Bugünü günlerden bir gün sanıyorsun. Sıradan. Ömrünün günlerinden bir gün. Hayır, bugün bir gün değil. Biricik. Bi'tane. Eşsiz. Benzersiz. Dünün hatıraları ile yarının hayalleri arasına paketlenmiş tatlı bir gün bugün. Başka hiçbir gün bu kadar zengin değil. Hem hatıralar var içinde hem ümitler. Armağan. Yokluktan çıkarılmış. Sabah sürprizi olarak getirilmiş. Tam sana göre. İçinde tanındığın bir gün. Bilindiğin. Beklendiğin. Sevildiğin. Özlendiğin. Gülebildiğin. Ağlayabildiğin. Bıkabildiğin hatta. Bir tane daha gelir diye sıradan sanabildiğin. Biricik bilseydin gününü nasıl da telaşlı olurdun, oysa. Son günün bilseydin, ilk günün olsaydı, hakkını vermek için telaşlanır da hakkını veremezdin. Demek ki son günün ya da ilk günün sanmadığın kadar, biricik günün olduğunu unuttuğun kadar "biricik"tir bugün.
"Bugüne kadar hiç aç kalmadıysan, hep aç kalanların ekmeğini yemiş olabilirsin. Birilerini aşırı doyuran, birilerini de aç bırakan bu zalim paylaşımın aşırı doyanları arasında kalma. Dağıt! Nasılsa dağılacaksın!
Sultan Abdulhamid Han, ülkenin dört bir yanını demir yolu ile donatır. Bu yolların en önemlisi Hicaz demiryoludur. O mukaddes beldeleri korumak ve hacıların emniyetli bir yolculuk yapabilmesini sağlamak için, İstanbul'dan Medine'ye kadar demiryolu hattı döşetir. Harem hudutlarına yaklaşılınca da, rayların döşenmesinde sadece Müslüman işçilerin çalışmasına müsaade edilir. 31 Ağustos 1908 tarihinde Medine'ye ulaşan hattın son 30 km'lik kısmına bizzat padişahın emriyle keçe döşenir. Lokomotif şehre yaklaştığında hızını keser, yavaşça perona yanaşır. Yolcular parmak uçlarında inerler trenden, edeple, hürmetle... Keçe döşenen raylar, o kutlu beldeye duyulan hürmetten günün belli saatlerinde gülsuyuyla yıkanır.
Şems kabına sığmaz bir derviş idi. Gönül dostu aradı yıllarca… Bağdat’ta gördü önce, yıllar sonra da Konya’da… Birbirlerini görür görmez öyle büyük bir elektrik aldılar ki; beden diline hiç gerek yoktu ve ruhlar âleminde birbirleri ile dilsiz dudaksız ne konuşmuşlarsa aynen öyle konuştular. Bizlerin bir de ruhlar âlemi maceramız var; bu dünya ile kıyaslanmaz… Rahmani bir özelliğimiz ruhumuz; Allah’a ait, O’ndan bize üflenmiş parçamız. O yüzden biz ölsek bile rahmani parçamız olan ruhumuz ölmüyor. Sadece dünya kisvesinden ayrılıyor.
Mevlana, Şems’i bulmakla birlikte dünyaya ait bütün her şeyden elini eteğini çeker.
"Müminin günahı çoğalıp ona kefaret olabilecek kadar hayırlı işleri kalmadığında, Allah o mümine üzüntü verir ki günahlarına kefaret olsun." (Hadis, Müsned 6,157)
"Allah'ın kuluna fakirlik ve hastalık vermesi, o kulunu günahlarından arındırmak istemesindendir." Hz. Ali (kv)
"Dünyaya kalben bağlanmama arzusu ve az konuşma özelliği verilen bir insanı gördüğünüzde ona yaklaşınız. Çünkü ona hikmet telkin ediliyordur." (Hadis İbni Mace Zühd 1)
Havf ve reca müminin kalbî hayatını dengede olmasını temin eden iki ayrı vasıftır.
Tasavvufa adım atarak nefsini tezkiye ve terbiye etmeye çalışan sufilerde havf ve reca duyguları nasıldır, hiç merak ettiniz mi? Acaba insan, seyrü sülûkta ilerledikçe havfi mi artar, recası mı, yani korkusu mu ümidi mi?
Belki ilk akla gelen cevap, ‘Herhalde recası’ artar olmalı değil mi? Zira bir yola giriyorsunuz, o kapıda sadakatlı oluyorsunuz, niyetiniz Allah’ın rızası, vuslatın basamaklarına adım atmak istiyorsunuz. Bunun için nefsani arzularınıza set çekiyor, tevbe ediyorsunuz. İbadet ve virdlerinize devam ederek nefse ve şeytana karşı teyakkuz halinde oluyorsunuz. Evet bu ibadetlerin hepsi insanı ümide yaklaştırır: Rabbim beni görüyor, niyetimi biliyor, O'nun rahmeti sonsuz, elbet biz de o rahmet deryasında bir köşecik buluruz... Ümid bu!
Ama gelin görün ki, Allah dostları bu yolllarda mesafe kaydettikçe, ibadet tutkularının derinleştiğine, tevbelerde gözyaşının arttığına, duaların daha sûzişli hale geldiğine şahit olunuyor. Hatta her yapılan, sanki yetersizlik duygusunu besliyormuşcasına, ‘Rabbim için ne yaptım ki!’ nev'inden yakınmalar getiriyor.
“Müminlerden öyle erler vardır ki Allah’a verdikleri sözde sadakat (doğruluk) ettiler…” (Ahzab sûresi, 33/23)
Ebu Yakub en-Nehrecurî: “Sıdk, dış ve içte Hakk’ın uygunluğudur. Öyleyse iç âlemin dışa eşitliği sıdkın çeşitlerinden birisidir.” buyurmuşlardır.
Yezid bin Haris ise şöyle buyurmuştur. “Kulun iç ve dış âlemi eşit olunca o adil ve normaldir. İç âlemi dış âleminden daha üstün ise faziletlidir. Eğer dış âlemi iç âleminden üstün ise işte bu hâl zulümdür.”
Cafer-i Sadık (r.a.) buyurdu ki: “Sıdk, mücahededir. Nasıl ki kendi nefsinin üzerinde başkasını seçmemiş isen, Allah (c.c.) üzerinde başkasını seçmemendir.”
Denildi ki; Cenâb-ı Hak Musa (a.s.)’a vahy gönderdi: “Ben bir kulu sevdiğimde onu öyle belalara müptela kılarım ki dağlar o belalara tahammül edemez. Bunu da onun sıdkını (doğruluğunu) denemek için yaparım. Eğer onu sabırlı görürsem onu veli ve dost edinirim. Eğer onu şamatacı, beni kullarıma şikâyet edici görürsem, perva etmeksizin onu mahvederim.” İmtihanların en ağırına peygamberler uğrar ve onları, derece bakımından en yakın olan sıddîklar, şehitler ve sırasıyla salih kullar takip eder. Ve her insan, bulunduğu derecesine göre muhakkak bu imtihanlarla karşı karşıya kalır.(İhyâu Ulûmi’d-Dîn)
“Muhakkak ki Allah, kıyamet gününde ‘Celalim hakkı için, birbirlerini sevenler nerede? Gölgemden başka gölgenin bulunmadığı bu günde onları gölgemde gölgelendireceğim.’ buyurur.” (Müslim)
Nasıl yaşarsak yaşayalım, fakir yada zengin, bir sonraki durağımız hepimizin aynı. Sadece, bu dünyada ki inancımız ve amellerimiz, orada geçen süreyi güzelleştirebilir yada azaba dönüştürebilir
Kış mevsimi,mü’münin ilk baharıdır.”(Ahmed:el-Müsned,3/75) Hemen hemen her canlının kış uykusuna yattığı,yani faaliyetlerinin belli ölçüde kısıtlandığı bir mevsimde,mü’minin uyanıklığı ve diriliği elbette ona yeni,yepyeni bir bahar yaşatmış olacaktır.Gerçekte kış mevsimini,mü’min insana bahar mevsimi yapmasına sebep olan iki temel ibadet vardır.Bunlar,namaz ve oruçtur.. “Kış mevsimine merhaba.Onda rahmet vardır.İbadet eden için gecesi uzun,oruç tutan için de gündüzü kısadır.İşte kış mevsimi için bizlere sunulan gece ve geceye yakışan nimetleri elden kaçırmamak için,gecemize sahip çıkalım.Yıpranmış ve ver imsiz zamanlar,hafta ve aylar yüzünden ahirette mahcup olmayalım
Ölüm ile Ayrılığı tartmışlar,iki dirhem fazla gelmiş ayrılık...
Hasret garip şeydir. Kaçmak için ne yaparsa yapsın insan, her yaptığı şeyde biraz daha fazla hissettirir kendini. Ayrılık başlar başlamaz bir anda havaya siner de, vuslata kadar her nefeste insan onu iliklerine kadar hissetmek zorunda kalır, nefes aldığı müddetçe. Kalbi yakar, gözleri yaşartır, dili susturur hasret…
Meczup; cazibe kelimesinden de çağrışım yapacağı üzere, belli bir etkiye kapılmış, o tesirle kendinden geçmiş kimse demek!.. Cezbeye tutulmuş, demir tozlarının mıknatısa, pervanenin ateşe kapılışı gibi yoğun bir çekimle Hak Aşkında varlığını yitirmiş insan demek.
Tasavvuf Ehli arasında meczupların hatırı sayılır bir yeri var!.. Kıssalarını okuduğumuz, hayatlarından ibret aldığımız bazı meşhur isimlerin meczup olduğunu biliyor muydunuz? İlahi Aşkın cezbesi ile kayıtlardan kurtulmuş, akışa kendini kaptırmış bir kısım zevat-ı kiram, kendi dönemlerinin ileri gelen şahsiyetlerine, hatta devlet başkanlarına bile örnek haller sergilemiş, manidar sözler sarf etmişler. Onlardan bir kaçı ile tanışalım istiyorum.
O Allah’ın Zatı İle Meşgul: İmam-ı Azam Ebu Hanife(rh.a) Kufe Camiindeki Fıkıh Halkasında öğrencilerine ders veriyor. O esnada kapıdan başını uzatan İbrahim b. Edhem (k.s)“ Esselamu Aleykum Ya İmam” diyerek selam verir.
Sırlarınız olsun başkalarının imtihanı olan. Zira sır kişiye özeldir, tek kişiliktir. Makamdır hasılı. Eğer sır, ruh-u müstesnada demini alırsa; sırrın karşısında imtihan olan kişinin istikamet çizgisinde zikzaklar oluşur. İmtihan olanın, müntehadaki başarısızlığı ise seyrin uruç noktasında, makamların tebdilini gerektirir. Bu durumda; en vahim akıbet, imtihan olan zatın af makamında olup da, imtihanı kaybetmesiyle gerçekleşir. Hak sırda sırdır. Sır, makamın gözündeki nur, Hakk’ın ışığıdır. Huzur verdiği nispette, yakabilir de. Bazı kullar bu nurun muhafazası ile çevrelenmişlerdir. '' Ey beni öldü diye bilen ahmak, Nur Hakk’ın nuru, ten ise toprak . Hak nurunu aldı, ten yine toprak” (Ö.Hayyam) Sır makamının erenleri, nefesleri ile “Hu”’nun televvünleri içre yaşarlar. Her bir soluk O’ndan gelir… Yolları hak olan bu kişiler; esmanın sonsuzluğunda inci olmaya adaydırlar. Fakat kimi kendini bilir, kimi ise bilmez...
Dertsiz yapılan dua soğuktur, bir işe yaramaz. Fakat dertli iken, acı çekerken edilen dua; gönülden kopar gelir. Sapasağlam bir adamın duasıyla dertli bir kimsenin inleyerek yalvarışı arasında çok fark vardır. Dertsiz adam usulüne göre ellerini kaldırır, bir kaç kelime mırıldanır, kalkar gider. Fakat bir dertli, bir hasta türlü ızdıraplar içinde kıvranır, aldığı ilaçlar tesir göstermez, doktorların ve ilaçların tedavisinden ümidini keser. Tüm umudunu Allah’a hasreder. Böylece tüm varlığıyla; “Aman Allah’ım!” diye canından yalvarır. Elbette bu dua, başka türlü duadır.
O dudak altından sesi çıkarman, o gizli niyazın, o geldiğin ve gideceğin ezel âlemi, ruh âlemini düşünmen yok mu?.. İşte samimi, saf ve hüzünlü bir sesle; “Ey feryadıma erişen Allah’ım, ey tek yardımcım olan Allah’ım!” demen gerçek duadır.