Mevlânâ Hazretleri, nefs-i emmârenin, rûhâniyeti bertaraf edebilmek için ne gibi hilelere başvurduğunu, bizlere şu temsîlî hikâye ile nakleder. Bu hikâyede fare, nefs-i emmâreyi; kurbağa da rûhâniyeti temsil etmektedir. "Hilekâr bir fare ile vefâkâr bir kurbağa, kaderleri icabı dere kıyısında tanıştılar, birbirlerine yakınlık duydular. Her ikisi de bu yakınlığın devamı için bir buluşma vakti kararlaştırdı. Böylece her sabah belirli bir yerde bir araya geliyor, birbirleriyle dertleşiyor, gönüllerini vesveselerden, üzüntülerden ve korkulardan gûyâ kurtarıyorlardı. Bu buluşmadan ikisinin de gönlü ferahlıyor ve huzûra gark oluyordu. Birbirlerine hikâyeler anlatıyor, başlarından geçenleri naklediyor ve birbirlerini can kula ğı ile dinliyorlardı. Onlar ağızsız, dilsiz konuşuyorlardı. O hile ve kandırma üstadı olan fare, zavallı kurbağa ile buluşunca neşeleniyor, küçük, parlak göz leri ışıklar saçıyor, heyecanlanıyor, kurbağaya maceralarla dolu geçen beş yıllık hayatının hikâyesini anlatıyordu. Kandırmada sanatkâr olan fare bir gün kurbağaya;«-Ey herkese akıl veren, akıl ışığı olan dost!» dedi ve sözlerine şöyle devam etti: «-İçim daralıp da sana bir sır söylemeye, dertleşmeye, senin fikrini almaya geldiğim zamanlar sen hep suyun dibinde bulunuyorsun. Ben dere kıyısına geliyorum, bağırıyorum çağırıyorum; «Ey dost; nere desin?» diye haykırıyorum, fakat sesimi sana duyuramıyorum. Sen, deryâların içinde, sana muhtaç olanların feryâdını işitmiyorsun! Ey yiğit kurbağa! Seninle görüşmeye doyamıyorum; bu belirli zamanlar bana kâfi gelmiyor!» dedi ve bir müddet sükûta büründü. Sonra devamla: «-Ey aziz yâr, ey sevgili dost! Seni görmeden yapamıyorum, bir an bile duramıyorum. Gündüz gözümün nûru, kazancım, her şeyim sensin; geceleyin kararım, neşem, uykum, hayalim, rüyam hep sensin! Vakitli vakitsiz kerem eder, lutuflarda bulunur, beni hatırlar, beni sevindirirsen bu senin çok iyi kalpli oluşundandır!» diyerek kurbağayı öven daha pek çok güzel söz söyledi. Sonra da kendi mânevî dünyasını ve hâlini anlatmaya başlayarak kurbağadan medet diledi: «-Ey benim sevgilim! Sen gel de güzel huyunla benim gönlümü aydınlat! Çirkinliğimize, kötülüğümüze bakma; biz, dağ yılanı gibi zehirle do luyuz! Ben de çirkinim, bütün huylarım da çirkin! Bu ihtiyacı sonsuz olan kul, senin sonsuzluğuna muhtaç; lutfunu esirgeme, onu bırakma! Ben ölürsem, yine senin lutfun bana gözyaşı döker! Öldükten sonra toprağıma söyleyeceğin sözleri, şimdi şu gamlı kulağıma söyle! Ey kardeşim! Ben toprağa mensubum, topraktanım; sen ise deryâların içindesin. Huzur kaynağısın. Merhamet padişahısın, lutuflarda bulunansın, dilekleri yerine geti rensin! Öyle lutuflarda bulun, öyle ihsanlar et ki, vakitli vakitsiz huzuruna gelebileyim! Ben dere kıyısında seni can u gönülden çağırıp durmadayım. Fakat bana merhamet edip cevap bile vermiyorsun! Benim suya dalmama imkân yok! Çünkü yaratılışım topraktan; ben topraktan yetişmiş gelmişim! Ya bir elçi gönder bana yardım et, ya bir belirti göster de sesimi sana duyursun!» Sahtekâr bir dost olan fare, sonunda kurbağayı ikna etti ve nihayet şöyle bir karara vardılar: Bir uzun ip bulacaklar ve ipi çekince birbirlerine kavuşacaklardı. Fare: «-İpin bir ucunu seni çok seven bu kulun ayağına, öbür ucunu da senin ayağına bağlarız! Bu iple, iki ayrı beden olarak yaşayan sen ve ben, can bedenle nasıl birleşiyorsa öyle birbirimize karışalım, bir vücut olarak birleşelim! Zaten şu bedenimiz ile rûhumuz birbirine bağlanmış ipe benzer!» dedi. Can kurbağası kendinden geçmiş, suyuna dalmış, o hoş mavi âlemde “beden faresi”nden kurtulmuş iken, fare daima onu iple karaya doğru çekmeye çalışır. Bu çekişten de can kurbağası çok acılar duyar, pek ıztıraplar çeker! Hâlbuki beyni kokmuş pis farenin bu çekmesi olmasaydı, kurbağa suyun içinde ne safâlar sürecek, ne zevkler edecekti! «-Öyle yapalım; ipin bir ucu benim ayağıma bağlansın, öbür ucunu da sen kendi ayağına bağla!» dedi fare. «Böylece de bu kupkuru yeryüzünde ipi çekebileyim de, sen de derdimi anla, seni görmek istediğimi bil!» Bu söz kurbağanın hoşuna gitmedi, fakat kabul etti. Lâkin içinden de: «Bu pis fare beni nasıl bir tuzağa düşürecek acaba?!» diye düşünüyordu. Farenin ise sevincine diyecek yoktu. Artık kurbağa ile buluşmak için o aşk ipinin ucunu çekmesi kâfî idi. Kurbağa düşünceli olarak dereye dalarken fare neşeli neşeli toprak üstünde zıplıyor ve kendi kendine diyordu ki: «-Nasıl olsa ipin ucunu artık elime geçirmiş bulunuyorum! Ne zaman istersem onu görebileceğim...» Derken, yem arayışına çıkmış olan aç ve hırçın bir karga ansızın süzülüp indi ve gâfil fareyi yakaladı. Karga havalanınca, suyun derinliklerinde bulunan kurbağa da fareye bağlı olduğundan, sudan çıktı. Fare, artık karganın gagasında idi; kurbağa da ayağından fareye bağlı olduğundan, havada sallanıp duruyordu. Bu hâli görenler;
«-Karga nasıl bir hileye başvurdu, nasıl bir kurnazlık etti de, suyun derinliklerinde yaşayan kurbağayı da avladı?» diyorlardı. Havada asılı kalan kurbağa da diyordu ki: «-Rûhâniyet deryâsından uzakta kalıp da süflî kişilerle dost olanın hâli budur. Benim hâlim, nefsine mağlup olanlara bir ibret olsun!»" Şu bir hakîkattir ki, terbiye olan bir nefis, mahlûkât içe ri sin de in sa nı en mü ker rem bir mev kî ye yü celtebilirken, bunun aksine terbiye görmemiş ham bir nefis ise onu es fel-i sâ fi lî ne dü şü re bi lir. Yâni nefis, ıs lâh edil di ğin de hay ra; ter bi ye edilmediğinde ise şer re ve sî le olabilen, âde tâ iki ağız lı bir bı çak hük mün de dir. Gazâlî Hazretleri, nefsi azgın bir ata, rûhu da süvârîye teşbih ederek şöyle buyurur: "Atını terbiye eden süvariyi, atı istediği menzile götürür. Lakin terbiyesi ihmal edilen bir atın, süvarisini uçurumdan aşağıya atması kaçınılmazdır" Bu se bep le dir ki, nefis tez ki ye si, her mü’ min için son de re ce ha yâ tî bir mes’ûli ye t tir. Bu mes’ûli ye ti Ce nâb-ı Hak Kur'ân-ı Ke rîm’de: “Mu hak kak ki nef si ni tez ki ye eden (kö tü lük ler den arın dı ran) kur tu lu şa er miş, onu fe nâ lık la ra gö men de zi yân et miş tir.” (eş-Şems, 9-10) şek lin de ifâ de bu yur mak ta dır. Yâ ni nef si ni ter bi ye edip us lan dı ran, se lâ met le yo lunu katetmiş, bu nun ak si ne onu az gın lık ve vah şî li ğiy le baş ba şa bı ra kan da ebe dî bir hüs ran ve zi yâ na dû çâr ol muş tur. Bu sebepledir ki Âlemlerin Efendisi bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır: "(Hakikatte) mücâhid, nefsine karşı cihâd eden kimsedir.” (Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd, 2; Ahmed, VI, 20) Bir diğer hadîs-i şerîflerinde ise: "Ümmetim adına en çok korktuğum şey; nefislerinin hevâlarına uymalarıdır." buyurmuşlardır. (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) Hazret-i Mevlânâ da bizleri şu ifâdeleriyle îkâz ve irşâd eder: "Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Mûsâ da, Firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmiş, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar! Bu sebeple birbirine düş man olan bu iki kişiyi kendinde araman gerekir!" "Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çü kü o, so nun da top ra ğa ve ri le cek bir kur ban dır. Sen, asıl gön lü nü bes le me ye bak! Yü ce le re gi de cek ve şe ref le ne cek olan odur." "bedeni ne yağ lı bal lı şey le ri az ver. Çün kü onu ge re ğin den faz la bes le yen, nef sâ nî ar zu la ra dü şü yor ve so nunda re zil olup gi di yor.” "Rû ha mâ ne vî gı dâ lar ver. Ol gun dü şü nüş, in ce an la yış ve rû hî gı dâ lar sun da, gi de ce ği ye re güç lü, kuv vet li git sin." Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri tezkiye edilmemiş ham bir nefsin Allah ile kul arasında kalın bir perde olduğunu bildirdikten sonra şöyle der: "Nefs-i emmârelerinizi kurban ediniz. Biliniz ki gerçek hayat, ancak nefs-i emmârenin şerrinden kurtulmakla mümkündür." Şiblî Hazretleri de şu sözlerle bu hakîkate dikkat çeker: "Nefis ölmeden ruh dirilmez. Âşıklar rûhun yaşamasını, nefsin ölümünde buldular." Unutmamak gerekir ki, nefsin özün de bir mü cev her gi bi müs bet bir mâ hi yet de var dır. İn sa noğ lu nun va zi fe si, onu, toz-top rak hük mün de ki men fî lik ler den ve süflî arzuların hoyratlığından mâ ne vî ter bi ye ile arın dırmaktır. Bu arınma neticesinde, insanın özün de ki Allâh’a dost olabilme cev he ri or ta ya çı kar. Tasavvuf da bu şekilde ham vasıftan kurtulup kâmil insan olabilme sanatıdır. Böyle kâmil mü’minler ise, hayatlarını güzel ahlâk ve fazîletlerle tezyin etmeye muvaffak olabildiklerinden âdeta canlı bir Kur'ân hâline gelirler. Kur'ân’ın sır ve hikmetlerine âşinâ olurlar. Nitekim Kur'ân’ın sır ve hikmet dolu mânâ iklîmine girebilmenin, nefis tezkiyesiyle kemâle ermeye bağlı olduğunu Mevlânâ Hazretleri şöyle ifade buyurur: "Kur'ân’ın mânâsını Kur'ân önünde kurban olmuş, benliğinden geçmiş, alçalmış, âdeta rûhu, ayn-ı Kur'ân kesilmiş kişiden sor." Yâ Rabbi! Bizleri nefislerimizin hile ve desîselerinden muhâfaza buyur. Ayaklarımızı sırât-ı müstakîm üzere sâbit kıl. Gönüllerimizi sevdiğin ve râzı olduğun güzel hasletlerle ziynetlendir... Âmin...
Osman Nuri Topbaş |