fakirim, beni zenginleştir.
(Mecmau’z-Zevâid, h. 17424; Müstedrek, h. 1931; Râmûzu’l-Ehâdis, h. 2011)