Gayretim yok, gayretsizim Beklentim yok, vaz geçtim Yorgunum Nasıl bu kadar yorulduğuma şaşıyorum Ruhumun nasıl bu kadar durulduğuna Gönlümün nasıl olup da sustuğuna Şaşıyorum "Ben bu muyum?" Diyorum Cevap yok… “Ben” im kaybolmuş Sormuyorum bile nerede olduğunu Onun yokluğu rahatlatıyor ruhumu O sebeple sakinim O sebeple durgunum “Ben” imi bulan getirmesin. Uçurumdan aşağı yuvarlayıversin… (fhl)
Kanda bulam isteyiben, ey gönül seni kandasın Kanda virane var ise valIi gönül andasın Ey gönül sana uyaldan kalmadı yüzümün 'suyu Rahmet geIe tâ ki sana kanda isen divânesin Bir lâhza olursun rûşen, bir dem yürürsün perişan Âlemlere nam-u nişan, derde esir, dermandasın Bir dem âbid, bir dem zâhit, bir dem âsi, bir dem mutî Bir dem gelir ki ey gönül ne dinde, ne imandasın Aşk başımdan aşıcağız, mevc vuruban taşıcağız Bir dem geIir ki ey gönül mescit ile Kur'an'dasın Kayseri, Tebriz-u Sivas, Nahcıvan, Maraş-u Şiraz Gönül sana Bağdat yakın alemlere divânesin Yunus imdi tapdur hemin, akıtma gözünün nemin Eğer bugün, eğer yarın çün Hak için kurbandasın (Yunus Emre)
Nicedir halimden habersiz gezer durursun ey ay! Dünyaya tepeden bakarsın da her şey yolunda mı sanırsın? Bu habersizliğin mazereti yok bilmez misin? Sen nasıl olur da pervaneymiş gibi yaparsın? Pervane değilken bir de… Nasıl olur da bunu göz göre göre yaparsın? Dikkatlice bir bak dünyamın tavanı kalmış mı? Kalmış mı yerinde yıldızlar; iyi bak İyi bak da söyle bana Sen etrafına bakmadan dönersin Bu iyi bir şey mi? Pervaneler dertli olur
.Söz toprakla iyice karıştı, su busbulanık geliyor. Kuyunun ağzını kapa. .Kapat da, Cenab-ı Hakk onu yine durultsun, hoş bir hale getirsin. Gönül kuyusunu bulandıran Allah, onu elbet bir gün durultur ve manevi feyizle doldurur. .Dileği isteği sabır elde ettirir. Sen de sabret, acele etme… (Mevlana Celaleddin-i Rumi /Mesnevi'den beyitler)
Fakir bir adam çölde gidiyordu. İki gündür aç, susuzdu. Bütün kuvvet ve tahammülünü seferber etmişti. Elinde olmayarak gözlerinden yaşlar dökülüyordu. İSYAN ve ÜMİTSİZLİK yaşları değildi bunlar!...
Ağzında o acı tat… Zehirli olduğu son anda fark edilip, hızla tükürülen bir lokmadan arta kalan; şüphenin kalbe korku saldığı o kekremsi tat… Ölümün tadı mıydı yoksa geriye kalan? Apartmanın son katına uzatılan yangın merdiveninin basamaklarının da, birer birer ateşte erimesi gibi, içinde hayata, ümîde dâir ne varsa yitip gitmişti.
Alev alevdi her yanı… Her nefes aldığında, yetmedikçe tüm atmosferi içine çekmek ister gibi, ağzını daha çok açıyordu… Ama ağzından giren hava, ciğerlerine ulaşıncaya kadar, ateşi alevlendiren rüzgar gibi, yangınını daha da çoğaltıyordu. Dudaklarından başlayıp, ciğerlerine kadar inen bir yangın sanki... Kalbinin akan kanını tuz basarak durdurmaya çalışmışlar gibiydi. Acı her yanını kaplamıştı.
Soluk alışverişi normalleşti, gözlerini ne zaman açacak acaba? Gözlerini açmak mı? Merve, Mervecik! Gözlerime bakar mısın? Annesinin sesi… Ellerini uzatıyor boşluğa… Kulağında hâlâ dalgaların uğultusu… Gel, gel hadi! Uzat ellerini!
Yattığı kanepenin yumuşaklığından önce bedeni gevşemiş, sonra Hatice teyzeyi dinledikçe kalbi de genişlemişti.
Kimilerine göre uzun, kimilerine göre kısa; dönüşü ve tekrarı imkânsız hayat yolu. Tabiî bu başsız ve sonsuz mücerret kavramın, bilinen boyutu... Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan, akıl ile donatılan insan; kendine göre yorumlamış, dilimlemiş, adlandırmış bu mücerret kavramı. «Milât» demiş, «asır» demiş, «yıl» demiş; sonra dönmüş yılın gösterdiği değişikliklere bakarak «mevsim» demiş. Yetmemiş mevsimleri aylara; ayları haftalara bölmüş. Güneşin doğuşu ile batışı, onu yeni adlandırmalara zorlamış olacak ki bu defa da günü, saati, dakikayı, saniyeyi bulmuş. Sonra bir koşudur tutturmuş, tutmak, hiç değilse de at başı birlikte olmak için zamanla; ama nafile! Bazen hızlı bazen yavaş; bazen bir rüzgâr gibi esen, bazen su gibi akan zamanı ne tutabilmiş, ne de ardından yetişebilmiş. Zaman; sırrını, gizliliğini muhafaza ederek hep sır kalmış. Âlemi keşfeden, atomu parçalayan, genetik kodlamaları çözmeye çalışan insanoğlu; sıra zamana gelince ona söz geçirememenin burukluğunu yaşamış sonra dönmüş;
Şuayb zamanında birisi, “Allah benden nice ayıplar gördü. Nice suçlarda bulundum. Böyle olduğum halde kereminden bana ceza vermiyor,beni muahaze etmiyor” dedi. Ulu Allah, Şuayb’ın kulağına dedi ki. “ Ona gayp âleminden fasih bir dille cevap ver: Sen, ben ne kadar suç işledim, öyle olduğu halde Allah kereminden suçuma bakmıyor, bana mücazat etmiyor dedin ama, Ey aykırı düşünceli, ey sersem, ey yolu bırakıp da çölü tutmuş! Seni nice kereler cezalandırdım. Fakat senin haberin yok. Ayağından tepene kadar zincirler içinde kalmışsın (Nefsani arzularının, duygu ve düşüncelerinin esiri olmuşsun) farkında değilsin A kara kazan, isin, pasın kat,kat; için, yüzün berbat! Gönlünde is üstünde is, kurum üstünde kurum. Bu is ve kurum bir derecede ki nihayet gönlün, bütün sırlara karşı kör olmuş. Eğer o is, kurum, yeni bir kazana ursa bir arpa tanesi kadar küçük bile olsa eseri görünür. Çünkü her şey, zıddı ile meydana çıkar. Bembeyaz kazanın beyazlığı ütünde o kara is berbat bir şekilde kendini gösterir. Fakat dumanın tesiriyle kazan karardı mı artık onun üstünde isi, kurumu kim görür a inatçı? Demirci zenci olursa yüzü, dumanla isle aynı renktedir. Fakat beyaz adam demirciliğe kalkışırsa yüzü yer ,yer kararır, kızarır. Bu takdirde de günahın tesirini derhal anlar da ağlayıp sızlamaya başlar ve “ Aman Yarabbi” demeye koyulur. Fakat bir adam ,günahta ısrar eder,kötülüğü kendine sanat edinir,düşünce gözüne toprak saçarsa, Artık tövbe etmeyi bile aklına getirmez; o suç gönlüne tatlı gelir;böyle böyle nihayet dinsiz olur gider.[/b]
Zenginlik, servet taş taş üstüne koymakla; aş aş üstüne doymakla değil; irfan sahibi bir gönüle girmekledir….
Gerçek zengin; aşk adamıdır, aşık adamdır…
Düşünebiliyor musunuz !…
Alemlerin Rabbinin, herşeyi yaratan ve herşeyin sahibi olan ALLAH’ın “DOSTUM” dediği Ulul Azim bir Şahsiyetin dostluğunu kazanmanın ne büyük bir zenginlik ve bahtiyarlık kaynağı olduğunu ?…
O’nun bir “DOSTUM!” hitabı, sizce kaç taş, kaç aş eder ?…
Dostun dostça hitabının yaşattığı duygu sağanağını, iliklerinize kadar hissettiğiniz nurani hazzı başka ne verebilir insana….
Kün” emrinden sadır olmuş ne varsa güzeldir. Bir şey ya doğrudan ya neticeleri itibariyle güzeldir. Bazen hayır zannettiklerimiz şer, şer zannettiklerimiz hayırdır. Haddi zatında mana-i harfi ile bakıldığında her şey hayırdır. Mana-i ismi ile bakarsanız da en güzel haller bile sönmüş bir güneşin kara delik olması gibi sizi de tüm evreninizi de yutan şerden koca bir ağız olur. Nazarımıza göre eşya tebdil eder. Aynı mekana giren iki insanın aynı eşyaya farklı bakışları ile biri neşe, diğeri keder duyumsayabilir. Niyet amelleri tebdil eden bir iksirdir. Hastalık güzeldir. İnsana gerçek varlık durumundan haber verir. Nefsin kibrini eritir. Ona odasının darlığını, bedeninin kırılganlığını, ihtiyacının şiddetini, ellerinin boşluğunu gösterir. Böylece isabet ettiği insanı kudret sahibine ulaştıran bir binek olur hastalık. İnsan hastalıktaki ateş sayesinde Rabbini başında bekletecek kadar rahmete nail olur. Hadisle sabittir, Allah hastanın başucunda bekler. Sevgiliyi başınızın ucuna getiren ve üzerinize titreten her şey güzeldir. Kim hayal etmemiştir ki yatak döşek hasta olsun ve sevgilisi onun için ağlayıp gözyaşı döksün. Size sevildiğinizi hissettirmesi hastalık ateşinin içinden size uzatılan şefkatli bir eldir.
[center] '' Attığımız her adım, ebedi hayattaki yerimize doğru götürüyor bizi. Bir gün bu dünyadaki yürüyüş safhası sona erdiğinde,ebedi alemdeki zamana adım atmış olacağız ve oradaki durağımız,buradaki yürüyüş seyrimizle aynı olacak.'' Ahmet TAŞGETİREN Altınoluk dergisi
Güvendiğiniz dağlara karlar yağdığında en güzel çare, dağ ile karı başbaşa bırakmaktır. Gün gelip karlar eridiğinde; dağ yolunuzu gözleyince en güzel cevap, başka bir dağdan selam yollamaktır. Hz.Mevlana
Kendimi sorgulamayı en sevdiğim mevsimsin sonbahar... O herkesin kabuğuna biraz daha çekildiği/kalplerine döndüğü..
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Ebû Zer hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed'e şöyle buyurmuştur:
"Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlaslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb'in senin yapıp ettiklerinden de haberdârdır."