Rebiulevvel ayları, gülümseyen çehresiyle Efendimiz'in doğum müjdesini getirir. Gölgesi üzerimize düşen yeni bir REbiulevvel, gönlümüze taze ümitler serperken bize önemli bir görevimizi hatırlatmaktadır: İnsanlara sevgiyle kucak açmak, yeni REbiulevvelleri yeni mü'minlerle birlikte kutlamak.
İnsanları sevmek, sevindirmek, yüzlerinde tebessüm çiçekleri açmasına vesile olmak sevgili Efendimiz'in sünnetlerinden biriydi. Gülleri andıran mübarek yanaklarından bu sebeple tebessüm eksik olmazdı. Müslümanların birbirlerine dostça davranmasını, kardeşçe gülümsemesini isterdi. İçlerindeki iman parıltısının yüzlerine aksetmesini arzu ederdi. Saadetin sevinmekle değil sevindirmekle, gülmekle değil başkalarının yüzünü güldürmekle elde edileceğine inanırdı.
Birdenbire: Röportaj talebimizi Kabul ettiğiniz; bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederek başlamak istiyoruz.
Mustafa Tatcı: Bizimle röportaj yapmak için bu kadar zahmet etmiş, yorulmuşsunuz, asıl ben teşekkür ederim. Biz, öğrenmeye çalışan, hakikat ehlinin ayağına toprak olmaya çalışan sıradan bir kişiyiz, bu kadar zahmete değmezdi…
Birdenbire: Sağolun. Geçenlerde gerçekleşen Yunus Emre Sempozyumunda dedenizden bahsetmiş; “Yunus Emre gibi bir sufiydi, biz onun elinde büyüdük.” demiştiniz. Dedenizin bugününüze nasıl tesir ettiğinden bahseder misiniz?
Tasavvuf, İslâm'daki manevî arınma; kalbî ve rûhânî hayatın genel adıdır.
Tarik, yol (çoğulu; turuk); tarîkat ise izlenen usul, yol ve metod (çoğulu: tarâik) demektir. Aslında "şeriat" da yol demektir. Ancak şeriat şâh-râh; yani anayol, tarîkat ise daha küçük tâlî yoldur. "Şeriat" otoban, "tarîkat" da onun üzerindeki şeritler; "hakikat" varılacak yer, "marifet" ise varılacak menzil ve gidilecek yol hakkındaki bilgidir.
Şeriat Hz. Peygamber (s.a.)'in getirdiği dinî kuralların tümü, tasavvuf ve tarîkat ise emir ve kuralların rûhâni ve manevi boyutudur. "Öyleyse daha açık bir ifadeyle tasavvuf ve tarîkat nedir?" diye sorulacak olursa deriz ki:
1. Mümin, bir olan, kendinden başka ilah bulunmayan, her şeyi gören, bilen, işiten, hiçbir şeye muhtaç olmayan, yaratan, öldüren, dirilten, daimâ hayy ve kayyûm olan bir Allah’a inanır. (Bakara 2/285, 255; İhlas 112/1-4)
2. Allah’ın nurdan yaratılmış özel kulları olan, O’nu gece gündüz kesintisiz olarak zikreden, O’nun emrini yerine getirip O’na asla isyan etmeyen meleklere inanır. (Bakara 2/285; Enbiya 21/19-20, 27; Tahrim 66/6)
3. Hz. Adem’den itibaren son peygambere kadar gelen, insanlara nur ve hidayet rehberi olarak gönderilen kitaplara inanır. (Bakara 2/285) Kur’anın ve onun verdiği bilgilerin, misallerin Allah katından olduğunu bilir, bunda asla şüphe etmez, onu anlayıp gereğini yapmaya çalışır. (Bakara 2/1, 26)
4. Bir kısmının isimleri Kur’an-ı Kerim’de zikredilen bir kısmı ise zikredilmeyen, Hz. Adem’le başlayıp Hz. Muhammed (s.a.v) ile son bulan insanlığın örnek şahsiyetleri ve hidâyet rehberleri olan peygamberlere inanır. Onlar arasında bir ayırım yapmaz. (Bakara 2/285; Nisa 4/64; Mü’min 40/78)
Yeni yılınız kutlu olsun! 1. Muharrem, İslâm âleminin yılbaşısıdır. Maddî ve mânevî dünyamıza saadetler, hayırlar getirmesini diliyorum.
Bilindiği gibi manevî hayatımızın, beşeriyetimizin vazgeçilmez unsuru olan ibadetlerimizin bir kısmını (oruç, hac vs.) ayın hareketlerine göre düzenliyoruz. Ayın hareketleri esas alınarak hesaplanan hicrî yıl 354 gün sürüyor ve her ay, geçen senenin yaklaşık onbir gün öncesi başlıyor. Böylece Ramazan, Bayram gibi mübarek günler yıl içinde mevsimden mevsime dolanarak devrini tamamlıyor.
Muharrem ayı 30 gündür. Kur’an-ı Kerim’de “Allah Teâlâ Hz.leri yeryüzünü, semâlar ve lâtif cisimleri yarattığından beri Levh-i Mahfuz’da ayların sayısı 12’dir. Bunların dördü haram aylardır.” buyuruyor. (Tevbe, 36) Recep, Zilkaade, Zilhicce ve Muharrem haram aylardandır. Bu aylarda müşrik (Allah’a ortak koşan) de olsa, insanlara zulmetmek, öldürmek yasaklanmıştır. Allah katında bu aylar diğerlerinden daha hürmetli ve saygındır. Bunlarda işlenecek güzel amellerin sevabı diğer aylardan daha fazla olup, bu aylarda işlenecek kötülüklerin cezası ise öteki aylardan daha büyüktür. Ancak, Daha önce müşriklerle döğüşe başlanmışsa ve müslümanlara saldırı yapılmışsa, gerektiği şekilde davranılması, mukabelede bulunulması emredilmiştir. (Tevbe, 36)
İnsanın değeri, Allah’la ilahi mübadeleye ne ölçüde girebildiğinden, kendisini ne ölçüde feda edebildiğinden, kendinden ne kadar fedakarlık yapabildiğinden belli olur. Sadece Allah’a kul köle olabilenler ebedî özgürlüğü tadabilir.
Hac bütün ibadetlerin sırrının özünü bünyesinde taşır çünkü. Hakikatte dirilmek üzere hakiki ölüme bir çağrı niteliğindedir. Haccın hedefi, en ulvi manevi olgunluğa erişmek, insan ruhunun en değerli gücünü geliştirmektir. İslam dininin özü işte budur. Kişiyi mükemmele çağırmaktır. Peygamberimiz (s.a.v.)’ın mührüyle dinin hakikati baki kalmış, tevhid dini belirginleşmiş, sıratül müstakim sağlamlaşmıştır. Hazreti Muhammed (s.a.v.)’nin mübarek ashabı şahsında Allah Teala müminleri hakikat adına mücadeleye davet eder. İlahi mücadele olan cihad’ın bir parçası olmak, bütün peygamberlerin ashabının bir mensubu olmakla onurlandırılmaktır.
Allah bizi her zaman Hak yolunda mücadele etmeye davet ediyor. En büyük cehaletlerimizden birisi; Haccı Hac mevsimine hapsetmektir. Namazı seccadeye hapsetmektir. Zekatı senede bir kere malın 40’ta biri olarak vermektir. Orucu Ramazan ayına hapsetmektir.
*Bu röportaj Altınoluk Dergisi tarafından 2001 yılı Ekim Ayında Ümit Şimşek ile yapılmıştır.
Altınoluk: İnsanın Allah'a ihtiyacı var mıdır?
Ümit ŞİMŞEK: Hazır bir dünyaya gözümüzü açtığımız için, böyle bir soru pek çoğumuzun aklına gelmez; gelse de üzerinde uzun uzadıya durmaya gerek duymayız. Çünkü insan var olmak ve yaşamak için neye muhtaç ise, zaten büyük ekseriyetiyle ya çok önceden karşılanmıştır, ya da bunu düşünmeye bile gerek bırakmaksızın karşılanıp gitmektedir. Lâkin Allah'a olan ihtiyacımızın en göz kamaştırıcı bir şekilde belirdiği yerlerden birisi de, herhalde, bu hissedilmeyen ihtiyaçlar olsa gerektir.
Bir saniyede İstanbul-Ankara arasını alacak bir hızla uçup giden bir aracın üzerinde, üstelik tepesine sürekli olarak taşlar yağıp dururken uzayın meçhul derinliklerine doğru yol almakta olan bir yolcuya, Allah'a olan ihtiyacı sorulur mu hiç?
İman edenler için rahmet vesilesi ve nice hayır fırsatları sunan mübarek günler arasında bu ay idrakine hazırlandığımız kurban bayramının çok ayrı bir yeri vardır. İslâm'ın temel ibadetlerinden olan hac bu günlerde ifa edilir; kurban ve teşrik tekbirleri gibi vacib olan yükümlülükler bu günlere has güzelliklerdir. Cenabı Hak, kıymetini bilip değerlendirecek mümin ve muttaki kulları için böyle çok özel fırsat günleri ihdas ederek teşri kıldığı (yasalaştırdığı) bu günlere özgü ibadetlerle onlar için iman ve kulluklarını daha farklı bir boyutta yaşama ve derinleştirme ortamı meydana getirmiştir. Bunun ise, İslam ümmetinin maşeri vicdanındaki, toplumsal hayatındaki yansımaları ve elbette ki uhrevi sonuçları son derecede önemlidir ve ölçemeyeceğimiz kadar da büyüktür. Tarihi ve aktüel boyutları ve bütün yansımalarıyla düşünüldüğünde haccın, İslam dairesine değişik dönemlerde katılmış bütün uluslar için, nasıl ortak ve yüce bir anlam ifade ettiğini düşünmek, bu konuda yeterlidir.
Kur’ân-ı Kerim’de duruşu, davranışları insanlığa örnek gösterilen karakterlerin hangi özellikleri sebebiyle methedildiklerini doğru tahlil etmeliyiz. İyi ve doğru olana yönelmek için bunları bilmek gerekiyor. Bu ayetlerden biri Nûr sûresinde yolumuzu aydınlatıyor. Buyruluyor ki;
“Nice adamlar vardır ki onları ne ticaret, ne de alışveriş Allah’ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan, zekatı vermekten alıkoyar. Onlar, (dehşetinden) kalplerin ve gözlerin halden hale gireceği bir günden korkarlar.” (Bkz. 24/37)
Burada “ricâl = nice adamlar” ifadesiyle övülen ilkeli insanlara Türkçemizde “adam gibi adam” diyoruz. Ve sözlükte adam; “insanda bulunması gereken erdemlere sahip kimse” olarak tarif ediliyor.
Öyle anlaşılıyor ki, buradaki “adamlar” nitelemesi cinsiyetin fevkindedir ve insan cinsine şâmildir. Çünkü âyet-i celîlede övülen örnek kişilerin, başka değil davranışları vurgulanmıştır. Bunlar da, ticaretin en yoğun zamanlarında bile Allah’ı zikretmekten gafil olmamalarıdır. İnsanı kuşatan meşguliyet zamanlarında gönüllerinin ibadet vakitlerine ayarlı olmasıdır, yükümlülüklerini vaktiyle, bihakkın yerine getirmeye titizlenmeleridir.
Sözlükte tevekkül; “Sebeplere tevessül ettikten sonra neticesini Allah’a bırakmak, Allah’tan gelene razı olmak, kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini Allah’dan istemek, kadere razı olmak ve Hakk’a güvenmek” manalarına geliyor.
Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minleri tevekkül zırhını kuşanmaya teşvik eden pek çok âyet-i kerîme var. Bunlardan birinde, Tevbe sûresinde şöyle buyruluyor: “De ki; “Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize erişmez. O bizim Mevlâmızdır.” Şu halde mü’minler, yalnız Allah’a güvenip tevekkül etsinler.” (9/51.)
Tebük seferi sırasında gelişen bazı hâdiseler vesîlesiyle nâzil olan bu âyet-i kerimeyi Hamdi Yazır merhûm şöyle izah ediyor: “Allah’ın lehimize yazdığından başka hiçbir şey bize isâbet etmez. Acı-tatlı başımıza her ne gelirse hepsi Allah’ın yazdığıdır ve başkalarının değil, ancak O’nun takdiri iledir. Ve o da neticede mutlaka lehimizedir; dünya ve ahrette hayrımız içindir. Çünkü O, bizim Mevlâmızdır; sahibimiz ve yardımcımızdır. İşlerimizin hayırla neticelenmesi konusunda kendisine itimat ile tevekkül ettiğimiz vekilimizdir. Dolayısıyla üzerimizde bütün tasarruf ve velâyet hakkı O’nundur. Bizimle ilgili ne dilerse onu yapar ve ne yaparsa hakkımızda hayırlı olanı yapar. O bize hayat ve memâtımızda kendimizden daha evlâdır.
*Tasavvufi kavramları günümüz anlayışı ile açıklama konusunda en mümtaz bilim adamlarından biri olan Sn.H.Kâmil Yılmaz Hocamızın bazı çevrelerce tartışma konusu haline getirilen " bey'at " kültür ve hâlini izah ettiği önemli bir yazıyı istifadenize sunuyoruz.
Bir manevi yola girişi ve tarikata bağlanmayı ifade eden "intisab" veya "el alma" kavramı, müspetiyle ve menfisiyle aşırılığa kaçan değerlendirmelere tabi tutulmuştur. "Selefî" düşünce mensubu olduğunu söyleyen bazıları onu büsbütün "bid'at" olarak değerlendirirken, bazı tarikat mensupları da intisab ve el almayı ve bir dergaha kapılanmayı tek kurtuluş yolu olarak görmüşlerdir. Oysa ki insanı kurtaracak olan kalbî niyyeti ve amelleridir. Niyyet salim, ameller salih olmadan mutlak kurtuluş söz konusu değildir.
Întisab, tasavvufta talib denilen mürîd adayının, şeyhe ve onun vereceği emirlere bağlı kalacağına söz vermesi demektir. Bey'at mubayaa, ahid, inabe, el alma ve ikrar gibi terimler de bu anlamda kullanılır.
Tasavvufî anlayışta bey'atin temeli, Hz Peygamber'in İslam'a girmek isteyen kişilerden, cihad ve hicret gibi önemli faaliyetlere katılacak sahabilerden bey'at almasıdır. Kur'an'da Hudeybiye'de bey'at eden sahabîler övülmekte, onların Allah Rasulüne olan bey'atleri Allah'a yapılmış bey'at sayılmaktadır. (el-Feth, 48/10)
Ramazan, Allah'ımızın gaybî semalarından gelip ümmet ufuklarında dolaşan, kalb bahçelerimize feyiz ve bereketler saçan bir rahmet ve saadet nisanıdır.
Nisan yağmurlarındaki şifa gibi, hayat veren, diriltici, bir unsur gibi, ramazan rahmeti de insanın yaratılışındaki gizli hakikat tohumlarını yeşerterek onun mükerremiyyetini ortaya çıkarır. İnsanı, maddenin ağır yükü altında ezilmekten, ona esaretten kurtarıp, manevî alemlere açılmasına, ruhanî havayı teneffüs etmesine imkan verir. Gelip geçici zevklerden, fani pırıltılardan, bakî lezzetlere ulaştırır. Zira "misli yok bir ibadet" diye bildirilen oruç bu ayda farz kılınmıştır.
Kalbleri yalnız Allah muhabbeti etrafında pervaneleştirmeye, gönüllerimize ebediyet saatlerinin heyecanlarını yaşatmaya vesile yegane ibadettir oruç. İnsanın süzülerek adeta meleksima bir hal almasını, melekkiyyet sıfatları kazanmasını sağlar oruç.
Bu iki net hüküm, Peygamber (s.a.) sözü ile sabittir.
Dinin ikamesi için namaz şarttır, namazın ikamesi için de Fatiha...
Hazreti Mevlana der ki: "Beni Allah'a götürmeyen bir dini, bir inancı ben ateşe atar da yakarım."
Yani dinin insanı Allah'a götürecek kıvamda yaşanması lâzımdır. Mevlana herhalde şöyle düşünür: Allah'a götürmeyen dinin içi boşalmıştır, canlılığı kaybolmuştur. Varlığı ile yokluğu farksız hale gelmiştir.
Namaz, insanın hayatında Allah ile birliktelik idraki oluşturacak böyle bir din ikamesi için olmazsa olmazdır. Namazın arınma ile başlayıp, kıble duyarlılığı, niyet sağlamlığı, tekbirler, kıyamlar, kıraatler, secdeler, rükularla devam eden tüm şartları ve rükünleri böyle bir idraki temin yönünde belirlenmiştir.
Ve o rükünler içinde Fatiha, başlıbaşına bir idrak (kavrama, anlama, özümseme, kendine maletme) potasıdır. Eğer gerçekten bir idrak halinde kıraat edilebilir, okunabilirse...
Bu dua, vahiy ikliminde hep bahar mevsimini yaşayan bir kalbe ait. En çok Kur’ân’la yaşayan, hayatı ve ahlakı serâpâ Kur’ân olan bir insana. O güzel insan, Rabbi’nin, kalbini Kur’ân’la mamûr etmesi, Kur’ân’la bahar tazeliği ve canlılığını yaşatması niyâzı içinde. O tazelik ve canlılık sebebiyledir ki o, en güzel örnek olmuş ve bir ömür bir rahmet sağanağı halinde yağıp durmuştur.
Efendimiz (s.a.) bu dua ile müminin Kur’ân’la nasıl bir gönül bağının olması gerektiğini ifade etmiştir. Bu dua aslında bizim içindir. Efendimiz adeta, Allâh (c.c.) dan Kur’ân’la olan ilişkinizin hep diri kalmasını talep edin, demektedir. Zira kâmil bir mümin, insanlara güzel bir örnek olmak buradan geçer. Kalpler Allâh (c.c.)’ın zikri, Kur’ân’la huzûr ve sükûna kavuşur.1 Kur’ân insanın hayata bakışını, hayatının akışını değiştirmeye namzettir. Baharda tabiat nasıl ki tekrar hayata dönüp neşvü nemâ buluyorsa, Kur’ân’ın girdiği insan kalbi de öyle dirilmektedir.
Allâh (c.c.) buyurur: “Ey iman edeler! Allâh’a ve Rasûlü’ne sizi, size hayat verecek
“Tası, tarağı toplayıp köye dönmek var ama artık oraya bile kaçamayız.”
Aile Paniği
Aileler gün geçtikçe çocuklarıyla ilgili ciddi bir tedirginlik yaşıyorlar. Erken yaşlarda karşılaşılan olumsuz ortamlar, dış faktörler ailelerin kaygılanmalarına neden oluyor. Bir açıdan internet hayatın vazgeçilmezleri arasında görünüyor. Diğer taraftan çocuğun ne ile karşılaşacağını bilememenin endişesi var. Bir durum tespiti yapacak olursak nasıl bir tablo ile karşı karşıyayız?
Çocukların karşı karşıya kaldığı kişilik, kimlik ve ruhsal problemler neler?
Size bu manada çocuklar getiriliyor mu?
Aileler bunun altından nasıl kalkabilir?
Çocuklar, anne baba olmamızın temel sebebidir. Öyle olmasa, eşimizle arkadaş olurduk. Ama aile olduysak. Aile kurduysak. Buradaki temel gaye; kendi değerlerimize uygun olarak gelecek nesillerimizi meydana getirmek ve “onları kendi yaşayacakları geleceğe uygun bir şekilde hazırlamak” değil midir?
Peki çocuklarımızı, hayattaki en önemli annelik ve babalık vazifelerimizi onlar için layıkıyla ve hakkıyla yerine getirerek, münevver bir şekilde yetiştirebiliyor muyuz?
1. "Mektep insan" ve "mektup insan". Sakın ola, "mektep" insanlarla, "mektup" insanlar birbirleriyle karıştırılmamalı ve mutlaka "mektep" insanların dinleyicisi olmanın yolu aranmalı ve bulunmalıdır. Çünkü, "mektep" insanlar, bildiklerini ve öğrendiklerini düşünce süzgeçlerinden geçiren ve dinleyicilerine kapasiteleri, yani kapları kadar aktarmasını bilen insanlardır. Bir başka ifadeyle, bu tip insanlar, kaşıkla verilecek kişiye kaşıkla, kepçeyle verilecek kişiye ise kepçeyle verirler. Oysa "mektup" insanlar, sadece üzerlerinde yazılı olanları aktarma istidadında ve iktidarında olan birer mektup gibidirler. Bunlar, sağdan soldan okudukları veya şundan bundan duydukları malumatları, ya da bilgi kırıntılarını olduğu gibi aktaran, yani hiçbir fikir eleğinden ve düşünce süzgecinden geçirmeksizin, bilgi diye olduğu gibi muhataplarına sunan kişilerdir. Böyleleri, insanları sadece vitaminle beslemeye kalkışan ve onların barsaklarının tıkanmasına neden olan acemi annelere veya yeni yetme diyetisyenlere benzerler. Bunların hiçbir fikri çileleri ve hayatın pratiğine dair derinlemesine bilgileri yoktur. Bu tür insanların, genç insanlara yararlarından çok zararları dokunur. Çünkü, bunların yaptıkları, "donatma" ve "yönlendirme" değil, olsa olsa "denetme" ve "yemlendirme"dir.
*Allah Rasulü sav.'in doğum gününü kutladığımız şu dönemde okunup hayata tatbik edilmeye değer, tefekküre davet eden iki önemli yazı...
Model Şahsiyet - Ahmet Taşgetiren
O bizim dünyamızın mihveri. Hayatımızın odağı. Dönüp dolaşıp geleceğimiz nokta. Başvuracağımız rehber. Sığınacağımız liman. Teselli bulacağımız iklim.
O Allah'ın kâinata armağanı...
O, Peygamber.
En doğru haberin taşıyıcısı..
En güzel hayatın model insanı.
O, kişiliği ilâhi terbiyede dokunmuş önder.
Bir kitap ki, hangi hecesine sarılsanız, sizi hidayete götürecek, size bir dirilik bahşedecek.
Her cümlesinde bir hayat modeli inşa edeceksiniz.
Bir mücerred kavil değil, bir gerçeklik O. 63 yılı dolu dolu yaşamış bir insan. Ve 63 yılının her bir karesinde, ilâhî terbiyenin imbiğinden geçmiş güzellikler sunan bir insan...
Bir çocuk, bir öksüz, bir yetim, bir genç, bir baba, bir eş, bir işadamı, bir komutan, bir arkadaş, bir devlet başkanı, bir muzaffer, bir mağlûp, çileyi ve sevinci yaşamış bir önder...
İnsan akıllı bir varlıktır. Bu temel özelliği insana, güzel bakma, güzel düşünme, güzel değerlendirmeler yapma ve güzel davranışlarda bulunma gerekliliği sunar. Kişi davranışlarının sonunda ya takdir edilir ya da kötülenir. Ama asıl olan, insanın iyi düşünmesi, iyiyi seçmesi, iyiyi yapması; kötüyü düşünmemesi, kötü ve kaba davranışlarda bulunmamasıdır. Onun iyiyi düşünüp gerçekleştirebilmesi için aşırılıklardan uzak orta (itidalli) davranış içinde bulunması gerekir. Bu husus, insanın mutlu olmasını sağlar.
Mutlu ve başarılı yaşamak başlı başına bir sanattır. Her sanatın belli kurallara bağlı bir üslubu vardır. Yaşamayı önemseyenler ve hayatın bir “sınav” olduğu bilincinde olanlar hiçbir eylemi ve tavrı gözardı edemez. İnsan sosyal bir varlıktır. Dinimiz de “medeni” bir dindir. Birlikte yaşama bilinci hayatı anlamlı hale getirdiği gibi aynı zamanda kolaylaştırır da. Birlikte yaşamanın birtakım kuralları vardır. Bu kurallar, bazı insanlara önemsiz gibi görünse de, aslında insanın “medeni olma”sıyla doğrudan ilgili olduğu için, oldukça önemlidir. Dinimiz düşüncede, konuşmada, giymede, işte ve davranışlarda bir takım edep ve güzellik ölçüleri sunmuştur. Edepli yaşamak, dinin temel hedeflerinden olduğundan zorunluluk arz eder.
Bir insanın sahip olabileceği en büyük nimet Müslüman olmaktır. Müslüman olmak dünya-ahiret saadetine nail olmak demektir. Müslüman olmayan kişi her ne kadar dünyada müreffeh yaşasa da ebedi saadetten mahrum, ebedi felakete mahkûm olduğu için bedbahttır.
Müslüman ile Müslüman olmayan arasında dini ölçülere göre siyah-beyaz kadar zıtlık vardır. Allah müslümanı sever, günahını bağışlar, ona rahmetiyle tecelli eder, ebedi cennetiyle mükâfatlandırır. Kâfir ise tam bunun aksinedir. Peki, iki insanı bu derece farklı kılan nedir? Hâlbuki ikisini de Allah yaratmıştır. Şekilleri aynıdır. Aynı havayı solurlar, aynı gıdaları yerler. Mümin-kâfir arasındaki fark sadece birinin Abdullah, ötekini George ismini taşımasından mı kaynaklanıyor? Birinin domuz eti yemesi, ötekinin yememesi, birinin içki içip ötekinin içmemesi böyle bir farka sebep olabilir mi?