
Herşeyden önce şunu iyi bilmek lazımdır, kamil bir mürşide intisab eden kimse, gerçek bir mürid olma çabası içinde olmalıdır. Tıpkı sahabe-i kiram'ın Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'e biatı ve teslimiyeti gibi. Allah-u Zülcelal Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur; "Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın ( kudret ve yardım) eli, o biat edenlerin (vefa ve sadakat) elleri üstündedir." (Fetih; 10)
Bunun için, gerçek bir mürid olmak isteyen kişi, tam ve temiz bir itikad ile mürşidine teslim olmalı ve kendisini Allah'a ulaştıracak olanın ancak mürşidi olduğuna inanmalıdır. Mürid, mürşidinin önünde benlikten, enaniyetten soyunup; ona tam teslim olmalıdır. Tıpkı İsmail (Aleyhisselam)'ın, babası İbrahim (Aleyhisselam)'a teslimiyeti gibi...Çünkü mürşidlerin eli, Peygamber Efendimiz’in eli gibidir. Mürid, mürşidine tam teslim olursa, Allah'a Resulullah'a teslim olmuş olur. Kişinin teslimiyeti noksan olursa, alacağı feyz ve bereket de noksan olur. Ayet-i kerimeden anlaşılan, teslim-i külli ile teslim olmaktır. Mürşid ne işlerse, Allah'ın emriyle ve Allah'tan gelen ilhamla işler. Bu bizim için ister hayır şeklinde, ister şer şeklinde bilinsin, farketmez.
Mürşid-i kamil hiçbir zaman, mürid için, kendi nefsi ve hevasından dolayı bir şey istemez. Mürid, Allah'ın bir emanetidir. Mürşid emaneti kaybetmez ve müridi terbiye eder, maksuduna ulaştırır. O halde mürşidin tasarrufatını elde etmek için, zahiren ve batınen tam teslim olunmalıdır. Ayrıca edepli olmak ve her hususta mürşide hizmet etmek gerekir.
Çünkü arzu ve muhabbetin usulu, ancak bu yolla husule gelir. Sadakat ve ihlas terazisinin de nasıl işlediği, bu yoldan bilinir. Kişinin kalbinde mürşidine karşı bir itiraz bulunmamalı ve mürşidine karşı su-i zanna düşmemelidir. Mürşidin sözlerini ve hallerini anlamaya çalışmalı, anlayamadığı durumları da hayra yorup teslim olmalıdır. Bu tür meselelerde Musa (Aleyhisselam) ile Hızır (Aleyhisselam)'ın kıssasını hatırlayıp sükut etmelidir.
Müridin, mürşidine itiraz etmesi çok çirkindir. Kalben bile olsa...
Bundan doğacak perde için ilaç yoktur! Bu hal, müridin feyz yollarını kapatır. Çünkü sadat-ı kiram'dan bazıları çok celallidir. En küçük bir edepsizliği dâhi istemezler. Mürşidin feyzi üzerinde, diğer Sadatların da tasarrufu olduğu için, mürid hal ve hareketlerine ve kalbine çok dikkat etmelidir. Tasavvuf adaplarına riayet etmeyen kimseler sebebiyle, teveccüh ve hatmelerde feyz ve bereketin kesildiği muhakkaktır.
Celalli olan sadatlar, adaplara riayet etmeyen kimselerin üzerine feyzin gitmesine müsaade etmiyorlar. Tasavvufun kaide ve kuralları böyledir. Onun için daima mahzun ve kırık kalpli olan kişilerin yanında bulunmak lazımdır. Böyle durumlarda Allah onunla beraberdir. Rahmet ve bereketi, onun üzerinedir. Bir hadis-i kudside Allah-u Zülcelal; "Benim rahmetim, kalpleri kırık olan kullarımladır.” (Keşfü’l-Hafa; 1)
Allah-u Zülcelal indirdiği bazı kitaplarında şöyle buyurmuştur: “İzzet ve Celalimin hakkı için benim korkumdan bir kimse ağlarsa, mutlaka sonun ağlayışını, ruhlar aleminde gülüşe çeviririm. Benim için ağlayanlara de ki; Size müjdeler olsun! Çünkü rahmetim inince, önce size inecektir. Günahkar kullarıma söyle; benim korkumla ağlayanlarla otursunlar. Umulur ki ağlayanlara rahmet indirdiğimde, onlara da rahmet indiririm.” (Tenviru’l-Kulüb; 537)
İslam'ın kaide ve kurallarına ve tasavvufun adaplarına uymayan kimseden de uzaklaşın. Zira, Allah'ın gazabı da (bozuk kalbinden dolayı) onun yanında bulunanların üzerine gelir. Kişi, sadatlara itiraz ettiği zaman, tasavvufun kaide ve kurallarına riayet etmediği için, üzerinden feyz ve bereket kesilmiştir. Tıpkı kupkuru bir ağaç gibi durmaktadır. Kişi mürşidini, malından, canından, abisinden ve kardeşlerinden, anasından ve babasından daha çok sevmedikçe, bu yolda terakki edeceğini mi zanneder?
Ashab-ı Güzin (Radıyallahu Anhum) bile, Allah Resulü (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)'ne, "Ya Resulallah! Anam babam sana feda olsun, canım yoluna kurban olsun." derlerdi, Hatta Hz. Ömer (Radıyallahu Anh) bile, canını daha çok sevdiği için, Peygamber Efendimiz’in; "İman-ı kamil etmiş olamazsın." demesiyle, canından da vazgeçmesi üzerine: "Ya Ömer! Şimdi imanın kamil oldu." (Ebu Davud) buyurulduğu halde; mürşidinle aranda bir pazarlık mı var ki, teslim-i külli (tam teslimiyet) ile teslim olmuyorsun.
Müridliğin en önemli şartlarından biri de, özü sözü bir olmaktır. Her ne olursa olsun, doğruluktan sapmamak lazımdır. Kim Abdülkadir Geylani Hz.'nin yaptıklarını yaparsa, o da O'nun gibi bir arif, Veli kul olur. Çünkü O, bu işe doğrulukla başladı. Müridin, mürşid-i kamile mürid olmasından maksadı, bütün bütün Hak (Allah) için olmalıdır. Nefsinin muradı için olmamalıdır. Ta ki o mürid, gerçek mürid olsun...
Seyyid Muhammed Raşid (Kuddise Sırruh) şöyle buyurmuştur; "Kim ki müslümanlığında samimi, taat ve ibadeti daha çoksa, o, Allah-u Zülcelal indinde daha makbuldür. Bu dünyada bulunmak, Allah-u Zülcelal yoluna girmek ve rızasını tahsil etmek için büyük fırsattır. İnsan ölüp gittikten sonra, o çok büyük fırsatı kaçırmış olur. Artık amel yapmaya, kazanç temin etmeye gücü yetmez. Bütün kazançlar Allah'ın rızasında, ihlasla yapılan amellerde toplanır."
Bediüzzaman Said Nursi (Kuddise Sırruh) şöyle buyurmuştur: "İhlası kazanmanı. ve muhafaza etmenin en tesirli sebebi ölüm rabıtasıdır. İhlası zedeleyen, riyaya ve dünyaya sevkeden tul-i emel olduğu gibi, riyadan nefret ettiren ve ihlası kazandıran da ölüm rabıtasıdır."
Yani ölümü düşünerek, dünyanın geçici olduğunu mülahaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat, Kur'an-ı Hakim’in ayetlerinden aldığı dersle, ölüm rabıtasını seyr-i süluklarında esas tutmuşlardır. Ebu Huzeyfe (Radıyallahu Anh)'ın rivayet ettiği bir hadis-i kudside şöyle buyrulur; "İhlas, benim sırlarımdan bir sırdır. Onu, kullarımdan sevdiğimin kalbine emanet olarak koydum."(Kuşeyri risalesi, Ebu’l-Kasım el-Kuşeyri)
Cüneyd-i Bağdadi (Kuddise Sırruh) şöyle buyurmuştur: "İhlas, Allah ile kul arasında bir sırdır. O sırrı melek bilmez ki yazsın; şeytan bilmez ki bozsun. Herhangi bir heva ehli bilmez ki ayağını kaydırsın."
Ebu Süleyman-ı Darani (Radıyallahu Anh) şöyle demiştir: "Kul, ihlas üzere olursa, içinde bulunan vesvese ve riyaların pek çoğu kesilip atılmış olur." Hülasa olarak, amelini ihlasla yapmak isteyen, Allah'ı çokça zikretsin. Bu zikirle, aradaki perde kalkar da ihsan makamına ulaşır. Bu makam ki, Allah'ı görü-yor gibi ibadet etmekdir.
Allah-u Zülcelal yolunda ilerlemeyi, yükselmeyi ve ihsan makamına ulaşmayı isteyen, mürşidine tam teslim olup, benliğinden sıyrılmalı ve emirlerine riayet etmelidir.
Müridin, mürşidiyle arasında olan bağ, muallakta (teslim olup olmama arasında) olmamalı ki, teslimiyet tam olsun. Aksi halde manevi feyz almasına engel olur. Mürid, mürşidine bağlandığı zaman, kesin olarak bağlanmalıdır. Böyle tam ve kesin bağlanma olursa, feyz ve bereket üzerine gelmeye başlar.
Bu adaplara riayet etmediği halde, kişinin kendisini alim ve akıllı görmesi doğru olur mu? Buna göre, herkes bunu okusun ve bilsin ki, teslimiyet noktasında anlatıldığı gibi olmayan hiç kimsenin vebalini taşıyamam, herkesin vebali kendi üzerinedir.
Buna çok dikkat edilmesi gerekir!.. |