
Bu dua, vahiy ikliminde hep bahar mevsimini yaşayan bir kalbe ait. En çok Kur’ân’la yaşayan, hayatı ve ahlakı serâpâ Kur’ân olan bir insana. O güzel insan, Rabbi’nin, kalbini Kur’ân’la mamûr etmesi, Kur’ân’la bahar tazeliği ve canlılığını yaşatması niyâzı içinde. O tazelik ve canlılık sebebiyledir ki o, en güzel örnek olmuş ve bir ömür bir rahmet sağanağı halinde yağıp durmuştur.
Efendimiz (s.a.) bu dua ile müminin Kur’ân’la nasıl bir gönül bağının olması gerektiğini ifade etmiştir. Bu dua aslında bizim içindir. Efendimiz adeta, Allâh (c.c.) dan Kur’ân’la olan ilişkinizin hep diri kalmasını talep edin, demektedir. Zira kâmil bir mümin, insanlara güzel bir örnek olmak buradan geçer. Kalpler Allâh (c.c.)’ın zikri, Kur’ân’la huzûr ve sükûna kavuşur.1 Kur’ân insanın hayata bakışını, hayatının akışını değiştirmeye namzettir. Baharda tabiat nasıl ki tekrar hayata dönüp neşvü nemâ buluyorsa, Kur’ân’ın girdiği insan kalbi de öyle dirilmektedir.
Allâh (c.c.) buyurur: “Ey iman edeler! Allâh’a ve Rasûlü’ne sizi, size hayat verecek
şeye çağırdıkları zaman icâbet edin!”2 Müminlere hayat verecek olan şey elbette, Efendimiz (s.a.)’in bir ömür tebliğ ettiği Kur’ân’dır. Bu çağrıya cevap veren herkes yeni bir hayata gözlerini açmış, hayatını yeniden inşâ etmeye koyulmuştur. Bunun en bâriz örneğini ilk sahâbe neslinde görmekteyiz. Onlar koyu bir cehalet içindelerken, bu davetçinin davetine icabet etmekle, ka’bına varılmaz bir seviye kazanıp tüm insanlığın imreneceği bir mertebeye ulaşmışlardır.
Bir başka âyette Kur’ân’ın şifa oluşundan bahsedilir: “Kur’ân’da, müminler için şifa olacak şeyler ve bir rahmet indirmekteyiz.”3 Kur’ân müminlere şifa bahşediyor. Felç olmuş azalarına hücre hücre tekrar hayat veriyor. Düşünce tarzlarını, hayata bakışlarını, sosyal ilişkilerini, iç dünyalarını, taş taş inşâ ediyor. Onlara varoluşun anlamını öğretiyor. İnsan olmanın gereğini gösteriyor. Gel, diyor Kur’ân, kendini oku. Geçmişini oku. Geleceğini oku. Kur’ân, müminler için bir rahmettir de. Zira mümin ona iman etmiş, onu önüne yol haritası olarak koymuştur. Bu yol onu, her türlü erdemli ve güzel davranışı göstermekle dünyada saâdete, ahirette ise cennete götürecektir.
Efendimiz (s.a.) anlatır: “Allah’ın kitabı var ya, onda sizden öncekilerin haberleri, sizden sonrakilerin durumları ve sizin hayatınızla ilgili hükümler vardır. O hakkı batıldan ayıran bir sözdür, boş bir lakırdı değildir. Her kim onu bir zalimin zorbalığından dolayı terk ederse Allah ona gazaplanır. Her kim onun dışında bir hidayet ararsa Allah onu sapıklığıyla baş başa bırakır. O Allah’ın sapsağlam ipidir. Doğru ve yanlış bilgiyi ayıran bir öğüttür. O, sırat-ı müstakimdir. Onunla beraber olan gönüller kayıp sapkınlığa düşmez, diller onunla sürçüp batıla bulaşmaz, alimler ona doymaz, tekrar tekrar okunmakla eskimez, usanılmaz, mucize yönleri bitip tükenmez, cinler onu duydukları zaman şöyle demekten kendilerini alamadılar: “ Biz enterasan bir(Kur’ân) okuyuş dinledik. Bu, doğruluktan başka bir şeye götürmez, bu sebeple hemen iman ettik...”4 Kim sözünü ona göre söylerse o doğru söyler. Kim onu hayatında yaşarsa hem dünyada hem ahirette karşılığını bulur. Kim onunla hükmederse adaletli davranmış olur. Kim ona davet ederse dosdoğru bir yola çağırır.”5
Hz. Peygamber (s.a.), bu beyânıyla da müminin Kur’ân’la ilişkisinin çerçevesini belirlemiştir. Mümin başka yol yöntem aramayacak. Ona tutunacak. Doğruyu yanlışı ayırmada mihenk taşı o olacak. Cinlerin yaptığı gibi, hemen ona teslim olacak. Dili onunla söyleyecek. Sosyal, siyasal, ekonomik her işinde, bütün ilişkilerinde ölçü olarak onu alacak.
Allâh (c.c.) ona çağırmaktadır. Rasûlüllah (s.a.) ona çağırmaktadır. Kur’ân, ona çağırmaktadır. Bu bir kez değil, on kez değil, yüzlerce binlerce kez yapılmaktadır. Allâh (c.c.) bir sûrede defalarca “Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık, yok mudur düşünüp öğüt alan, yok mudur öğüt alan!”6 buyurmaktadır.
Bu çağrıya cevap vermeliyiz. Kur’ân’ı okumalı, düşünmeli, Kur’ân üzerinde kafa yormalıyız. Kur’ân’ı dost edinmeli, onunla arkadaş olmalıyız. Kişiliğimizi, seciyemizi onunla inşâ etmeliyiz. Kur’ân’ı hep gündemimizin en başında tutmalıyız. Hep “Allah’ım Kur’ân’ı kalbimin baharı, gönlümün nûru, hüzün ve kederimin cilâsı, derdimin dermânı eyle !”7 diye dua etmeliyiz.
“DÜŞÜNEN BİR TOPLUMA...”
Allâh (c.c.) ısrarla Kur’ân-ı Kerîm üzerinde düŞünmeye davet etmektedir. Bu düŞünme onu daha iyi anlamak ve kavramak içindir. Zira bir sözü düŞünmeden anlamak mümkün değildir. Bu anlayıŞ ve kavrayıŞ elbet insana istikâmet vermek, onu doğru hedefe yönlendirmek içindir. Hayat yürüyüŞünde ona rehber ve menzil tayin etmek içindir.
Allâh (c.c.) buyurur: “Biz sana âyetlerini derin derin düŞünsünler ve aklı olanlar sonuçlar çıkarıp öğüt alsınlar diye bereket kaynağı bir kitap indirdik.”8 İslâm âlim ve zâhidlerinin önde gelenlerinden Hasan Hasrî (r.a.): “Andolsun ki, sizden öncekiler Kur’ân okumaya baŞladılar mı, bu tilâvetleri sabaha kadar sürerdi. Sabah olunca, bu halleri onların simalarından okunurdu. Fakat bugün sizden biriniz Kur’ân-ı Kerîm okuyor, ancak okuduğu kelam hançeresinden aŞağı inmiyor.”9 deyip yukarıdaki âyeti okumuŞtur. Sahabe neslini gören bir insan kendi dönemindekilerin tutum ve davranıŞlarını böyle tenkit ediyor. Bir de sonrakileri görseydi ne derdi acaba?
Gerçekten sahâbe nesli bu konuda numûne-i imtisâl. Kur’ân’a bakıŞları, okuyuŞları yaŞayıŞları, her Şeyleri. Yine tabiînden Ebû Abdurrahman es-Sülemî demiŞtir ki: “Bize Osman b. Affan, Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) gibi sahâbîlerden Kur’ân okutanlar, Hz. Peygamber (s.a.)’den on âyet öğrendikleri zaman, o âyetlerde verilen bilgileri öğrenip hayata geçirmeden baŞka âyetlere geçmezlerdi. Derlerdi ki: “Biz Kur’ân’ı hem ilim olarak hem de amel olarak beraberce öğrendik.” İŞte bu sebepten bir sûre üzerinde uzun müddet kalırlardı.”10
Osman (r.a.)’ın Kur’ân’la olan iliŞkisi ne kadar harikadır. Etrafını tüm düŞmanları kuŞatmıŞken Kur’ân’a sığınması, onda teselli bulması ve onunla hemhâlken Şehadet Şerbetini içmesi ne kadar ibret vericidir. Ya Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)... Kabe’de açıktan ilk Kur’ân okuyan, müŞrikleri hiçe sayıp nazik vücuduyla onlara meydan okuyan o değil midir?
İmam Mâlik, Enes (r.a.)’dan, Abdullah b. Ömer’in Bakara sûresini sekiz senede ezberlediğini haber vermektedir. Elbette bu süre sadece ezber yapmakla geçirilmiŞ değildir. Öyle anlaŞılıyor ki bu büyük sahâbî, ezberle beraber bütün yönleriyle bu sûreyi anlama ve uygulama çabasındadır. Evet onlar, Kur’ân üzerinde uzun uzun tefekkür ediyorlardı. Ele aldıkları âyetlerle ilgili bütün bilgileri, hükümleri öğrenip, onları bütün hücrelerine sindiriyorlar, ruhlarının derûnunda Kur’ân’ın varlığını hissediyorlardı. Onların kalpleri öyle bir rikkat kazanmıŞtı ki, Şu âyete muhatap olmaktan kurtarmıŞlardı kendilerini:
“Onlar Kur’ân’ı düŞünüp kavramıyorlar mı? Yoksa kalpler(in)de kilitler mi var?”11 Kur’ân’ı anlama ve kavramada kalp önemli bir faktör. Kalbin kıvamı, kalitesi önemli. Demek ki Kur’ân’ı kalp gözüyle okumalı. Günahla kararmıŞ, üzeri haram tozlarıyla küf tutmuŞ, açılması zor kilitler konulmuŞ bir kalple okunmamalı Kur’ân. İbadet ve tâatle rakikleŞmiŞ, incelmiŞ, ŞeffaflaŞmıŞ feyz yatağı haline gelmiŞ bir gönülle okunmalı. Kur’ân’ı sahabenin okuduğu gibi okumalı. Onları takip eden selef-i salihîn gibi okumalı ve anlamalı. Değilse Efendimiz (s.a.) davacı olacak bizden, yarın kıyamet günü Rabbimize Şikayet edecek bizi.
“Yâ Rabbî dedi, (kıyamet günü ) Peygamber, benim ümmetim bu Kur’ân’ı terk edip bir kenara attı.12 Alimler ayetin tefsiriyle ilgili demiŞlerdir ki: “Kim Kur’ân’ı okumazsa onu terk etmiŞtir. Kim Kur’ân’ı okur fakat anlamlarını tefekkür etmezse, Kur’ân’ı terk etmiŞtir. Kim onu okur, anlamlarını düŞünür fakat onunla amel etmezse, o da Kur’ân’ı terk etmiŞtir.”13 Bizim sıkıntıya düŞmemize üzülen, bize düŞkün, bizim için merhamet ve Şefkat kucağı olan efendimizin bizden Şikayetçi olması, hepsinden önemlisi onu böyle bir noktaya getirmek ne hazîn bir hâdisedir.
Son sözü yine Hasan Basri’ye bırakalım: “Allâhu Teâlâ Şu kullarına merhamet etsin. Onlar her hallerini ilahi rehber olan Kur’ân’a arzederler. Amelleri eğer Kur’ân ölçülerine muvafıksa, bu vesile ile hamdeder, O’ndan bu vesile ile nimetini artırmasını isterler. Kur’ân ölçülerine uymayan amellerinde ise asla ısrar etmez derhal onu terk ederler.14
Dipnotlar: 1) Ra’d 13/28. 2) Enfâl 8/ 24. 3) İsrâ 17/ 82. 4) Cin 72/ 1,2. 5) Tirmizî, Fedâilü’l Kur’ân 14. 6) Kamer 54/ 17, 22, 32, 40. 7) Müsned, II/391,452. 8) Sâd 38/ 29. 9) İbnü’l Cevzî, Hasan Basrî, trc. Mustafa KAYA, s. 79. 10) İbn Teymiye, Mukaddime Fî Usûlü’t Tefsîr, s. 6. 11) Muhammed 47/ 24. 12) Furkân 25/ 30. 13) Sâbûnî, et-Tibyân Fî Ulûmü’l Kur’ân , s. 10. 14) İbnü’l Cevzî, Hasan Basri, trc. Mustafa KAYA, s. 52.
Mesut Kaya
|