Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
İleri Gelen Sofilere Göre Tasavvufun Tarifi
İLERİ GELEN
SOFİLERE GÖRE TASAVVUFUN TARİFİ
Tasavvuf,
ebedî saadete nâil olmak için nefsi tezkiye, ahlakı tasfiye, zâhir ve batını
tamir hallerinden bahseden bir ilimdir. Tasavvufu kâlden ziyade bir hâl ilmi
olarak da ifade edebiliriz. Her ilim gibi tasavvuf ilminin de tarifi
yapılmıştır. Tasavvuf, diğer ilimlerden farklı olarak, mutasavvıflarca çeşitli
şekillerde tarif edilmiştir. Bu tariflerin, her sofînin işgal ettiği makama göre
yapıldığını gözden uzak tutmamak gerekir.
MA'RÛF EL-KERHî:
"Tasavvuf, gerçekleri almak, mahlûkatın
elinde olan şeylere gönül bağlamamaktır.1
Gerçekleri almak, hak ve hakikat
olmayan, yani doğru olmayan her şeyi bırakıp, ancak ilahî hakikatleri edinmeye
çalışmaktır.
"Tasavvuf, eşyanın hakikatine bakıp,
halkın bildiğini terketmektir."
Eşyanın hakikatine bakmak, mahiyetini
tetkik etmek, sebeb-i hilkatini düşünmek, neye yaradığını araştırmak, nasıl
istifade edileceğini öğrenmek demektir. Zira halk, yalnız görülen evsaftan
bazılarını görür geçer; ârif tetkik ile mükelleftir.
SERİYY-Î SAKATî:
"Tasavvuf üç manayı içine alan bir
isimdir: 1) Marifetin nûru vera'ın nûrunu söndürmez, 2) Kitab
ve sünnetin zahirine muhalif olacak şekilde ilm-i bâtından bir söz ile konuşmaz,
3) Kerametleri kendisini, Allah'ın
mahrem olan sırlarını açıklamaya sevk etmez.2
Tarikatte ilim
Bu üç maddeyi açıklayalım:
1) İlim ve takvâ: Meşhur büyük
mürşidlerin hemen hepsi, tarikat yolunda ilmi öne almışlardır. Çünkü ilimsiz
yola çıkılmaz; çıkan yolu sapıtabilir. İlim, öncünün elindeki en kuvvetli
ışıktır. İlimsiz amel hederdir. Ümmî urefânın bilgileri de ilimdir.
"Allah, cahili asla velî edinmez"
buyurulmuş. Ancak bu ilmin amel ile tezyini icab eder. Hatta mutlak amel değil,
takvaya mukarin olan amel, amel-i salihdir. Cenab-ı Hak nazm-ı celîlin-de,
mealen:
"Kulları arasında ancak alim ve arif
olanlar Allah'ı haşyetle ta'zim ederler"3
buyurmuştur.
Tarikatte irfan
İrfan da ilmin bir koludur ki, tarik
erbabı arasında derecesi ilmin fevkindedir. İlim yoluyla anlaşılamayan birtakım
hakikatler, seziş, feraset, keşf ü keramet tarikiyle anlaşılabilir.
Kıymetli profesörlerimizden merhum
Necati Logal'in dediği gibi, şarkın ikinci Mevlana'sı olan, büyük mutasavvıf
alim, "Rûhu'l Beyan" tefsirinin sahibi, Bursalı İsmail Hakkı hazretleri "Kenz-i
Mahfî" adıyla te'lif etmiş olduğu eserinin başında, meşhur olan "Küntü kenzen
mahfiyyen"4 vedzesi için.
"...Hadis-i menkûl gerçi inde'l-huffâz
sabit değildir. Nitekim İmam Süyûti "Dürer-i Münteşire" nam kitabında "la asle
lehu" demiştir. Feemmâ inde'l-mükaşifîn hadîs sahihdir. Zira huffâz sened ile
naklederler; mükaşifûn ise fem-i Nebevî'den bizzat ahzedip söylerler ve bir
nesnenin sened-i mâlûmu olmamaktan fî nefsi'l-emr adem-i sübûtu lazım gelmez;
belki keşf-i sahih ile olacak esah olur. Zira kaşifte vehim ve hayal olmaz,
belki iyan-ı tam ve hakka'l-yakîn olur ve ilhamat ve varidat mu'tekidlere göre
hüccet olmak kafidir. Gerekse ehl-i zahire göre burhan olmasın. Zira onlar
huffâş gibidir ki afitâb-ı rûşeni göremez ve ayne'l-yakîn nedir bilmez. Pes
bizim muhabbetimiz o makûle ile değildir ve bazı kütüb-i mu'teberede gelir ki:
"Davud aleyhisselam şöyle söyledi:
"Ya Rabbi! Mahlûkatı niçin yarattın?"
"Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi
murad ettim."
"Yani Hazret-i Davud aleyhisselam
münacaatında sırr-ı halktan, yani icaddan sual edicek Cenab-ı
Kibriya'dan kelam-ı mezkur varid oldu. Pes bu kelam fi'l-asl ehadis-i kudsiyye-i
Davudiyye'den olmuş olur..."5 deyip, vecizeyi tefsir
ve izah buyurarak küçük bir kitab haline getirmiştir.
Kitab ve sünnetten ayrılmamak
2) Kitab ve sünnetten ayrılmamak: Bir
mutasavvıfın Kitab ve Sünnet dışı söz ve hareketi, kendisi hakkında şüphe
uyandıracağı gibi, mensup olduğu tariki de zan altında bırakır. Her ne kadar
kat'î naslar haricinde teferruat-ı mesâilde, muhtelif ehl-i sünnet
ictihadlarıyla amel eden erbab-ı tasavvuf, zâhir ulemâsı gibi muhtardır. Sofî,
bu bir ilim-i batındır diyerek Kitab ve sünnetin zahirine muhalif bir söz
söylemez.
3) Kendisine münkeşif olan hakâyıkı her
zaman, herkese, her yerde açıklamaz; zamanını yerini ve adamını bilir.
EBÛ HAFS EL-HADÂD:
"Tasavvuf tamamen edebden ibarettir".6
Tasavvuf edeb-i Muhammedi'dir ki, sîret-i
nebeviyye ile tahallük etmektir. Bu ef'ali de, ahvali de câmi'dir.
"Edeb İlahî nurdan bir taçtır ki, onu
başına geçirdikten sonra istediğin yere gidebilirsin".
Edebin gerek tarifi, gerek izahı
babında pek çok söz söylenmiştir; ileride bunlara tesadüf edilecektir .
Bu çok şümûllü vasf-ı umumînin en
yüksek mertebesi şu iki beyitte tecelli eder:
"Bir kısım evliya tanırım ki, onlar duadan dahi teeddüp ederek ancak zikir ile
meşguldürler. O yüce şahsiyetler rızaya boyun kestiklerinden, kazayı def etmek
için teşebbüse geçmeyi, kendilerine haram bilmişlerdir."
Bu babda Hafız Şirâzî'nin beyti çok
ârifânedir:
"İhtiyaç içindeyiz ve birşey
istemiyoruz. Kerim-i Müteal huzurunda istemeye ne lüzum var".
Hind'in meşhur şairi Feyzi Hindî de:
"Madem ki bizim ihtiyaçlarımızı kendisi
biliyor, o halde duaya ne hacet var? Allah Allah!" diyerek hayretini izhar
ediyor. Zira kullar evâmir ve hikmet-i rabbâniyeyi idrakten acizdirler.
Fakat bununla beraber, acaba neden:
"Rabbiniz buyurdu: Bana dua edin. Size icabet edeyim, duanızı kabul edeyim.
Çünkü bana ibadetten büyüklük taslayıp uzaklaşanlar, hor ve hakir cehenneme
gireceklerdir"7 buyurulmuştur.
Biz de, şair Ziya Paşa ile hemzeban
olalım:
İdrâk-i meâli bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazû o kadar sıkleti çekmez.
Ölünceye kadar kulluk et
Bazıları bu ve emsali beyitleri izahda
"duaya ve ibadete hacet yoktur" diye manalandırırlar. Biz
kimseyi dalalete delalet veya nisbet etmek istemeyiz. Ancak kendilerini vahdet-i
vücüd felsefesini benimsemiş zanneden vahdet-i vücudçular, böyle beyitlere ve
cümlelere yukarıdaki manayı vererek, teklifi ıskat etmiş olurlar ki bu, umumî
manada hatimlerin: "Rabbini hamd ile
tesbih et, secde edenlerden ol ve sana yakîn gelinceye (ölünceye) kadar Rabbine
kulluk et"8 ayet-i kerimesindeki ölüm ile
vukubulacak olan yakîni, hayatta idrake karîn olacak yakîn ile te'vil etmelerine
benzer. Yani "Ölünceye kadar Rabbine ibadet et" manasını, "Hakk'a yakîn peyda
edinceye, yani manen yükselip olgunlaşıncaya kadar ibadet et" yollu te'vil
ederler ki, bu hüküm daha hayatta iken tekâliften kurtulmak için kaçamak
yoludur.
Bunlar: "O'nda, kitabın temeli olan
kesin manalı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli manalıdırlar (müteşabih
ayetlerdir). Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre
yorumlamak için, onların müteşabih olanlarına uyarlar..."9
ayet-i kerimesindeki hükme müstehak olurlar.
EBÛ'L-HÜSEYİN EN-NURİ:
"Tasavvuf ne şekil, ne de ilimdir; o
sadece güzel ahlaktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı, mücahede ile hasıl olurdu,
ilim olsaydı öğrenmekle meydana gelirdi. Bu sebebten şekil ve ilim maksadı hasıl
etmez. Tasavvuf, Hakk'ın ahlakıyla mütehallî olmaktır."10
"Biz dahi alırdık, otuza kırka"
Tasavvuf, şekil, kılık, kıyafet ve
merasim değildir. Sadece ahlaktır ki: "Allah'ın ahlakı ve Resülüllah'ın ahlakı
ile ahlaklanınız"11 hadis-i şerifi mantûkunca
Allah'ın ve resûlünün sıfatları ile ittisâfâ çalışmaktır.
Dervişlik olaydı tâc ile hırka
Biz dahi alırdık otuza kırka.12
"Tasavvuf, hürriyet, kerem, merâsimi
terk ve cömertliktir."13
Tasavvuf, kerem ve cömertliktir, yoksa
kuyûd ve merasim değildir. Sofî, elinde bulunan nimetten başkasının istifadesini
düşünen adamdır. Şeyh Sa'di:
"insanın şeref ve haysiyeti, lütuf ve
keremi, ihsan ve atâsıyla, sehâsıyla ölçülür; insanlığı da Hakk'a şükretmesiyle,
yani umumî manada ibadetiyle anlaşılır. Kendisinde bu iki haslet olmayan
kimsenin yokluğu, varlığına müreccahdır".
"Tasavvuf, nefsin nasibini terk ile,
Hak'tan nasibini istemektir".
Emeller ve elemler
Tasavvuf, kendi isteklerini bırakıp,
Hakk'ın takdirine razı olmaktır. Çünkü insanın emellerinin sonu yoktur, birini
elde etse, gönlü diğerine takılır. Bu suretle de kalb Hak'tan cüdâ kalır. Bundan
dolayı emele, elem bozuntusu demişlerdir.
Her emel tahakkukuna kadar insana elem
verir. Her emelin nihayeti, başka bir emelin bidâyetidir. Bu suretle emel
silsilesi ölünceye kadar devam eder. Emeller terkedilince, Hakk'a bağlanılmış
olur. Emelin terki dünyayı, işi gücü matıyye-i nefsi, yani vücudu, nefsini ihmal
etmek demek değildir. Hayatın tabiî icaptan hiçbir zaman terk edilemez. Eldeki
nimete şükrü bırakıp, daha fazlasını istemek, emel peşinden koşmaktır. Eğer
eldekine hakkıyla şükür edilse Cenab-ı Hak nimetini artıracağını beyan
buyuruyor:
"Rabbiniz: Şükrederseniz and olsun ki,
size karşılığını artıracağım; nankörlük ederseniz, bilin ki azabım pek çetindir,
diye bildirmişti".14
Şükür nasıl yapılır?
Şükrün ne olduğunu iyi bilmek lazımdır.
Yemek yiyip, bittikten sonra "Ya Rabbi şükür el-hamdülillah" demekle şükür ifa
edilmiş olmaz. "Şükür odur ki, her aza ne için yaratılmış ise, ona
sarfetmektir".15
Her nimetin şükrü kendi cinsiyle eda
edilir. Nasıl ki zekat vermek, sadaka vermek yani maddeten yardım yaparak iyilik
etmek suretiyle servetin şükrü eda edilirse, bir sofrada kendini ve aile
efradını doyuracak bir kap yemeğin yerine, mesela üç kap yemek yer ve bir kap
yemeği bulamayan yakını, komşusu veya tanıdığını düşünmez, onları doyurmaya
çalışmaz, gece sabahlara kadar ve iki yemek arasında ağzıyla binlerce defa "Ya
Rabbi şükür" dese, hiçbir zaman şükrünü eda etmiş olmaz. Her öğün etini,
sebzesini, tatlısını Hakk'ın lütfuyla te'min etmiş olan kimse, eğer takva
yolunda yaşamak ve bir amel-i salih icra etmek ve cemiyete karşı sorumluluğundan
kurtulmak istiyorsa, bir gün et, bir gün sebze, bir gün tatlı yiyerek, diğer iki
nimeti münavebe ile ihtiyaç sahiblerine yedirecektir.
Bunu, Hakk'ın rızası için yapmak en
büyük sofuluktur. Böyle yapan: "Onlar, içleri çektiği halde, yiyeceği, yoksula,
öksüze ve esire yedirirler"16 ayet-i kerimesinin
sırrına mazhar olur ve: "Mallarını Allah yolunda sarfedip, sonra sarfettikleri
şeyin arıdından başa kakmayan ve ezâ etmeyenlerin ecirleri Rablerinin
katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir"17
saffında bulunanlar arasına girer ki, işte evliyâullah bu zümreye dahil
olanlardır.
SEHL BİN ABDİLLAH ET-TÜSTERî:
"Tasavvuf, az yemek, Cenab-ı Hakk'ın
huzurunda rahata kavuşmak ve insanlardan kalben uzaklaşmaktır".18
Çünkü tokluk insanı gaflete ve şehvete
sevkettiği gibi, verdiği rehavetten dolayı hakkıyla ibadet-i bedeniyyeye de mani
olur. Onun için kanaatkarlık ve perhizkarlık yapan, yani eline geçenle yetinen
ve fazlasını muhtaca veren, ancak Cenab-ı Hakk'ın huzurunda rahata kavuşabilir;
bu hususta sorumluluğu kalmaz.
Yani helalinden çok kazanmak için fazla
çalışacak, yeteri kadarını kendisine ayırdıktan sonra, kalanını muhtaca
verecektir. Bundan maksat, "fakir ilallah" dedikleri yalnız Hakk'a arz-ı ihtiyaç
edip, halkın elindekilerden müstağni olmaktır. Müstağni olan sofînin nazarında,
"Müstağni o kimsedir ki, ona göre bir başakla, bir harman arasında fark yoktur".
Elinde hangisi bulunursa fark etmez, başkalarının elindekini de öyle görür.
"Tasavvufun aslı, Kitab ve sünnete
yapışmak; hevâ, heves ve bid'atleri terk etmektir".19
Tasavvuf, ahkâm-ı dine ve sünnet-i
Resûl'e sarılmaktan ibarettir.
AMR BİN OSMAN EL-MEKKî:
"Tasavvuf, zamanın en uygun vaktinde,
kulun her an Hak ile meşgul olmasıdır".20
Uyku ve hacatın kazası gibi zamanlar
haricinde, kalbin her an Hak ile meşgul olmasını da tasavvufun tarifi içine
almıştır ki, bu da bir zikirdir.
________________
1_ Kuşeyrî.
2_ Kuşeyri, s. 12; Tezkire, c. 1, s. 282.
3_ Fâtır sûresi, ayet: 28.
4_ "Gizli bir hazine idim".
5_ Kenzül Mahfî, s. 2-3.
6_ Tezkire, c. I, s. 331.
7_ Mü'min sûresi, âyet: 60.
8_ Hicr sûresi ayet: 99.
9_ Âl-i İmran süresi, ayet: 7.
10_ Tezkire.
11_ Meşhur hadis.
12_ Yûnus Emre.
13_ Tezkire.
14_ İbrahim sûresi, ayet; 7.
15_ Türk Ahlakçıları, c. I, s. 39.
16_ İnsan sûresi, ayet: 8.
17_ Bakara sûresi, ayet: 22.
18- Tezkire, c. I, s. 164.
19_ Sülemî. s.21.
20_ Kuşeyrî, s. 148.
SÜMMÜN
EL-MUHİB:
"Tasavvuf, hiçbir şeye malik olmamak ve
bir malın esiri bulunmamaktır".
Hiçbir şeye malik olmamak, mal ve
mülkünü nefsine mal etmemek, o malda başkalarının hakkı bulunduğunu, asıl
sahibinin Malikü'l-Mülk olduğunu, kendisinin onu yerli yerinde sarfedecek küçük
bir haznedar olduğunu bilecek ve ona göre davranacak, sûret-i sarfı Kur'an'dan
öğrenecektir. Hiçbir zaman kendini mal ü menâl sevgisine kaptırmayacaktır. İşte
o zaman masivadan ilgisini kesmiş olur.
"Eğer sende dünya ile kıl kadar iç
rabıtası bulunursa, senin Hakk'ın manevî nimetlerinden mahrum kalmaklığın
tabiîdir. O kıl kadar alaka bir zünnar, yani alamet-i küfürdür ki, insanı şirk-i
hafiye götürür, harem-i İlahî'de de namahremdir, yabancıdır".
Kıl kadar kalsa vücudundan eser,
Alamazsın kıl kadar andan haber.
Kelim Hemedanî bir beytinde bu mazmûnu
ne güzel beyan eder:
"Hak'tan başkasına olan rabıtanı
kesmedikçe, bütün ibadetlerin boşunadır. Bu alakadan başını koparıp
kurtarmadıkça, başını secdeye koymaya müstahak değilsin".
Yine Kelim başka bir beytinde şöyle
tasvir yapar:
"Alakalar, bu dünyanın levazımındandır,
yalnız neş'esi değil, hem de zînetidir, süsüdür. Hükümdarların zindanlarında
mahkumlara vurulan zincir şakırtıları, hapishanenin ihtişamını gösterir".
Yani, demek istiyor ki, alakadan
zahiren kurtulmak mümkün değildir. Evlat muhabbeti, torun sevgisi, onları memnun
etmek için sarfedilen gayretleri ve a'mal-i hayriyye, bu dünya neş'esinin
zaruretleridir. Nasıl olsa insan bunlara mahkumdur. Bunlar ise birer esaret
alameti olan zincirdir. İşte, zincire kıymet vermemek, zindan hayatının serbest,
kayıtsız, zincirsiz hayattan farklı bir yaşayış olmadığını nefsine telkin edip,
kabul ve hazm etmek, zincir vurandaki hizmeti düşünmek, eğer bu hal seni
üzüyorsa, "Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır"21
ile müekkeb tebşirat-ı sübhâniyyeyi düşünerek, bütün kayıtlardan ruhun selameti
için sabra sarılmayı bilmek lazımdır.
CÜNEYD-İ BAĞDADÎ:
"Tasavvuf, Hakk'ın seni senden
gidermesi ve kendisiyle ihya etmesidir".
"Tasavvuf, mâsivâ ile alakayı keserek,
Cenab-ı Hak ile beraber olmaktır".22
Masiva ile alakayı kesmek demek,
Hak'tan gayrı olan herşeyi terketmek demektir.
Masiva şâibesinden dili tathîre çalış
Pertev-i hikmet ü irfan ile tenvire
alış.
Evet, masiva ilgisi kalbte bir lekedir;
Hakk'ın kalbe tecellisine manidir. Bu leke ancak hikmet ve irfan güneşiyle
giderilebilir. Hikmet, ilmin mahiyyetini araştırmaktır; irfan ise bir nevi'
sezerek anlayıştır, ayrı bir mevhibedir.
Mâsivâ nasıl terk edilir?
Acaba bu masiva nasıl terk edilecektir?
Bunun için ashab-ı tarik birtakım yollar göstermiştir. Bunların arasında
üzerinde en çok durulan zikir yoludur. Zikir yolu, en kestirme bir tarik ise de,
zikrin ne yolda yapılacağını iyi bilmek lazımdır. Yoksa şairin:
"Tesbih elde, tevbe dudakta iken, gönül
günaha girilecek bir iş düşünecek olursa, bizzat günahın kendisi, yani onu bize
telkin eden şeytan, bu tevbemize gülecektir".
Nâbi de bu manada şöyle söyler:
Leb zikirde ammâ ki gönül fikr-i
cihanda
Kaldı arada sübha-i mercan
mütereddid.
"Bizim dudaklanmız zikr-i Hak'la meşgul
iken, fikrimiz dünya işleriyle alakalı bulunursa, eldeki mercan tesbih de
tereddütte kalır".
Maddeye gönül vermemek
Şimdi sâlikin masivadan kendisini nasıl
sıyırabileceğini dü-şünelim:
İnsan, hayatı müddetince masiva ile
beraber yaşar. O halde bundan kurtulma yolu nedir? Tabiî insan, yaşamak için
yiyecek, içecek, yatacak, yakacak, doyacak, sevecek, bütün hayatî ihtiyaçlara
bağlanacağı gibi, mehâsine de gönül verecektir. İşte, tarikat dervişe zikir,
fikir ve aşk yoluyla bunları gönülden nasıl çıkaracağını bildirir.
Masivadan ilgiyi kesmek demek, maddeye
gönül vermemek, ona bağlanmamak demektir; yoksa madde ile meşgul olmamak demek
değildir. Sofî, herkes gibi umumî hayata karışacak, kendi işini ve başkalarının
işlerini yapmaya çalışacak, mukadderse zengin olacak, hiçbir surette Hak'tan
ayrılmayacaktır. Fakat bünün bunlara gönlünü bağlamıyacak, Malikü'l-Mülk'ü
düşünecek, bugün kendi elinde Hakk'ın emaneti ve atası olan her türlü nimetin,
yarın başkasının eline geçmesinin tabiî olduğunu teemmül edecek ve kaybından
dolayı asla müteessir olmayacaktır.
Bir mutasavvıf şairin:
Ehl-i tevhid olmak istersen sivâya
meyli kes,
Aç gözün merdâne bak, Allah bes bâki
heves.
Dediği gibi, Hak'tan maâdasına gönülde
yer veren kimse, muhabbet ve aşk ile şirk-i hafiye kadar gidebilir. Her ne kadar
bazı tarik erbabı "Hakikate, mecaz köprüsünün geçilerek varılır" demişlerse de,
erbabı, bunun hududunu tayin eder.
Mal ve nefisle mücadele
"Tasavvuf, sulh ile değil, cenk ile
hasıl olur".23
Tasavvuf, mücadele ile elde edilir.
Cenab-ı Hakk'ın emri, önce mal ile, sonra nefisle mücadele etmektir. Mal ile
mücahede, zarüriyyat-ı şer'iyye dışında kalan servetini, malını, mülkünü infak
etmek suretiyle yapılır. Zarüriyyât-ı şer'iyye, kendisinin ve ailesinin
yiyeceği, yiyeceği, yakacağı, yatacağı şeylerden ibarettir. Bunun dışındakini
infak etmek Allah'ın emri muktezasıdır. Kur'an-ı Kerim'de:
"Ne vereceklerini sana sorarlar, de ki:
Artanı!"24 buyurulmuştur.
İnfak hakkındaki bütün ayet-i kerimeler
bu esasa irca edilir.
Nefis ile mücahedeye gelince: Nefsin
meşru olmayan bütün dileklerine karşı gelmektir. Nefsiyle
mücadele, vatana saldıran düşmana karşı cihad, sulh zamanında memleket içinde
zulme karşı mücahede, hakkı korumak için yapılan çabalar, nefsinin hevesatına
kapılmamak için her türlü mehârim ve mekârihten ictinab, nefis ile mücahede
medlûlünde mündemiçtir.
"Tasavvuf, toplulukla birlikte zikir,
dinleyenlerle birlikte vecd ve işlenmek suretiyle de ameldir".25
Toplum içinde, halk arasındaki
derecat-ı mütefâviteyi, mahlûkatın tenevvü'-i bi-nihayesini, sibgatullahın renk
renk tecellîlerini görüp zikretmek ve bunu görmeyenlere anlatarak onlann
kendisiyle birlikte vecidlerini husûle getirmek ve a'mâl-i sâliha ile örnek
olmak tasavvuf ehlinin başlıca şiârıdır.
"Tasavvuf, kulun kendisiyle kaim olduğu
bir vasıftır. Cüneyd'e: O Hakk'ın sıfatı mıdır? dediler, O da: Sıfat olarak
"Hakk'ın, resim olarak halkındır, diye cevap verdi".26
Hazret-i Cüneyd'e tasavvufun ne
olduğunu sordukları zaman: "O bir hâldir ki, daima kul ile beraberdir" buyurmuş.
"Bu hal Hakk'ın sıfatının tecellîsi midir, yoksa halkın evsâfından mıdır?
denilince: "Sıfat olarak Hakk'ındır, merasim ve şekil olarak da halkındır"
demiştir.
Allah ve Resûlünün ahlakı
Peygamber Efendimiz: "Allah'ın
ahlakıyla ve Resûlüllah'ın ahlakıyla ahlaklanınız" buyurmuştur.
Bu, Allah'ın ve Resûlünün evsafıyla
muttasıf olmak demektir. İmdi, bütün esma-i hüsna ve evâmir-i ilahiyye Hakk'ın
evsafının tecellîsidir. Sîret-i nebeviyye ve sünnet-i resûl kezâ, Peygamber
Efendimizin evsaf-ı seniyyelerindendir. Bunlara uymayı nefsinde kabul eden kimse
Hakk'ın sıfatını iktisab etmiş olur. "Allah'ın ahlakı ile ahlaklanınız" sırrı
tecellî eder. Sîrete ittiba ile sünnetin ifası da yine evsaf-ı peygamberi ile
muttasıf olmaktır. Bununla da: "Ve Resûlüllah'ın ahlakıyla ahlâklamnız" hükmü
zahir olur.
Bunların, kabul ve imanı, sıfat-ı
Hak'la tehallî etmektir; icrası da merasimdir, halka aittir.
Erbab-ı tasavvuftan biri bu hususu ne
güzel hülasa etmiştir:
"Hayatın öyle geçsin ki, öldükten sonra
bir yolun toprağı olursan; senin üstünden geçenlerin yolun tozundan bile
müteessir olduklarım işitmeyesin."
Pertev Paşa bu manayı şu şekilde tafsil
ve izah eder:
Ne semmet bülbülün verdin, ne de
hârden incin
Ne gayrın yarine meyl et, ne sen
ağyârden incin
Ne sen bir kimseden âh al, ne âh ü
zârden incin
Ne sen bir kimseden incin, ne senden
kimse incinsin.
"Zahir ile amel et, sana yeter"
Cüneyd'e gelerek tasavvufun ne olduğunu
sordular. O da: "Zahir ile amel et, sakın onun hakikatlerinden bir şey sorma,
onu ifsad edersin" diye cevap verdi.27
Yine Hazret-i Cüneyd'e tasavvufun ne
olduğu sorulduğu zaman: "Amelini bozmak istemezsen emir ve nehyin hakikatini
araştırmaya kalkma, zahir ile amel et, bu sana yeter" buyurmuştur ki, herkes
kendine göre mana vermeye kalkıp te'villere sapmasın ve günaha girmesin diye bu
tavsiyede bulunmuştur.
Şîrazlı Hafız bir kabasofuya şöyle
demiştir:
"Ey kabasofu, yoluna git, bana hakikati
anlatmaya kalkma, çünkü bu kainatın esrarı senin ve benim gözüme kapalıdır ve
öyle kalacaktır".
MÎMŞÂD ED-DÎNEVERî:
"Tasavvuf, serâire ıttılâın verdiği
safâ ve Hakk'ın razı olacağı amelleri işlemek halk ile ancak zarurî hususlarda
temas etmektir".28
Bu tariften de anlaşılıyor ki tedricen
hakaik-i ilahiyye anlaşıldıkça kalbte husûle gelen itminan insana en büyük
huzuru verir. Bütün efal ü muamelatında Hakk'ın rızasını düşünmek, halk ile
rastgele münasebetler kurmayıp, onlarla teması zarurî hususlara hasretmek, seyr
ü sülükün icabıdır.
Bilinmemek, faydasızdan sakınmak
"Tasavvuf, mâsivallahdan müstağni
olmak, bilinmemeyi ihtiyar etmek ve hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktır".29
Tasavvuf, ihtiyaç içinde bulunulmasına
rağmen müstağni görünmek, masivaya rağbet etmemek, bilinmemeyi tercih ve ihtiyar
etmek, hayır ve faydası olmayan şeylerden sakınmaktır ki, ihtiyacı izhar eden
kimse züll-i suale (dilenme alçaklığına) kapı açıyor demektir. Bu izzet-i
İslam'a iras-ı halelde bulunmak gibi bir günaha vesile olabilir. Şeref ve
haysiyyeti muhildir.
İkincisi, hüviyetini, şahsiyetini,
kıymet ve meziyetini meydana koymamak, ahad-ı nasdan biri gibi hareket etmek,
adab-ı sofîyyeden olan bir tevazu'dur. Hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktan
maksat da efal-i mübâhada bile hayrı gözetmektir.
ALÎ BİN EL-ISFAHANî:
"Tasavvuf, Hakk'ın gayrından uzak ve
masivallahdan halî olmaktır".30
EBÛ MUHAMMED EL-CÜVEYNî:
"Tasavvuf ahvâli kontrol etmek ve güzel
olan şeyleri iltizam etmektir"31
Daima iyiyi ve hayrı aramak, insanın
içinde bulunduğu ve maruz kaldığı ahvalin tetkikiyle zararları def ve faydaları
celp için çalışmaktır.
________________
21_ İnşirah sûresi, ayet: 6.
22_ Kuşeyrî, s. 148.
23_ Aynı eser, s. 149.
24_ Bakara sûresi, ayet: 219.
25_ Kuşeyrî; s. 149.
26_ Tezkire.
27_ Aynı eser.
28_ Aynı eser.
29_ Tabakat.
30_ Nefehat Terc., s. 156.
31_ Kuşeyri s,127.
EBÛ AMR
ED-DIMIŞKî:
"Tasavvuf alemi noksan gözle görmektir,
yahut bütün noksanlardan münezzeh olanı müşahede etmek için her noksandan gözü
yummaktır".32
Kemal-i mutlakı Hak'da müşahede
edebilen kimse her şeyde bir noksan görür. Kemal-i mutlak Allah'a mahsustur. Her
varlığın kendine göre bir ayb, kusur ve noksanı vardır. Bir şeyde kemal tecellî
ettiği sanılınca, derhal zeval yüz gösterir. "Her şey tamam olunca noksanlık
başlar" buyurulmuştur.
Ahmed Paşa "Yârsız kalmış cihanda
aybsız yâr isteyen" der ki, her güzelin istenmeyen bir tarafı olur. İşte noksan
denen şey budur. Fakat erbab-ı tasavvuf hiçbir şeyde noksan aramıyacaktır.
Noksandan göz yumacak, yani noksanı görmeyecek, noksan gördüğü zaman kemal-i
mutlakı tahattur ve zikredecektir.
"Senin vücudun bir ayıptır. Bunun
üzerine, bir başka ayıp aramanın manası yoktur" sözü insanın baştan aşağı kusur
olduğunu gösterir.
"Küsûf güneşin, husûf da ayın
kusurudur" demişlerdir. O halde cihanda aslolan noksandır. Kemal nisbî ve
izafîdir.
Şu manayı veren kıt'a da güzel bir
ders-i ibrettir:
"Diline dikkat et, kimsenin kusurunu
söyliyeyim deme; çünkü sen baştan aşağı kusurlarla mahmulsün; halkın ise binbir
dili vardır. Gözlerin sana, başkalarının ayıplarını gösterirse, ona: Ey nûr-i
didem, halkın binbir gözü sana bakıyor, de". EBÛ'L-HASAN
EL-MÜZEYYEN:
"Tasavvuf, Hakk'a inkıyattır".33
Burada Hakk'a inkıyat, mertebe-i
rızadır ki; rıza, tarikatte müntehayı meratiptir; sabırla tev'emdir. Rızanın,
mertebelerin sonu olması, sabrın emir, tavsiye ve telkin neticesi nüfûsa
te'siriyle tecellîsine mukabil, rızanın her musîbetine bir hikmet düşünülerek
tabiî karşılanmasıdır. Hele kendini aradan çıkarıp, yalnız Hakk'ın rızasını
düşünecek olanlar, Peygamberler ve vasılîndir. Merhum Osman Şems Efendi'nin:
Vasıl-ı vuslat-saray-ı mutlakım
na'leyn-vâr
Saff-ı na'le terk kıldım küfrü de
imânı da.
Beytinden de anlaşılacağı üzere, iki
zıt vasıf, beşeriyette hayır ve şerri tefrîka medârdır. İman
itaat, küfür isyandır. Hakk'a vasıl olan hakka'l yakîne ulaştığından küfür
mefhumu zihne tebadür etmiyeceği için lafz-ı bî-mana kalıyor.
Hakikat-ı vûcudu idrak etmiş
olduğundan: "Onlar gaybe inanırlar"34 vasf-ı
sübhanîsine mazhar, silsile-i beşeriyetten ayrılarak, mertebe-i melekiyete
intikal ediyor ki, alem-i melekût için küfür mefhumu mutasavver olmadığından,
bir şuhûd-i tam içinde âyat-i ilahiye ile sermest oluyorlar. İmana inkardan
geçilir, inkarı imha eden imandır. İman, şuhûd-i hakayık-ı ilahiyye haline
intikal edince, gayb perdesi ortadan kalkıyor. Bu, insan için bir salah-ı küllî
mertebesidir ki, her kula müyesser olamıyor. Fakat, her salikin gayesi olmakta
devam ediyor. Bu mertebe, imanı hakka'l-yakîne çıkarmakla mümkün olabiliyor.
Halka rehber olmak
İmdi, süllem-i rızadan, arş-ı hakikate
yükselebilmek, daima Hakk'ın yolunda bulunmakla, yani: "Onlar ayakta iken,
otururken, yanları üstüne yatarken, Allah'ı anarlar..."35
ayet-i celîlesini bir an hatırdan çıkarmayarak, evamire mülâzemet, nevâhiden
mücânebet, Allah ve Resülüne ve onlara tabi olanlara sırf muhabbet beslemekle,
halkın içinde onlara rehber olarak çalışmakla mümkündür. Bu bir hususiyettir. Bu
hali herkesin görüp idrak etmesi mümkün değildir.
Kişinin hüviyet ve derecesi, ef'aliyle
anlaşılır. Fakat bu, umum içindir. Havâss-ı mümtaze ancak kendilerini tanırlar.
Arapça bir beyit şöyle der ki: "Kişi işiyle kendini göstermedikçe, derece ve
hüviyeti anlaşılamaz".
Vasılîn me'mur olmadıkça ipucu
vermezler. Temkinli sofiler nezdinde vusul, ale'd-derecât, esrar-ı Hakk'a
aşinalıktır. Tafsili vahdet-i vücûd bahsinde gelecektir.
EBÛ YA'KÛB:
"Tasavvuf, beşeriyete ait evsafın
kaybolmasıdır".36
Tasavvuf yolu, insanın kemale
ulaşmasına mâtuf bulunduğu için, beşerî noksanlardan nefsini temizlemesi
gerekir. Bu tasfiye ne kadar etraflı olursa, sofînin ruhu o kadar yükselir.
Fakat bu keyfiyet daha çok teslîke muktedir ki bir mürşid-i kamilin himmetiyle
vücûd bulur. EBÛ ABDÎLLAH BİN
HAFÎF:
"Tasavvuf, kadere sabır, Hakk'ın
atâsına rıza ve hakikatleri aramak için dere tepe dolaşmaktır".37
Sabır ve rıza yukarıda geçti. Seyahate
gelince, onun maddî ve manevî değerleri pek çoktur. Bir Arap şairi şöyle der:
"Durgun su bulanık ve bozuktur. Akan su
ise berraktır ve pislik tutmaz. Altın kendi ma'deninde bulunurken bir kıymet
ifade etmez. Ud ağacı da ormanda odundan farksızdır; işlenir ve ellere geçerse
kıymetini bulur".
Yolcu, iyi niyetle yaptığı seyahatte
izzet ve şeref kazanır. Hak, fazilet ve hayır için yapılan muhaceretler de
böyledir.
EBÛ SAÎD BÎN EL-ARABÎ:
"Tasavvuf, fuzuli şeyleri tamamen
terketmektir".38
Lüzumsuz şeyleri terketmek demek,
dinin, aklın, kanunun, örfün, an'anenin, adetin ve zaruretlerin gerektirdiği
işler dışında abes ile meşgul olmamak demektir. İşte bu suretle insan, faydalı
şeylerle meşgul bulunmuş ve hiç bir faydası olmayan şeyleri terketmiş olur. Bu
yalnız sofî için değil, medenî her insan için lüzumlu bir vasıftır.
EBÛ'L-HASAN EL-BÜŞENCÎ:
"Tasavvuf, emeli ihmal ve amele devam
etmektir".39
Emel ve amel mes'elesi: Emelin sonu
yoktur. Beşere şuur lâhik olduktan sonra, ölüme kadar devam eder.
Bağlıdır dâman-ı haşre rişte-i tûl-i
emel
Hay ü hûy-i ehl-i dünya bitmeden dünya
biter.
Yavuz Sultan Selim'in bir mısra'ını tazmin yollu yazdığı "Ümid" adlı manzûmede,
Namık Kemalzade Ali Ekrem Bey şöyle söyler:
Ümmid cihandan da büyük, zevk ise
mahdûd
Her saati ömrü emel-efzâ elem-efzûd
Mâzi mütevâli ezelî sâye-i memdûd
Müstakbel ebedle dolu bir makber-i
mesdûd
Hal ise saadet gibi rahat gibi
mefkûd
Feryad ez in nev vücûd-i adem-âlûd.
Sonu gelmeyen emeller
Evet, insanın ümitleri ve amelleri
cihandan da büyük, yani sonsuzdur. Ömrün her anı bir taraftan emelleri, bir
taraftan da elemleri artırır. Maziye dönüp baksan, uzayıp gitmiş bir gölge,
hakikat zannettiklerimiz silinmiş, istikbal kapalı bir kabir, kim olduğu, ne
olduğu belli değil. Hâl denen zaman ise, izafî bir varlık. Bu dünyada rahat ve
huzur nasıl izafî ve muvakkat ise, hâl de her an maziye intikal etmekte
olduğundan ma'dûmdur. Binâenaleyh böyle yokluğa müncer olan varlıktan feryad!
İşte insana düşen, bu sonu gelmeyen
emelleri ihmal edip, ubûdiyyetinin icaplarını yerine getirmek ve intizam içinde
çalışmaktır. Saatleri ayarlamak, hayatı ayarlamak demektir.
EBÛ AMR BİN EN-NECÎD:
"Tasavvuf, emir ve nehiy hayatında
sabretmektir, yani Cenab-ı Hakk'ın emirlerine râm olmak, nehyettiği şeylerden de
kaçınmaktır".40
Emir ve nehiyleri gönülden hüsn-i
telakki etmek, bunların icrasında veya sakınmasında güçlük varsa, onlara tam bir
inkıyad ile sabretmek, tasavvuf ve sülûk icabıdır. ŞEYH EBÛ ÎSHAK İBRAHİM
EL-KARZÛNÎ:
"Tasavvuf, iddiaları terk ve manaları
gizlemektir."41
Tasavvuf erbabı, bir iddia sahibi
olmayacaktır. Bildiği hakikatleri muhatabının seviyesine göre açıklayacak,
muhatabının umumî bilgisinin kavrayamayacağı hakayıkı tafsil etmeyecektir. Ne,
ben bilirim bu böyledir, diyecek, ne de anlaşılmayan ve işitilmemiş mefhumları
rastgele açıklayacaktır.
"Her bilenin üstünde daha iyi bilen
vardır"42 ayet-i kerimesi onun düstür-i reşâdeti,
"İnsanlara, akıllarının aldığı derecede
hitap ediniz" vecizesi sözlerinin rehberi olacaktır.
- Bu yazı www.cagriweb.com adlı internet
adresinden alınmıştır.
________________
32_ Nefehat Terc., s. 207.
33_ Kuşeyri, s. 127.
34_ Bakara sûresi, âyet: 3.
35_ Âl-i İmran süresi, âyet: 191.
36_ Nefehat Terc., s. 181.
37_ Tezkire.
38_ Nefehat Terc., s. 248.
39_ Tezkire.
40_ Aynı yer.
41_ Nefahât Terc.
42_ Yûsuf sûresi, âyet: 76.