
İnsan; hakka ve hakîkate râm olacak bir kıvamda yaratıldığından, özü itibârıyla meçhûle rızâ göstermez. Dâimâ mâlûma koşar; meçhuller ve belirsizlikler, onu derûnî bir ıztırâba dûçâr eder. Bu sebeple âkıbet belirsizliği, ölümden sonraki hayata dâir meçhuller, öteden beri insanlığın zihnini ve gönlünü çokça meşgul etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen ve ne zaman kımıldasa insanı içten içe tedirgin kılan bu meçhûliyetin üstü türlü telâkkîlerle örtülmeye çalışılmıştır. Bununla beraber, herkesi şiddetli ve ateşli bir girdap hâlinde saran ölüm, -istisnâsız- başlara çökecek en çetin bir istikbal musîbetidir. Hâl böyle olunca, onu mâlûma bağlamak da beşerî ihtiyaçların ilk sıralarında gelir. Duygular, düşünceler ve gayretler, ölüm muammâsı üzerinde derinleşmedikçe, toprak altındaki o istikbâl diyârının sırrına erilemez. Korku ve ürperti ile ölümden kaçmak, beyhûde yorulmak; onu görmezden gelip unutmaya çalışmaksa, en büyük hamâkattir. Âyet-i kerîmede buyrulur: “Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.” (Kāf, 19)Yani ölümden kaçacak bir sığınak olmadığı gibi, ondan kaçanların kurtulduğuna dair bir haber de duyulmamıştır. Ölüm vâkıası, inanan veya inanmayan bütün insanlığın müşterek kaygısıdır. İnsanlar, ölüme yükledikleri mânâ itibârıyla birbirlerinden ayrılsalar da; “Acabâ öldükten sonraki hâlim nasıl olacak?” gibi suallerle kalplerde düğümlenen istikbal endişesi, bütün insanlığın ortak meselesidir. Çünkü hayat, beşikle tabut arasındaki kısacık mesâfeye sığmayacak kadar ulvî bir hakîkattir. Hâl böyleyken, insan idrâkinde beliren “Hayat nedir?” sorusuna, yalnızca toprağın rutubeti ve mezar taşlarının katı sessizliği cevap olarak yükselirse, bu kadar karanlık bir hayattan daha acı ne olabilir?! Dünyaya geliş ve ukbâya gidiş manzarası karşısında kendi âkıbetini düşünen bir insanın iç dünyasını böylesine ağır bir muammânın ıztırâbından kurtaracak olan yegâne mercî, ilâhî beyanlardır. Beşer tefekkürü ile kavranması mümkün olmayan bu istikbal düğümünü çözebilmek, ancak vahyin ve peygamberlerin irşâdına gönül vermeye bağlıdır. İnsanın yöneleceği yegâne kurtuluş kapısı, fânî dünyada Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde yaşayıp gerçek ve ebedî hayata hazırlık yapabilmektir. Hepimiz, ilâhî imtihan diyârı olan bu cihan mektebinin talebeleriyiz. Kulluk tahsilimiz, ecel tasdiknâmesiyle son bulacak, amellerimizle toprağın sînesine gömüleceğiz. Yani dünya hayatı; ilâhî rızâya nâil olmak ve ebedî istikbâli kazanmak için verilen bir mühletten ibârettir. İnsanlık târihi boyunca bu ilâhî hakîkatlere sırt dönenler, ölüm ve ötesiyle ilgili sayısız hurâfelere inanarak türlü sapıklıklara sürüklenmekten kurtulamamışlardır. Zira akıllar üstü bir mevzû olan ölüm ve ötesini, cılız idrak mîzanlarıyla ölçebilmek mümkün değildir. Âhiret mefhumunu kendi akıllarıyla ölçüp biçmeye kalkışan nice gâfiller, ilâhî beyanlarla işin aslı kendilerine açıklanınca, gerçeği kabul etmek yerine -nefislerinin hoşuna gitmediği için- bâzen alay, bâzen telâş içinde ihtilâf ve münâkaşalara dalmışlardır. Bunlardan Mekke müşriklerinin hâlini Cenâb-ı Hak şöyle beyân eder: “Birbirlerine neyi soruyorlar? (İnanıp inanmamakta) ayrılığa düştükleri büyük haberi mi?” (en-Nebe, 1-3) Âyet-i kerîmede beyân edilen “büyük haber”i, Müfessir Hamdi Efendi şöyle izah eder: “Bu haber, Peygamber Efendimiz’in gönderilmesi ve özellikle O’nun Kur’ân ve nübüvvet ile bildirdiği kıyâmet haberidir... Îmân etmeyenler, Efendimiz r’in peygamber olarak gönderilişiyle ilgili birbirlerine soruyorlar: «Bu haber de ne?! O, Allah tarafından, Allâh’ın birliğine ve âhiret gününe inanmaya çağırmak için gönderilmiş elçi miymiş? Hele o kıyâmet haberi de nedir? Ölüler dirilecek, herkese yaptığından sorulacakmış, öyle mi?» diyorlar. Kimi «Öyle.» diyor, kimi «Böyle şey mi olur?» diyor, kimi de «Acaba!» diye tereddüt ediyordu.” (Hak Dîni Kur’an Dili, VIII, 488-489) Rasûl-i Ekrem r Efendimiz’in verdiği bu istikbal haberinin teşekkürlerle, minnetlerle karşılanması gerekirken -ne yazık ki- alay, hakaret ve bîgânelikle karşılanması, nefsine mağlûp insanların böyle bir âkıbeti kabullenmek istemeyişlerinin en tabiî bir neticesiydi. Müşriklerin, kendilerine haber verilen âhiret gerçeği karşısında sergiledikleri inat ve yalanlama tavırlarına, âyet-i kerîmelerde şöyle temas edilmektedir: “Şerefli Kur’ân’a yemin olsun ki, aralarından bir uyarıcının gelmesine şaşakaldılar da kâfirler; «Bu ne tuhaf şey! Öldükten ve toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz)! Bu, akla uzak bir dönüştür.» dediler.” (Kāf, 2-3) Hâlbuki öldükten sonra dirilişin, Rabbimiz için hiç de zor olmadığı, diğer bâzı âyet-i kerîmelerde de şöyle beyan edilmiştir: “İnsan görmez mi ki, Biz onu nutfeden (bir damla sudan) yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak Biz’e karşı misal getirmeye kalkışıyor ve; «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor. De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.” (Yâsîn, 77-79) “İnsan, kendisinin kemiklerini biraraya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, Biz’im, onun parmak uçlarını bile1 aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter.” (el-Kıyâme, 3-4) “Mahlûkatı ilkin yaratıp sonra (kıyâmette) onu diriltecek olan O’dur, ki bu (öldükten sonra diriltme) O’na (ilk defa yaratmaktan) daha kolaydır...” (Rûm, 27) Mekkeliler ve bilhassa kendilerini eşraftan sayan, fakat kibir ve gururlarının esiri olan Ebû Cehil ve yandaşları, Peygamber Efendimiz’in nübüvvet vazifesini çekemediklerinden, O’nun verdiği âhiret haberini de hayret ve şaşkınlıkla karşıladılar. Kureyşlilerin bu menfî tavrına temasla başlayan Nebe Sûresi’nde, beşerin ölümden sonraki meçhullerini aydınlatan haberle ilgili olarak “büyük haber” buyrulmuştur. Bunun hikmetiyse çok açıktır: Çünkü insanlar ölüm karşısında müşterek bir ıztırap içindedirler. Bütün hayat yollarının döne dolaşa ölüm ufuklarında kayboluşu, yürekleri derinden derine sızlatmaktadır. Yaşayanlar için ölümden büyük hâdise olmadığı gibi, onun ardını aydınlatan haber de “büyük haber”dir. Bu azameti kavrayan idrakler, fânî ve gelgeç nîmetlerle gereğinden fazla oyalanmayı bırakır, yalancı istikbâl hayallerinden, gerçek ve ebedî istikbâle yönelirler. Zira böylesine büyük bir istikbâl haberini hangi akl-ı selîm sahibi insan göz ardı edebilir?! Ölümün tefekkürüyle aydınlanmamış bir hayat, karanlık bir musibet gecesinden farksızdır. Ebedî saâdet güneşi, ilâhî beyanlara gönül vererek yaşayıp müsterih bir vicdanla ölmesini bilenlerin ufuklarından doğar. Bundan dolayıdır ki İslâm dîni, ölümü hatırlamayı ve ona dâir hazırlıkla meşgul olmayı, zekâ eseri saymıştır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte: “Akıllı (insan), nefsine hâkim olup onu hesâba çekerek ölümden sonrası için çalışandır…” buyrulmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459) ÖLÜMÜN BAĞRINDA YAŞAR GİBİ... Ölümden kaçarak beyhûde yorulan, ölümü kendinden uzak görerek kendini kandıran gâfillerin aksine, nebevî terbiye ile yetişen ashâb-ı kirâm ve onların izinden yürüyen Hak dostları, ölüme hazırlanmayı, onu sık sık hatırlamayı ve âdeta ölümle iç içe yaşamayı hayat düstûru edinmiş kullardı. Nitekim sahâbeden Ebû Hüreyre t ölümü kendisine o kadar yakın görürdü ki, bir cenâze götürüldüğünü görse, âdeta ölüye seslenerek; “Git, biz de ardından geliyoruz.” derdi. (İhyâ, IV, 865) Hazret-i Ali t da sık sık kabirleri ziyaret ederdi. Bir gün ona: “–Ne oluyor, neredeyse mezarlara komşu oldun?” dediklerinde şu karşılığı verdi: “–Onlar sizden çok daha iyi komşulardır. Çünkü onlar, dünyalıktan bahsetmezler. Lisân-ı hâlleriyle de sürekli âhireti anlatırlar.” (İhyâ, IV, 866) Hakîkaten, ölümün ürkütücü ağırlığını, kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz. Ölüm sessizliğine bürünmüş her bir mezar taşı, lisân-ı hâl ile konuşan ateşli bir nasihatçidir. Dolayısıyla mezar taşlarından yükselen sessiz feryatları duyup hissedebilmek, mü’minler için büyük bir bahtiyarlıktır. Hazret-i Osman t da bir mezarlığa uğrasa, sakalı ıslanıncaya kadar ağlardı. Bir gün kendisine: “–Cennet ve Cehennem anıldığı vakit ağlamazsın da, mezar başında niye ağlarsın?” denildi. Bunun üzerine o da: “–Rasûl-i Ekrem r; «Kabir, âhiret yolunun ilk konak yeridir. İnsan orada kendini kurtarırsa ondan sonrası kolaydır, kurtaramazsa ondan sonrası daha zordur.» buyurduğu için ağlarım.” karşılığını verdi. (İhyâ, IV, 867) Meymûn bin Mihran anlatıyor: Ömer bin Abdülaziz ile bir mezarlığa doğru gittik. Mezarları görünce hüzünlendi. Sonra bana dönerek: “–Ey Meymûn, bunlar atalarımın mezarlarıdır. Sanki dünyaya hiç karışmamışlar gibidir. Baksana, nasıl toprak altında kaldılar, mezarları eskidi, bedenlerini de toprak yedi bitirdi.” dedi. Ardından da nemli gözlerle bir mezara bakarak: “–Vallâhi, şu mezara girip de azaptan emin olan kimseden daha büyük bir nîmete kavuşmuş bir kimse düşünemiyorum.” dedi. (İhyâ, IV, 868) KABİR ZİYÂRETLERİ Peygamber Efendimiz r nübüvvetinin başlangıcında, kabir ziyaretini, tekrar şirke dönülmesi tehlikesinden dolayı yasaklamıştı. Zira câhiliye zamanında insanlar, ecdatlarına âit ruhların kudsiyet kazandığını düşünür ve ölülerinin çokluğunu öne sürüp kavimlerinin büyüklüğüyle övünmek için kabir ziyâretinde bulunurlardı. Efendimiz r, bu câhiliye âdetinden bir eser kalmaması için, ilk zamanlar kabir ziyâretini yasaklamıştı. Fakat İslâm kuvvet bulup îman ve tevhîd kalplere iyice yerleştikten sonra, artık mezarlara tapınma, onlardan bir medet umma ve onlara kudsiyyet atfetme endişesine mahal kalmadığı için, Efendimiz r kabir ziyaretlerine izin vermiş ve hattâ bunu şu sözleriyle teşvik etmiştir: “Ben size kabir ziyâretini yasaklamıştım. Şimdi ise ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti size âhireti hatırlatır.” (Tirmizî, Cenâiz, 60; Müslim, Cenâiz, 106) Nitekim Efendimiz r de Uhud şehidlerini ve Cennetü’l-Bakî Kabristanı’nı sık sık ziyaret ederek bu hususta bizzat örnek olurdu. Yine Hazret-i Peygamber r ashâb-ı kirâma, kabristana gittikleri zaman şöyle demelerini öğretirdi: “Selâm size, ey bu diyârın mü’min ve müslim halkı! İnşâallah yakında biz de aranıza katılacağız. Allâh’ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim.” (Müslim, Cenâiz, 104) Bir mü’min de kabristana gittiğinde, önce kabir halkına selâm vermeli, onlar için duâ etmeli ve bir gün kendisinin de onlar gibi olacağını tefekkür etmelidir. Nitekim Hak dostlarından Hâtem-i Esam Hazretleri: “Bir mezarlığa uğrayıp da oradakilere duâ etmeyen ve kendi (âkıbeti)ni düşünmeyen biri; hem kendine, hem de oradakilere ihânet etmiş sayılır.” buyurmuştur. (İhyâ, IV, 868) Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur: “Kabirdeki ölü, denizde boğulmak üzere olan ve dehşet içerisinde yardım isteyen kimse gibidir. Babasından, anasından, kardeşinden, samimî ve sâdık arkadaşından bir duâ bekler. Şayet bir duâ gelecek olsa, bu onun için dünya ve içindekilerden daha kıymetli ve sevimli olur. Şüphesiz Allah, kabir ehline, dünyadakilerin duâsı bereketiyle dağlar misâli ecir verir. Dirilerin ölülere gönderebileceği en iyi hediye ise onlar için istiğfâr etmek ve onlar adına sadaka vermektir.” (Deylemî, el-Firdevs bi-Me’sûri’l-Hitâb, IV, 103/6323; Ali el-Müttakî, XV, 694/42783; XV, 749/42971) Kabir ziyaretlerinde bilhassa Kur’ân okumak, 1400 senedir uygulanagelen bir icmâdır.2 Kur’ân tilâvetiyle hâsıl olan ilâhî rahmetten mevtâların da istifâdesi için bilhassa Yâsîn-i Şerîf okumak, herkesin bildiği ve tatbîk ettiği bir usûldür. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: “…Yâsîn, Kur’ân’ın kalbidir. Bir kimse onu Allâh’ın rızâsını ve âhiret yurdunu talep ederek okursa, muhakkak günahları bağışlanır. Ölülerinize de Yâsîn Sûresi’ni okuyunuz.” (Ahmed, V, 26) Kabir ehlinin mânevî istifâdesi için diğer sûre ve âyetlerden de okunabilir. Buna dâir pek çok rivâyetten biri şöyledir: “Sizden biri vefât ettiğinde onu fazla bekletmeden kabre götürünüz. Defnettiğiniz zaman da biriniz, baş ucunda Fâtiha Sûresi’ni, ayak ucunda da Bakara Sûresi’nin son kısmını (Âmenerrasûlü) okusun.” (Taberânî, Kebîr, XII, 340; Deylemî, I, 284; Heysemî, III, 44) İmâm Şâfiî -rahmetullâhi aleyh- de şöyle buyurur: “Mezarın başında Kur’ân’dan âyet ve sûreler okumak müstehabdır. Kur’ân’ın tamamının okunması (hatim edilmesi) ise, daha güzeldir.”3 Görüldüğü üzere kabirleri ziyâret etmek, orada bulunanlara selâm verip duâ ve istiğfarda bulunmak, onlar adına hayır-hasenât yapıp Kur’ân tilâvet etmek, mevtâlar için bir rahmet vesîlesidir. Kabir ziyareti, İslâmî edep esaslarına riâyetle icrâ edildiğinde pek çok hayra vesîledir. Zira ölümü tefekkür neticesinde nefislerin ihtirâsının kırılacağı, insanın daha çok takvâya yönelip rikkat-i kalbe sahip olacağı ve dünyada yerli edâsıyla dolaşma gafletinden sakınacağı muhakkaktır. Kabristanlar, her insanın kendi istikbâlini gösteren bir ayna gibidir. İnsan bu aynaya sık sık ve ibret nazarıyla bakabilirse, hayatını boş hevesler peşinde ziyan etmekten de uzak durur. Dolayısıyla kabir ziyaretleri, ölüme ve âhirete hazırlanma gayretinin en güzel vesîlesidir. Ehl-i Sünnet inancına göre, ölen biri işitir, hisseder ve şuur sahibidir. Yapılan hayırlardan istifade eder ve sevinir. Şerlerden de eziyet görür ve üzülür. Yani insan, bedeniyle ölür, rûhuyla değil. Pek çok hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz r’in, vefâtından sonra konuşulanları işittiği, selâmlara karşılık verdiği, ümmetin amellerinin kendisine arz edildiği, gördüğü günahlar için istiğfâr edip haseneler sebebiyle Allâh’a hamd ettiği bildirilmektedir. Üstelik bu hâlin, sadece Peygamber Efendimiz’e mahsus olmadığı da bir hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilir: “Sizin amelleriniz akrabalarınızdan ve kabilenizden vefat edenlere arz edilir. Eğer amelleriniz hayırlı ise onunla sevinirler. Hayırlı değilse; «Allâh’ım, bizi hidâyete erdirdiğin gibi onları da hidâyete erdirmeden canlarını alma!» diye duâ ederler.” (Ahmed, III, 164; Taberânî, Kebîr, IV, 129/3887) Seyyid Tâha’l-Hakkârî Hazretleri’nin kayınpederi, Nehrî kadısı idi. Bu mübârek dâmâdını o kadar çok severdi ki, kabrini, onun kabrinin bulunduğu bahçenin kapı girişinde yapılmasını vasiyet etti ve; “Seyyid Tâhâ Hazretleri’nin kabrini ziyâret etmek isteyen Hak âşıkları, benim mezarıma uğrayıp da geçsinler. Belki o mübârek zâtı ziyâret edenlerin hürmetine Allah Teâlâ beni de affeder. Yâhut onu ziyârete gelenlerin ayaklarına mezarımın toprağı değmekle teberrük ederim.” buyurdu.4 Sâlih zâtların, vefatlarından sonra bile etraflarına rahmet vesîlesi olduğuna işâret sadedinde, hadîs-i şerîflerde de şöyle buyrulur: “Ashâbımdan biri bir bölgede vefât ederse kıyâmet günü oranın ahâlîsi için önder ve nûr olarak haşrolunur.” (Tirmizî, Menâkıb, 58/3865) “Ölülerinizi sâlih insanların arasına defnediniz.” (Deylemî, Müsned, I, 102) Diğer taraftan, büyüklerin kabirlerini ziyarette, bâzı yanlış tavırlardan ve bid’atlardan da titizlikle uzak durmak gerekir. Kabirlerin başında mum yakmak, çaput bağlamak ve doğrudan doğruya o kabirde yatan zâttan medet ummak gibi... Aslâ unutmamak gerekir ki, kabirde yatan kimse ne kadar büyük bir zât olursa olsun, onun şahsından bir şey istenmemelidir. Onun Hak katındaki kıymet ve hatırı vesîlesiyle, yine Allah’tan istenmelidir. Çünkü kendisinden bir şey istenecek olan yegâne mercî, Fâil-i Mutlak olan Cenâb-ı Hak’tır. O dilemedikçe hiçbir kul, hiçbir hayrı meydana getiremez, hiçbir şerri de defedemez. Bu yüzden, doğrudan doğruya ölüden istemek, şirke kapı aralar. Gaflet ve cehâletleri sebebiyle böyle yapanları îkaz etmek, her mü’minin zarûrî bir vazifesidir. Zira tevhîd akîdesinin ortaklığa tahammülü yoktur. Diğer taraftan bu husustaki aşırılıklara karşı çıkayım derken, İslâmî edebe riâyetle yapılan kabir ziyaretini “şirk” sayacak kadar ileri gidenler de bu hatânın bir benzerini tersinden ortaya koymaktadırlar. İslâm, her meselede olduğu gibi kabir ziyâreti hususunda da îtidâli esas almaktadır. Peygamber Efendimiz r ve ashâbının söz ve fiilleri, bu hususta ifrat ve tefrite kaçmadan nasıl davranmak gerektiğinin en güzel örneğidir. Cenâb-ı Hak cümlemizi, her gününü son günüymüş gibi büyük bir rikkat ve gayretle değerlendiren, ölmeden evvel ölmek sırrından hisse alabilen, dünyayı âhiret penceresinden seyreden, kabristanların sessiz-sözsüz, fakat dehşetli vaazlarına âşinâ olabilen, firâset ve basîret sahibi sâlih kullarından eylesin… Âmîn!.. Dipnotlar: 1. Günümüzde “daktiloskopi” denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı vardır. Bu ilim, parmak izlerinin ömür boyunca hiç değişmediğini ve hiçbir insanın parmak ucunun bir başkasınınkiyle aynı olmadığını ortaya koymuştur. Bu sebeple emniyet ve hukukta en güvenilir hüviyet tespiti, parmak ucu iziyle yapılmaktadır. Bu hakîkat, 19. asrın sonlarında keşfedilmiştir. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, parmak uçlarının bu husûsiyetine asırlar öncesinden dikkat çekerek ayrı bir mûcize sergilemiştir. Bu da Kur’ân’ın dâimâ önden gittiğinin, müsbet ilmin de onu şerh ve tasdik ederek ardından geldiğinin sayısız misallerinden biridir. 2. İcmâ: İslâm hukûkunda dört aslî delil vardır: Kur’ân, Sünnet, kıyâs-ı fukahâ ve icmâ-ı ümmet. İcmâ-ı ümmet; bütün müslümanların, bilhassa da meseleye vâkıf olan İslâm âlimlerinin bir konuda ittifak etmeleridir. 3. Nevevî, Riyâzu’s-Sâlihîn, Beyrut, ts. s. 293. 4. Türkiye Gazetesi Evliyâlar Ansiklopedisi.
Şüphesiz ki en büyük vesîleler; kulu yaratılış gâyesine ve Hakk’ın rızâsına ulaştıran vâsıtalardır. Kur’ân-ı Kerîm, ibâdetler, sâlih ameller, esmâ-i hüsnâ, salevât-ı şerîfe, mukaddes zaman ve mekânlar, peygamberler ve Hak dostları, bunların başında gelir. Tevessül de Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği bu hususları vesîle edinerek, Allâh’a bunlar hürmetine duâ etmektir. Yani tevessül, Cenâb-ı Hakk’ın sevdikleri hürmetine O’nun rızâsını ve lûtfunu celbetme niyet ve arzusundan ibârettir. HAKK’A VUSLAT VESÎLELERİ… Kulu Hakk’a vâsıl edecek vesîleler saymakla bitmez. Rabbimiz, sonsuz rahmetinin eseri olarak biz kullarına lûtufta bulunmak için nice vesîleler ihsân etmektedir. Bu vesîleler, insanlığı hak ve hakîkate sevk ederek Rabbimizin “cennet dâvetine” elçilik yapmaktadır. Nitekim; – Hazret-i Ömer’in îmanla şereflenmesine, kızkardeşi Fâtıma’nın evinde duyduğu Kur’ân âyetleri vesîle olmuştur. – Bişr-i Hafî Hazretleri’nin geçmişteki nefsânî hayatından kurtulup sırât-ı müstakîme hidâyetine, yolda bulduğu bir kağıt parçası vesîle olmuştur ki, üzerinde “Allah” lâfzı yazılı olduğu için onu nâdide bir mücevher gibi büyük bir nasip bilerek alıp temizlemiş ve hürmetle lâyık olduğu mûtenâ bir mevkiye kaldırmıştır. – Kadı Mahmud’un hakîkat iklîmine vâsıl olmasına, bir karı-kocanın mânevî sırlarla dolu dâvâsı vesîle olmuştur. Samimiyetle bu dâvânın peşine düşünce, kendisini Üftâde Hazretleri’nin kapısında bulmuş ve o kapıda, mârifetullah zirvelerine giden Hüdâyî yolunu keşfetmiştir. – Hazret-i Mevlânâ’nın, gönül sultanlığına erişmesine, Şems adlı bir dervişin, aşk ve vecd âleminden bir pencere açması vesîle olmuştur. Bu gibi misalleri artırmak mümkündür. Zira Hakk’a giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur. Mühim olan, Cenâb-ı Hak’tan gelen bu vesîlelerin farkına varıp onlardan lâyıkıyla istifâde edebilecek bir gönle sahip olmaktır. Kulun gönlü hak ve hakîkate teşne ise, kendisini Allâh’a yaklaştıracak olan vesîleleri görmeyi Rabbimiz ona nasîb eder. Hak dostlarından Ebû’l-Hasan Harakânî Hazretleri şöyle buyurur: “Bir kulun vesîle ederek Yüce Allâh’ı bulmaya çalıştığı hangi şey olursa olsun; onların en güzeli Kur’ân-ı Kerîm’dir. Öyleyse, Yüce Allâh’ı Kur’ân yolundan aramalısınız.” (el-Hadâikü’l-Verdiye, s. 458) Hakîkaten Kur’ân, bir ucu Allâh’ın kudret elinde, diğer ucu bizlere uzatılmış en sağlam iptir. Bu ipi sımsıkı tutarak onu Hakk’ın yakınlığına ve ilâhî lûtuflara kavuşmaya vesîle edinmek gerekir. Duâların makbûl olması için tevessül edilebilecek hususlardan biri de salevât-ı şerîfedir. İslâmî an’anede duâ, hamdele ve salveleyle başlayıp yine onlarla hitâma erdirilir. Salvele, Peygamber Efendimiz r hakkında Cenâb-ı Hakk’a bir duâdır ki, onun (salevâtın) reddedilmeyip kabul edileceği yolunda bir kanaat mevcuttur. Duâlarımızın başını ve sonunu salât ü selâm ile süslemek de bu gerçekten kaynaklanmaktadır. Böylece kabûlü muhakkak olan iki duânın arasına kendi duâlarımızı sıkıştırmak, onların da kabûlünü sağlamak düşüncesiyle yapılan bir tevessüldür. Duânın müstecâb olmasını temin eden diğer bir vesîle de esmâ-i ilâhiyyedir. Âyet-i kerîmede buyrulur: “En güzel isimler (esmâ-i hüsnâ) Allâh’a âittir. O hâlde bu isimlerle O’na duâ edin!” (el-A’râf, 180) Ayrıca Peygamber Efendimiz r, Allah Teâlâ’dan yağmur dilediğinde “İstiskâ Namazı” kılmış, böylece duâsının kabûlü için nâfile namazla da tevessül etmiştir. Nitekim Rabbimiz de; “Ey îmân edenler, namaz ve sabırla Allah’tan yardım isteyin!..” (el-Bakara, 153) buyurmaktadır. Sâlih ameller de hayırlara kavuşup sıkıntılardan kurtulmaya bir vesîledir. Bu hususu îzah sadedinde; geçmiş ümmetlerden, yolculuğa çıkan üç arkadaşın hâlini bildiren bir hadîs-i şerîf, hulâsaten şöyledir: “Yolculuk esnâsında yağmura yakalanan üç arkadaş, geceyi geçirmek için bir mağaraya girer. Derken dağdan bir kaya parçası düşer ve mağaranın girişini kapatır. Bunun üzerine onlar: «–Sâlih amellerimizle Allâh’a duâ etmekten başka çâremiz yoktur; bizi buradan, Allah’tan başka hiç kimse kurtaramaz.» derler. Onlardan biri, ana babasına olan itaatini vesîle kılar. Kaya biraz yerinden oynar, fakat mağaradan çıkılacak gibi değildir. İkincisi, Allah korkusunu, hayâ ve iffetini vesîle kılar. Kaya biraz daha aralanır, ama yine çıkılacak gibi değildir. Üçüncüsü de, kul hakkına olan riâyetini vesîle kılarak Allâh’a yalvarır. Bunun üzerine kaya, mağaranın ağzından tamamen kayar ve dışarı çıkarlar.” (Bkz. Buhârî, Edeb, 5, Enbiyâ, 53; Zikir, 100) EN BÜYÜK VESÎLEMİZ… Sâlih amellerle tevessül edilebildiği gibi, o amelleri tebliğ ve irşâdı vesîlesiyle öğrendiğimiz Rasûlullah r ile tevessül etmek de pek tabiî ki câiz ve hattâ elzemdir. Zira O, Hak katında mahlûkatın en kıymetlisidir. Allah Y, Efendimiz r’i, bütün amellerimizden de, mevcut her şeyden de daha çok sevmektedir. Beşeriyet, Rahmân’ın uçsuz-bucaksız af ve kerem ummânına, Rabbimizin, O “Varlık Nûru”na duyduğu muhabbeti hürmetine mazhar olmuştur. Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: “Âdem u cennetten çıkarılmasına sebep olan zelleyi işlediğinde, hatâsını anlayıp; «–Yâ Rabbî! Muhammed hakkı için Sen’den beni bağışlamanı istiyorum.» dedi. Allah Teâlâ; «–Ey Âdem! Henüz yaratmadığım hâlde Muhammed’i sen nereden bildin?» buyurdu. Âdem u; «–Yâ Rabbî! Sen beni yaratıp bana rûhundan üflediğinde başımı kaldırdım, Arş’ın sütunları üzerinde; “Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedü’r-Rasûlullâh” cümlesinin yazılı olduğunu gördüm. Bildim ki Sen, Zât’ının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edersin!» dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ; «–Doğru söyledin ey Âdem! Hakîkaten O, Bana göre mahlûkâtın en sevimlisidir. O’nun hakkı için Bana duâ et. (Mâdemki duâ ettin), Ben de seni bağışladım. Şâyet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!» buyurdu.” (Hâkim, Müstedrek, II, 672) İşte Efendimiz r’in Hak katındaki kıymeti o kadar yücedir ki, yaratılışın başlangıcı O’nun nûruyla olmuştur. Hâlık-ı Mutlak, Cenâb-ı Hak’tır; fakat yaratılışın sâikı, Hazret-i Muhammed r’dir. O olmasaydı, âlemler ıssız çöllere dönerdi. Nerede bir güzellik varsa, O’ndan bir akis taşır, çünkü O’nun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Bunun içindir ki, O henüz dünyayı şereflendirmeden evvel, pek çok peygamber bile, duâlarında O’nu vesîle kılarak Allâh’a yönelmiştir. İnsanlığın atası Âdem u, Rasûlullah r Efendimiz’i duâsına vesîle kıldı; ilâhî affa nâil oldu. O yüce Rasûl, İbrahim u’ın sulbüne intikâl eyledi; ateş ona serin ve selâmet oldu. O yüce inci, İsmail u’ın sedefine girince, bıçak onun boynunu kesmedi, nâmına göklerden kurbanlık koç indirildi. Velhâsıl, peygamberler dahî O’nun hürmetine ilâhî rahmetten istifâde etmişlerdir. Hattâ Hazret-i Mûsâ u, O’na tâbî olmanın bereketine erebilmek için O’nun ümmetinden olmayı dilemiştir.1 Şu hâdise, ashâbın Efendimiz r ile tevessüllerine tipik bir misâldir: Bir âmâ, Rasûlullah r’e gelerek gözündeki hastalıktan şikâyet etti. Efendimiz r; sabretmesinin daha hayırlı olacağını tavsiye etti. Âmâ ise: “–Yâ Rasûlâllah! Beni elimden tutup götürecek kimsem yok. Bu hâl bana çok meşakkat veriyor. Lütfen gözlerimin açılması için duâ ediniz!” diye ısrar edince Efendimiz r şöyle buyurdu: “–Git abdest al, sonra iki rekât namaz kıl, ardından da şöyle duâ et: «Allâh’ım! Rahmet Peygamberi olan Nebîn Muhammed’le (O’nun hürmetine) Sen’in Zât’ından diliyor ve Sana yöneliyorum... Yâ Muhammed! İhtiyacımın verilmesi için Sen’inle Rabbime yöneliyorum!.. Allâh’ım! O’nu bana şefaatçı kıl!..»” (Tirmizî, Deavât, 118; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV. 138) Hâkim’in rivâyetinde, ayrıca âmânın gözü görür bir hâlde ayağa kalktığı da ilâve edilmiştir. (Bkz. Hâkim, Müstedrek, I, 707-708) Hâfız İbn-i Kesîr, Yemâme Savaşı’nda müslümanların parolasının: “Yâ Muhammedâh: Ey Muhammed, bize yardım eyle!” olduğunu söyler. Hâlid bin Velid t, Yemâme savaşında düşmanı mübârezeye çağırdıktan sonra yüksek sesle müslümanların parolasını söyleyerek; “Yâ Muhammedâh!” diye nidâ etmiştir. Ayrıca o gün mübâreze için karşısına kim çıktıysa hepsine gâlip gelmiştir. (Taberî, Târih, II, 513; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, VI, 324) Tabiî ki bu ifâdeden kastedilen; “Allâh’ım! Sana Sevgili Rasûlün Muhammed r vesîlesiyle yöneliyoruz, O’nun hürmetine bize nusret ve zafer lûtfeyle!” niyâzıdır. Târihte bunun pek çok misâli vardır. Nitekim Çanakkale harbinde Binbaşı Lütfü Bey, pek müşkül bir vaziyetle karşılaşınca; “Yetiş yâ Muhammed! Kitabın elden gidiyor!” diye feryâd etmiş ve Allâh’ın yardımıyla o bâdireden kurtulmuşlardır. Bunun gibi nice tecellîler yaşanmıştır. Nitekim Çanakkale Harbi’ndeki İngiliz kumandanı târihçi Hamilton da, bu hakîkati şöyle îtirâf etmiştir: “Bizi Türkler’in maddî gücü değil, mânevî gücü mağlûb etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşâhede ettik!..” KIRIK KALPLER HÜRMETİNE… Hadîs-i şerîfte buyrulur: “İçinizde saçı-başı dağınık, eski elbiseler içinde, garip görünümlü ve insanların îtibâr etmediği nice kimseler vardır ki, Allâh’a yemin etseler, Allah onların yeminlerini boşa çıkarmaz… Berâ bin Mâlik de onlardandır.” (Tirmizî, Menâkıb, 54/3854) Yani böyle kimseler, Cenâb-ı Hakk’a karşı “naz ehli”dirler. Allah’tan bir şeyin vukû bulmasını ısrarla niyaz ve ümîd ederek bunu insanlara yeminle söyleseler, Allah Teâlâ onların yüzünü kara çıkarmaz. Nitekim Enes bin Mâlik’in kardeşi olan Berâ t’ın dünyaya ait bir dikili taşı bile yoktu. Ölmeyecek miktarda bir azıkla yaşıyor, fakat fakirliği sabır ve tevekkülle karşılıyordu. Berâ t, Hazret-i Ömer zamanındaki harplerden birine katılmıştı. Müslümanlar sayıca çok az olup zor durumda kalmışlardı. Ordu kumandanı, Berâ t’tan müslümanların zaferi için yemin etmesini ısrarla taleb etti. Bunun üzerine Hazret-i Berâ: “Ey Rabbim, onlara karşı zafer ihsân etmen ve beni Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e kavuşturman için Sana yemin ediyorum!..” dedi. Hakîkaten ertesi gün zafer nasîb oldu ve Hazret-i Berâ da şevkle arzuladığı şehâdet şerbetini içti. (Hâkim, III, 331/5274) Rasûlullah r Efendimiz bile, Allah’tan zafer ve yardım taleb ederken muhâcirlerin fakirleri vesîlesiyle niyazda bulunur2 ve şöyle buyururdu: “Bana zayıfları çağırınız. Çünkü siz, ancak zayıflarınız(ın duâ ve bereketi) ile rızıklandırılır ve yardım edilirsiniz.” (Ebû Dâvud, Cihâd, 70) Kırık ve mahzun kalpleri vesîle edinerek rızâ-yı ilâhîye vâsıl olabilmek sadedinde Mâlik bin Dinar’ın şu rivâyeti de oldukça mânidardır: “Mûsâ u Cenâb-ı Hakk’a bir ilticâsında: «–Yâ Rabbi! Sen’i nerede arayayım!» dedi. Allah Teâlâ buyurdu ki: «–Ben’i, kalbi kırıkların yanında ara!»” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364) SÂLİH KULLARLA TEVESSÜL… Allâh’ın sâlih kulları, rahmet ve bereket vesîlesidirler. İnsanları Allâh’a itaate dâvet eder, ümmetin selâmeti için duâ ederler. Allah Teâlâ da dilerse bu sevdiği kulları hürmetine muhtemel tehlikeleri def eder, rahmet ve nusretini lûtfeder. Müfessir Bursevî; “…Allâh’a yaklaşmaya vesîle arayın…” (el-Mâide, 35) âyeti hakkında der ki: “Bu âyet, açık bir şekilde vesîle aramayı emretmektedir. Bu, mutlaka gereklidir. Allâh’a vuslat ancak onunla gerçekleşir. Vesîleden maksat, hakîkat âlimleri ve mürşid-i kâmillerdir.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyan, c. IV, s. 543) Talebesine ders veren sâlih bir âlim, onun yetişmesi için bir vesîledir. Mürşid-i kâmiller de, âlimlerin zâhirî ilimlerde yaptığı rehberliğe benzer bir vazîfeyi, mâneviyat yollarında îfâ ederler. Âlimler ve sâlihlerin, kulu Rabbinin yoluna tevcîh etmeleri, ruhbanlık mâhiyetinde bir faâliyet değildir. O, bir irşad ve ikazdır. Yürünecek yollarda yolculara rehberlik etmekten ibârettir. Buna mukâbil hristiyanlıkta ruhbanlık vardır. Onlara göre ruhban, Allah ile kul arasında zarûrî bir vasıta durumundadır. İslâm ise bunu reddeder. Yani Allah ile kul arasında bir üçüncü şahıs tasavvur olunamaz. Kul, Rabbine şahsen ve doğrudan her an ilticâ edebilir. Mü’min, yalnız Allâh’a ibâdet edip yalnız O’ndan yardım diler. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Sen’den medet umarız.” (el-Fâtiha, 5) Öte yandan, insanın en büyük ihtiyacı, dünya imtihanlarından selâmetle geçerek Hakk’a vâsıl olabilmektir. Bu hususta insanların elinden tutup yol gösteren Hak dostları da Allâh’ın lûtfettiği vesîleler cümlesindendir. Zira onların hem halk ile hem de Hak ile aynı anda münâsebetleri vardır. Bu sebeple, halkı Hakk’a ulaştıran bir köprü hizmeti görürler. Önceleri bir hristiyan iken, Hazret-i Mevlânâ ve Mesnevî’si vesîlesiyle hidâyete eren rahmetli Farsça hocam Yaman Dede’ye: “–Siz, niçin Mevlânâ ve Mesnevî’sinden bu kadar çok bahsediyorsunuz?” diye sorulduğunda: “–Evlâdım, benim elimden Mevlânâ tuttu. O beni Hazret-i Peygamber’in kapısına götürerek hidâyetime vesîle oldu. Beni ateşten kurtaran birisini bu kadar anmam az bile!” derdi. TEVESSÜL ŞİRK DEĞİLDİR… Allah Teâlâ, insanların birbirinden yardım istemesine izin vermiş ve biri kendisinden yardım istediğinde ona icâbet edip yardım edilmesini emretmiştir. Sahâbe-i kiram da, Rasûlullah r’den yardım ister, şefaat taleb eder, fakirlik, hastalık, borç gibi hâllerini arz eder, sıkıntıya düştüklerinde O’na koşarlardı. Pek çok rivâyette nakledildiğine göre, bir kuraklık hâli zuhûr edince insanlar Allah Rasûlü’ne gelir, O’ndan Cenâb-ı Hakk’a duâ ederek yağmur taleb etmesini isterlerdi. Ashâb-ı kirâm, böyle yaparken şunu çok iyi biliyorlardı ki; Rasûlullah r, hayırlara ulaşmakta sadece bir vâsıta ve sebeptir. Hakikî fâil, kâdir-i mutlak, yalnız Cenâb-ı Hak’tır. Fakat Rabbimizin, Habîbi’ne olan muhabbeti hürmetine, O’nun duâlarını daha çok kabul edeceğini umduklarından, bu yola tevessül ediyorlardı. Sahâbe efendilerimiz, neyin “şirk” neyin “tevhîd” olduğunu da elbette bizden çok daha iyi bilen kimselerdi. Eğer bir mü’min, Allâh’ın vesîle edinilmesini emrettiği bir şeyi vesîle ediniyorsa, bu, o kişinin, vesîleyi emreden Allâh’a itaat için böyle yaptığını gösterir; -hâşâ- Allah’tan başkasını Rab tanıdığını değil!.. Üstelik bir şeyi vesîle edinen kişi, Allah Teâlâ’nın o şeyi ya da kişiyi sevdiğine inandığı için onu vesîle edinmektedir. Tevessül eden kişi, vesîle edindiği şeyleri, Allah Teâlâ gibi bizzat menfaat veya zarar verebilecek bir mevkîde görürse, bu o zaman şirk olur. Tevessül eden kişi, kendisiyle tevessül edilen zâtın, sadece Allâh’ın izniyle bir hayra sebep olabileceğini, bir kötülüğü de, ancak O’nun dilemesiyle defedebileceğini bilmelidir. Cenâb-ı Hak, bir şeyin olmasını murâd ettiği zaman ona “كُنْ” yani “Ol!” der ve o iş gerçekleşir. Buna rağmen Allah Teâlâ ilâhî murâdı muktezâsınca bâzı hâdiselerin tasarrufunu birtakım kullarına tevdî eylemiştir. Tıpkı dört büyük melekte olduğu gibi: Cebrâil u, vahyi peygamberlere bildirmekle; Mikâil u, tabiat hâdiselerini sevk ve idâre etmekle; Azrâil u, ruhları kabzetmekle; İsrâfil u ise, Sûr’a üflemekle vazîfelendirilmiştir. Cenâb-ı Hak, elbette ki bu vazîfeleri o meleklere gerek olmaksızın da gerçekleştirebilir. Fakat Allah Teâlâ, ilâhî irâdesiyle onlara böyle bir vazîfe ve salâhiyet vermiştir. O gücü onlara veren Allah Teâlâ’dır. Bunun gibi, ehlullah da bâzen Cenâb-ı Hakk’ın murâdına âlet ve mâkes olurlar. Kudret-i ilâhî onlar vâsıtasıyla zuhûra gelir. Meselâ şifâ Allah’tandır. Fakat Cenâb-ı Hak, doktoru, ilâcı vs. şifâya vesîle kılmıştır. Dolayısıyla şifâyı bu vesîlelere tevessül ile aramak gerekir. Kulların şifâ için doktora mürâcaatı şirk sayılamaz. Zira her mü’min bilir ki, şifâyı veren Allah’tır, doktor bir vâsıtadan ibârettir. Bununla birlikte bâzı kimselerin, sâlihlerin gıyâbında veya kabirlerini ziyâret esnâsında; “Ey filân zât! Bana şifâ ver! Benim şu ihtiyacımı gider!” gibi sözlerle doğrudan doğruya kendilerinden talepte bulunmaları, son derece yanlıştır ve şirke kapı aralar. Şüphesiz bu tür ifâdeler için birtakım te’viller yapılabilirse de, gâyet hassas olan tevhîd akîdesinin özünü zedeleyen bu gibi câhilâne söz ve tavırlardan şiddetle sakınmak gerekir. Zira tevhîd akîdesinin ortaklığa tahammülü yoktur. İbadet ve sâlih amellere Allah’tan başkasını ortak etmek olan “riyâ” bile “gizli şirk” sayılıp şiddetle men edilirken, açık bir şirk tehlikesi arz eden bu tür davranışlardan kat’iyyetle sakınmak îcâb eder. Velhâsıl tevessül, merâmını Cenâb-ı Hakk’ın sevdikleri hürmetine O’na arz ederek duâya makbûliyet kazandırma gayretinden ibârettir. Yoksa Hak Teâlâ’nın sâlih kullarına kudsiyyet atfetmek değildir. Şunu aslâ unutmamak gerekir ki, peygamberler ve onların bildirdikleri dışında hiç kimsenin son nefeste îmanla gidebilme teminâtı yoktur. Mü’min, bu endişe sebebiyle hayatını her nefes Kitap ve Sünneti yaşama gayreti içinde geçirmeli ve Yûsuf u’ın; تَوَفَّن۪ى مُسْلِماً وَ اَلْحِقْن۪ى بِالصَّالِحِينَ “…(Ey Rabbim!) Beni müslüman olarak vefat ettir ve beni sâlihler arasına kat!” (Yûsuf, 101) niyâzını gönlünden ve dilinden düşürmemelidir. Levh-i Mahfûz’a bakıp onu okuyacak makâma erdikten sonra bile nefsine mağlûb olup ebedî hüsrâna uğrayan Bel’am bin Bâûrâ’nın3 hâlini hiçbir zaman unutmamalıdır. Yani kul, hangi makamda olursa olsun, kendi âkıbetini bile tayinden âcizdir; dâimâ Rabbinin lûtfuna muhtaçtır. Rabbimizin bize lûtufta bulunmak için halkettiği sayısız vesîlelerden biri de, ilâhî af, rahmet ve mağfiretin âdeta tuğyân ettiği Ramazan ve bayram günleridir. Bu vesîlelere ihlâs ve samîmiyetle tevessül etmek ve bu büyük fırsatları zâyî etmekten sakınmak, îman firâsetinin en tabiî bir gereğidir. Zira bu nîmetleri ziyan etmek, O nîmetleri lûtfeden Rabbimize karşı bir nankörlüktür. Bunun içindir ki Efendimiz r: “…Cibrîl u bana göründü ve; «Ramazan’a erişip de günahları affedilmeyen kimse rahmetten uzak olsun!» dedi. Ben de «Âmîn!» dedim...” buyurmuştur. (Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545) İlâhî bir gufran vesîlesi olan bu mübârek ayı gaflete düşmeden geçirmek için bütün gayretimizi gösterelim ki, hüsrâna uğrayanlardan olmayalım. Yâ Rabbî! İbadetlerimizi, amel-i sâlihlerimizi, hizmet ve gayretlerimizi bütün kusurlarımızla birlikte kabûl buyur! Bütün bunları, rahmet ve mağfiretine vesîle eyle! Habîb-i Ekrem r Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine bizleri affeyle! Bizleri, sevdiğin kullarınla birlikte yaşat, sâlihlerle birlikte haşreyle! Âmîn! Osman Nuri TOPBAŞ Hocaefendi |