
1. "Mektep insan" ve "mektup insan". Sakın ola, "mektep" insanlarla, "mektup" insanlar birbirleriyle karıştırılmamalı ve mutlaka "mektep" insanların dinleyicisi olmanın yolu aranmalı ve bulunmalıdır. Çünkü, "mektep" insanlar, bildiklerini ve öğrendiklerini düşünce süzgeçlerinden geçiren ve dinleyicilerine kapasiteleri, yani kapları kadar aktarmasını bilen insanlardır. Bir başka ifadeyle, bu tip insanlar, kaşıkla verilecek kişiye kaşıkla, kepçeyle verilecek kişiye ise kepçeyle verirler. Oysa "mektup" insanlar, sadece üzerlerinde yazılı olanları aktarma istidadında ve iktidarında olan birer mektup gibidirler. Bunlar, sağdan soldan okudukları veya şundan bundan duydukları malumatları, ya da bilgi kırıntılarını olduğu gibi aktaran, yani hiçbir fikir eleğinden ve düşünce süzgecinden geçirmeksizin, bilgi diye olduğu gibi muhataplarına sunan kişilerdir. Böyleleri, insanları sadece vitaminle beslemeye kalkışan ve onların barsaklarının tıkanmasına neden olan acemi annelere veya yeni yetme diyetisyenlere benzerler. Bunların hiçbir fikri çileleri ve hayatın pratiğine dair derinlemesine bilgileri yoktur. Bu tür insanların, genç insanlara yararlarından çok zararları dokunur. Çünkü, bunların yaptıkları, "donatma" ve "yönlendirme" değil, olsa olsa "denetme" ve "yemlendirme"dir.
2. Gerçekten de "mektep" insanlar çevrelerine aldıklarını, dizleri dibine oturtduklarını, sohbetlerinden istifade ettirdiklerini kelimenin tam anlamıyla iyiyle, güzelle, doğruyla donatırlar; ya da alıcılarının istidatlarına göre, iyiye, güzele ve doğruya yönlendirirler. "Mektup" insanlar ise çevrelerine aldıklarına, dizleri dibine oturduklarına ve sohbetlerinden istifade ettirdiklerine iyi, güzeli ve doğruyu sunarlar; fakat hiçbir şekilde istidatlarını hesaba katmaksızın yaparlar bu işlevlerini. Zaten isteseler de, muhataplarındaki istidatları kavrayacak ve değerlendirecek bir kabiliyete ve gönül derinliğine sahip değlilerdir. Bunlar, biraz fazla su alınsa bulanıklaşan ve diplerindeki kum tanecikleri ayağa kalkan, geliri az su gözeleri gibidirler. Eksikliklerini, noksanlıklarını ve cılızlıklarını "yasak" sözcüğünün arkasına sığınarak örtmeye çalışırlar. Bu tiplerin sözlüklerinde o kadar çok "yasak" sözcüğü vardır ki, anlamak ve anlatmak bile mümkün değildir. Bu nedenle tartışmaktan, bir konu üzerinde mütalaadan ve münakaşadan kesinlikle hoşlanmazlar. İsterler ki, ne anlatılmışsa o alınsın, sadece o ezberlensin ve bir başkasına yalnızca o aktarılsın. Bunlar bu halleriyle "üzümünü ye de, bağını sorma" diyen uyanıklara benzerler. Güya muhataplarını yersiz tartışmalara girmekten menederek, malayaniden kurtarmayı amaçlar gözükürler. Oysa yaptıkları şey, düşünceye zincir vurmak ve olası bir fikir cimnastiğini daha işin başında önlemektir. Sonuç olarak, fikri gelişmeyi öldürürler de haberleri bile olmaz. Belkide bunu bilerek ve isteyerek yaparlar. Çok rahatlıkla diyebilirm ki, bu ümmetin fikri derinlikten mahrum oluşunun yegane müsebbibi bunlardır, yani birer taşıyıcıdan farkları olmayan bu "mektup" insanlardır.
3. Mektep insanlar bal arılarına benzerler. Kendilerine verilen ilahi emir gereği, hangi zaman diliminde, hangi çiçekleri dolaşacaklarını ve çiçeklerin dibinden topladıkları bal özünden ne tür bir bal yapacaklarını bilirler. Bir başka ifadeyle, toplarken şifa toplarlar, dağıtırken şifa dağıtırlar. Mektup insanları ise bir su şebekesindeki su borusuna benzetebiliriz. Neyi yüklenmişlerse onu taşırlar; kloruyla, kumuyla, kireciyle ve yosunuyla.. Esas olarak bir süzgeçleri yoktur mektup insanların; akıllarına gelen, ya da önlerine çıkan her kaynağa hortumlarını uzatmışlar ve zanlarınca bir güzel yüklemişlerdir kendilerini. Sonra da çok güvendikleri bu güzel yüklerini boşaltırlar, çevrelerine topladıkları susamışların kaplarına. İçinde kum varmış, kireç varmış, yosun varmış ne gam.. Alan razı, dağıtan razıdır bu alış verişten..
Bu nedenle, "mektep" insanlarla, "mektup" insanlar kesinlikle birbirlerine karıştırılmamalı ve çok zor da olsa, mutlaka "mektep" insanlar aranmalı, bulunmalı ve özellikle onların dinleyicisi olmalıdır diyorum. "Demesi kolay da, bulması kolay mıdır acaba?" diyebilirsiniz. Birisini bulmak oldukça kolay, diğerini bulmak ise, gerçekten de, zorun zorudur. Eskiler, böylesine bir bulma zorluğu ile karşılaştıklarında, "kibriti-i ahmer" ifadesini kullanırlardı. Anlaşılacağı gibi, bu zorluk, asıl olarak, ikisi arasındaki çok büyük kalite farkından kaynaklanmaktadır. Eğer bu büyük kalite farkını görmezden gelecek olursak; şunu kesinlikle bilmek zorundayız ki, kaybedenler onlar, yani "mektep" insanlar değil, bizler oluruz. Bu nedenle "ne yapalım bulamadık veya bulamıyoruz" bahanesinin arkasına sığınarak "mektep" insanları arayışımızdana vazgeçmemiz doğru bir yaklaşım olmayacaktır.
4. Nitekim, günümüz Türkiyesinde ülkemiz insanının belki de en büyük kaybı, bu iki insan tipi arasındaki farkı gereği gibi kavrayamamış olmasından ve "mektep" insan arayışında gerekli titizliği göstermemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Öyle ya, bu iki insan tipini tanımamızı sağlayan kelimeler, "t" ile "p" harfleri arasındaki "e" ile "u" dışında, aynı harflerden oluşmaktadır. Dolayısıyla, "bu iki insan tipi arasında böylesine büyük bir fark nasıl oluşur?", sorusu akla gelecektir ister istemez. Hal böyle olunca; ne gam, hangisini bulmak daha kolaysa, gidersiniz onun peşine, oturursunuz dizi dibine ve başlarsınız dağarcığınızı tıka-basa doldurmağa. Neler koymazsınız dağarcığınıza, neler.. Artık, büyükçe bir köyde yaşayan insanların bütün ihtiyaçlarına cevap veren bir "çerçi" sandığı gibidir, dağarcığınız. Ne aranırsa bulunur, bu dağarcıkta. Oh! Dünya varmış diye de sevinebilirsiniz, iyiden iyi. Çünkü herşeyi öğrenmiş ve akla gelen herşeyi biliyorsunuzdur. Aman ne iyi etmişsiniz de gitmişsinizdir, o çok kolay bulunabilen "mektup" insanların kapısına. Ya, bir de "mektep" insanların kapısına gitmiş olsaydınız, haliniz nice olurdu, değil mi?
Öyle ya, kapıları oldukça geniştir mektup insanların; her geleni kolaylıkla buyur edebilirler, hanelerine. Fakat gönülleri dar, beyinleri ise sığdır mektup insanların. Yasak sözcüğüne çok sık başvurmalarının nedeni de budur zaten. Oysa mektep insanların kapıları son derece dardır; bu nedenle öyle her gelene buyur denmez mektep insanların hanelerinde. Fakat kapıya gelen boş da çevrilmez; eline birşeyler tutuşturulur ve gönderilir, gönlü hoş edilmiş olarak. Böylece ehil olmayan insanlar boşu boşuna oyalanmamış olur, içeri buyur etmemekle. Bu mektep insanların, insana olan saygılarının ve merhametlerinin bir işaretidir, aynı zamanda. Kapılarının darlığına karşılık, gönülleri olabildiğine geniş, beyinleri ise olabildiğine derindir, mektep insanların. Bu halleriyle uçsuz bucaksız deryalara benzerler, mektep insanlar. Bu nedenle yasak sözcüğüne sığınmaya ihtiyaçları yoktur; isteyen istediği gibi kulaç atabilir ve istediği derinliğe dalabilir, mektep insanların sohbetlerinde. Fakat deryada yüzmeye kim cesaret edebilir ki; ehlinden gayri. İşte bunu bilirler ve kapılarını dar tutarak herkesi içeriye almazlar mektep insanlar. Zaten çevrelerindeki insanların, mektup insanların çevrelerine topladıklarından daha az olması da bundandır; biline.
5. Gerçekten de iyi etmişsinizdir, "mektup" insanların kapısına gitmekle, değil mi? Bu arada "bu iki insan tipi arasında acaba ne fark var" diye düşünüp de; tercihinizde yanılmış olabileceğiniz aklınıza gelmemeli mi; ne dersiniz. Öyle ya, birisi çok kolay bulunurken, acaba neden diğeri çok zor bulunabilen bir "meta" durumundadır, söyleyebilir misiniz. Söyleyelim, öyleyse. "mektep" insanlar, bildiklerini düşünce süzgecinden geçiren ve dinleyicisine kapasitesi, yani kabı kadar aktarmasını bilen insanlardır. Bu halleriyle "mektep" insanlar, çocuklarını yaşlarına göre beslemesini bilen, tecrübeli annelere benzerler; ya da, iyi bir diyetisyen gibidirler. Daha açık bir ifadeyle "mektep" inanlar, hem beslemesini, hem de hazmettirmesini gayet iyi bilirler. Çünkü onlar ellerinde formüle edilmiş sabit reçeteler bulunduran ve her hastaya aynı ilacı yazmak durumunda kalan pratisyen hekimler gibi değillerdir. Onlar reçetelerini muhataplarının durumlarını dikkate alarak düzenleyen "hazık" birer hekim gibi davranırlar. Gerçekten de onlar, "hazık" birer hekimdirler ve bu özellikleriyle hasta gönüllere şifa dağıtırlar ve bunalmış ruhlara birer vaha olurlar.
Öyleyse, hiçbir şekilde yılmayalım ve usanmayalım mektep insanları aramaktan; çünkü kurtuluşumuz ve 21.asrın bunalımından kurtuluşumuz buna bağlıdır, bunu bilelim.
6. Bir de "vakıf insan"lar vardır. Bunlar bütün mesailerini ve hatta bütün hayatlarını kendi dışlarındaki varlıklara harcarlar. Kelimenin tam anlamıyla birer hizmet adamıdır, vakıf insanlar. İnsana, insanlığa, kurda, kuşa, dağa, taşa, ağaca yararlı her işin arkasında bu vakıf insanlar vardır. Bu tip insanlar, Yunus Emre'nin diliyle "yaradılmışları severler, yaradandan ötürü". Vakıf insanlar, birer hizmet adamı olduklarından, göze gözükmeyi ve öne çıkmayı kesinlikle istemezler de, sevmezler de. Çünkü bunlar için önemli olan şey, hizmetin görülmesi, yararlı olan şeyin yapılmasıdır. Bir başka ifadeyle, "illa ben yapayım ve her yararlı iş benim elimden çıksın" sevdası yoktur, vakıf insanlarda. Kıskançlık ve dedikodu bilmezler. Esasen bu tür şeylere zamanları da yoktur.
Eskilerin ifadesiyle bu tip insanlar da tıpkı "mektep" insanlar gibi "kibrit-i ahmer"e benzerler. Bunların da sayıları çok azdır ve bu nedenle bulunmaları çok zordur. Bir başka deyişle, nadir insanlardır bu insanlar; tıpkı nadir birer mücevher gibi. Kim yetiştirecek bunlarımı diyorsunuz? Mücevherler yetişir mi ki, vakıf insanlar yetiştirilsin? Bunlar hizmetin olduğu yerde var olurlar ve bir yerde hizmet yoksa, bilin ki vakıf insanların yokluğundandır. Neleri ve nelerimizi kaybetmişiz değil mi?
"Vakıf insan"lar, aynı zamanda "mektep insan"lar da olabilirler. Fakat her "mektep insan" aynı zamanda "vakıf insan" olabildiği halde, her "vakıf insan" bir "mektep insan" olamayabilir. Daha açık bir ifadeyle, mektep insanlara vakıf insanların özelliklerini taşıdıkları halde; vakıf insanlar mektep insanların özelliklerine sahip olmayabilirler. İyi düşünülürse anlaşılacağı gibi, mektep insanlar çok daha uç özelliklere ve çok ayrıcalıklı kişisel donanımlara sahip olan insanlardır. Bu nedenle, bu iki tip insanı birbirlerine karıştırmamamız gerekir. Eğer karıştırıcak olursak, her ikisinden de gereği gibi istifade edemeyiz. Çünkü her birinin görevi apayrıdır; vasıfları apayrı olduğu gibi. Erbabı bilir bunları ve arayanlar bulur bu tip insanları; yeter ki niyetler halis, ferasetler açık olsun, mü'mince bakabilmek için.
Ah! "Mektep" insanlar ve "vakıf" insanlar; insanlık size ne kadar da muhtaç. Ve "mektup" inansanlar; hele bu devirde sayınız ne kadar da çoğaldı.. Bu halinizle birer ansiklopediye benziyorsunuz; parası bol insanların kütüphanelerini süsleyen...
Prof. Dr. S. Mehmet Şen - Altınoluk Dergisi -www.altinoluk.com |