Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
Fütüvvet-Âhilik ve Tasavvufî Meslek Kuruluşları
FÜTÜVVET, AHİLİK
VE TASAVVUFİ MESLEK KURULUŞLARI
1.
FÜTÜVVET VE FÜTÜVVETİN SOSYAL BİR KURUM OLARAK GELİŞMESİ
Fütüvvet terimi yüksek ahlâka ve cömertliğe
dayanan, başkasını kendi nefsine tercih etmek şeklindeki ifadesini bulan bir
yaşam biçimidir. Fütüvvetten ilk bahsedenler, İslâm tasavvufunda "önder" olarak
kabul edilen ilk sufîlerdir. Bunlar, fütüvveti tasavvufta bir makam olarak
görmüşlerdir. Sadece "fütüvvet"i konu edinen ilk kitap olan "Tasavvufta Futüvvet"
isimli eserinde Sülemî, fütüvveti şöyle tanımlar: "... fütüvvet: (Allah'ın)
emirlerine uyma, güzel ibadet, her kötülüğü bırakma, zahiren ve batınen, gizli
ve açık ahlâkın en güzeline sarılmadır."
Tanımdan anlaşılacağı üzere; fütüvvet,
bir davranış biçimi ve bir yaşam tarzı olarak algılanmaktadır. Fütüvvet,
tasavvuf hayatında bir mertebe (rütbe, derece) ve güzel davranış şeklinde
anlaşılmasından dolayıdır ki, kitlelere cazip gelmiştir. Dönemin bütün önder
sufîler fütüvveti, "iyi davranışlar toplamı" olarak değerlendirmişlerdir. Hattâ
dönemin sufîleri, fütüvveti Hz. Adem'in özür dilemesi, Hz. Nuh'un sebatı, Hz.
İbrahim'in vakârı, Hz. İsmâil'in doğruluğu, Hz. Musa' nın ihlâsı, Hz. Eyyub'un
sabrı, Hz. Muhammed'in cömertliği, Hz. Ebû Bekir'in acıma duygusu, Hz. Ömer'in
hamiyeti ve âdâbı, Hz. Osman'ın hayâsı ve Hz. Ali'nin bilgisi gibi özelliklerin
bir araya gelmesi şeklinde anlamışlardır.
Farklı kültürler nedeniyle çeşitli
isimler altında İslâm'ın yayıldığı bütün bölgelerde etkileri görülen fütüvvettin
temel şartı: kişinin kendini değil başkalarını düşünmesi, insanların kusur ve
eksikliklerini aramaması, nefsî duygularının esiri olmaması, mert, yiğit ve
kerem sahibi olmasıdır.
Fütüvvet'in sosyal bir kurum olarak ne
zaman ortaya çıktığı kesin bir şekilde bilinmemektedir. Ancak fütüvvetin,
insanlığın başlangıcıyla birlikte sosyal bir kurum olarak örgütlendiği, bugünkü
anlayış biçiminde ortaya çıkışının Hz. Muhammed'in gençlik yıllarına kadar
uzandığı söylenebilir.
"Cahiliye devri" olarak isimlendirilen
dönemde; özellikle ticarî faaliyetlerin merkezi durumunda olan Mekke'de, zayıf
ve kimsesiz olanların haksızlığa uğradıkları, mallarının ellerinden alındığı,
hattâ böyle kişiler için ırz ve namus emniyetinin bile ortadan kalktığı ve bu
durumu düzeltmek için gençlerin teşkilatlandığı bildirilmektedir.
Emniyetin, can güvenliğinin ortadan
kalktığı bu devirde Mekke'ye malını satmaya gelen bir adamın malı Âs b. Vâil
tarafından alınıp parası ödenmez. Tüccar, Mekke'nin nüfûzlu şahsiyetlerini
yardıma çağırır, fakat olumlu bir cevap alamaz. Bunun üzerine Ebû Kubays dağına
çıkarak bağıra bağıra uğradığı haksızlığı etrafında toplananlara anlatır.
Bu olay Mekke'nin önde gelenlerinin,
Hz. Peygamberin amcasının başkanlığında, Abdullah b. Cad'an'ın evinde
toplanmalarına neden olur. Toplantıda yemek yenildikten sonra Mekke'nin sosyal
durumu görüşülür, Mekkeliler ve dışardan gelenlerin uğradıkları haksızlıklar
dile getirilir. Toplantıda haksızlık ve zulüm ortadan kalkıncaya kadar mücadele
için yemin edilir. Böylece Mekke'de ilk sosyal müessese kurulur. Kurulan örgüte,
faziletlerin yemini anlamına gelen Hılf'ul-Fudul denilmiştir.
Hılf'ul-Fudul ile ilgili toplantıdaki
tören ve davranışlar, fütüvvette görülen tören ve davranışların benzeridir.
Toplantıya katılanların yemek vermeleri, haksızlıkla mücadeleye yemin etmeleri,
fütüvvet ve daha sonra Ahî birliklerinde görülen "âdâb"dan farklı değildir. Bu
toplantıya Muhammed'ül-Emîn de katılmıştır.
Fütüvvet, Hicretin ikinci yüzyılından
itibaren tamamen karşımıza sosyal bir kurum olarak çıkar. Bu durum, o dönemde
yaşayan tasavvuf büyüklerinin fütüvvetten söz etmelerinden anlaşılır. Örneğin, o
dönemde yaşamış olan büyük mutasavvıflardan Cüneyd Bağdadî (Vefatı Hicri 297):
"fütüvvet Şam'dadır, lisan Irak'tadır, sıdk ve doğruluk Horasan'dadır" diyerek
fütüvvetin sosyal bir kurum haline geldiğini ortaya koymaktadır.
Emeviler döneminde fütüvvet kurumları,
devlet teşkilatından ayrı bir şekilde yayılmış ve varlığını sürdürmüştür.
Fütüvvet, İslâm tasavvufunun örgütlenme
dönemi olan Hicri ikinci asırdan itibaren yoğun bir şekilde yayılmaya ve etkili
olmaya başlamıştır. Fütüvvet ve tasavvuf hayatının birlikte yayılması,
tasavvufun fütüvvet birliklerine egemen olmasını, dolayısıyla bu birliklerin
yayılışını hızlandırmıştır. Fütüvvet birlikleri yayıldıkları alanlarda bazen o
derece güçlü olmuşlardır ki, devletin zaafa uğradığı durumlarda etkin güçler
haline gelmişlerdir. Bununla birlikte bazı yıllarda fütüvvet birlikleri zaafa
uğramışlardır. Özellikle Abbasi Halifeliğinin ilk asırlarında, fütüvvet
birliklerinin dağınık ve birbirlerinden kopuk olarak varlıklarını devam
ettirdikleri görülür. Halife Nasır Lidinilllah'ın bu birliklerin gücünü
anladığından, bunları örgütleyerek egemenliği altına aldığı bilinmektedir.
Nasır'ın bu çabaları Fütüvvetnâmede şöyle anlatılır:
"Fütüvvet bölükleri, şaşkın bir halde
çöllere düşmüş, haktan sapmıştı. Batıllara sarılmışlardı. ...
Hileleri artmıştı, fütüvvet hükümlerindeki bilgileri azalmış, bilgisizlikleri
sağlamlaşmış, pekişmiş, ululanmaya, cedelleşmeye meyilleri kuvvetlenmişti. Bu
hal .. mü' minler imamı Nasır-lidinillah vasıtasıyle fütüvveti yüceltip
büyütmesine, alâmetlerini yükseltmesine ve ulu bir hale getirmesine dek böylece
sürüp gitti."
Halife Nasır'ın davranışı, fütüvvet
tarihinde önemli bir yer tutar. Bu davranış, fütüvvet'e yeni bir görünüm
kazandırmış ve onu devletin resmî güçleri arasına sokmuştur. Halife Nasır'ın
devletin gücünü arttırmak amacıyla "fütüvvet libasını" giydiği söylenir. Halife
Nasır'ın "fütüvvet libası" giymesinin, fütüvvet birlikleri açısından doğurduğu
sonuçlar şöyle açıklanabilir:
- Fütüvvet birlikleri o zamana kadar
dağınık, birbirlerinden habersiz, yerel kurumlar durumundadırlar. Bu hareket
onları merkezî bir örgüt haline getirmiştir.
- Merkezî örgütlenmeler, yerel
örgütlenmelerden her zaman daha güçlü olmuşlardır. Nasır'ın bu tavrı, fütüvvet
kurumunu güçlendirmiştir.
- Fütüvvet birliklerinin arasındaki
düşmanlıklar sona ermiş, aralarında dayanışma ve yardımlaşma dönemi başlamasına
sebep olmuştur.
- Devletin desteği söz konusu
olduğundan, daha hızlı ve güçlü bir şekilde yayılmışlardır.
Nasır'ın fütüvvet birliklerine sahip çıkması, fütüvvet birliklerinin yanı sıra,
devleti de güçlendirmiştir. Devlet açısından şu faydalar olmuştur.
- Devlet, başıbozuk ve kendi başlarına
buyruk olan toplulukları kontrol etme şansına sahip olmuştur.
- Dağınık fakat güçlü olan bu
birlikleri yanına almakla, gücünü artırmıştır.
- Diğer sultanlara fütüvvet libasını
giydiren Nasır, devletin mânevî nüfûzunun artmasını sağlamıştır.
Halife Nasır, önce Şeyh Abdulcabbar
vasıtasıyla fütüvvet libasını giyerek fütüvvet birliklerini etrafına toplamış,
daha sonra bu kurumların daha sağlam hale gelmeleri için bütün birliklerin ortak
hareketlerini sağlamaya yönelik önlemler almaya başlamıştır. İlk önce tasavvuf
büyüklerinden olan Şihab'ud-Din Suhreverdi'yi bunların başına geçirmiş ve
fütüvvetnâme yazdırmıştır. Böylece tasavvuf düşüncesinin bu birliklere egemen
olmasına ortam hazırlamıştır.
Fütüvvet kurumunu belli ortak
prensiplere ve merkezi otoriteye bağlayan Halife Nasır, bunların
yaygınlaştırılması için halifeliğin kontrolünden uzak bölgelere elçiler
göndermiştir.
Nasır, Anadolu Selçuklu Sultanına, Şihab'ud-Din Suhreverdi ile Evhad'ud-Din
Kirmani'yi göndermiştir. Evhad'ud-Din Kirmani, Ahiliğin piri ve şeyhi Ahî
Evren'in kayınpederi ve şeyhidir. Nasır'ın fütüvvet'i yaygınlaştırma çabaları
sonuç vermiştir. Bu yayılış, Anadolu'nun iç bölgelerine kadar uzanmıştır.
2.
AHİLİK AHİLİĞİN FONKSİYONLARI
Ahî
kelimesi Arapça kaynaklı bir kelime olup kardeş, birader, yar, dost anlamına
gelmektedir. Çoğulu ise "ihvan" kardeşler, dostlar demek olup bir tarikata ve
mesleğe tâbi olan kişilere verilen isim olarak kullanılmıştır.
Ahilik siteminin ilk uygulaması Hz.
Muhammed -sallallâhü aleyhi ve selem- döneminde Medine'ye hicret sonrasında
görülmüştür. Ahîlik, yardımlaşmaya ve dostluğa dayanan bir duygu olup kardeşlik
Kuran'da sadece bir anadan doğmadan ibaret kabul edilmemiş, âyetteki "Müminler
ancak kardeştirler" ibaresi esas alınmıştır.
Tasavvuf akımları, özellikle kişiler
arasındaki düşmanlıkların kalkmasını ve yerine kardeşlik duygusunun hâkim
olmasını hedeflemişlerdir. Tasavvufî etki ile kurulan ahîlik sistemi, Türk
illerinde yayılmış bulunan "dinî-meslekî" karakterli kurum olmuştur. Bu
birlikler, başta mensupları olmak üzere, insanlar arasında dayanışma ve
yardımlaşma kurmaya çalışmışlardır.
Ahîlik örgütünün oluşumunda ve yayılmasında Yesevî tarikatı, fütüvvet düşüncesi
ve Fahreddin Razi'nin tedris halkası etkili olmuştur. Ahî Evren'in öğütlediği
fikirler, Ahîliğin fonksiyonları haline gelmişlerdir. Ahî Evren'in öngördüğü
amaçlara ulaşılabilmesi, ancak çok fonksiyonlu bir örgütle gerçekleşebilirdi. Bu
sebepledir ki Ahî Evren, çok fonksiyonlu bir örgüt oluşturma yoluna gitmiştir.
Ahî Evren tarafından oluşturulan Ahîlik örgütünün fonksiyonları, dinî-ahlâkî,
askerî, siyasî, sosyal ve kültürel olmak üzere beş kategori şeklinde
sıralanabilir.
DİNİ-AHLÂKİ
FONKSİYONU Ahîlik, ortaya
çıktığı ve yayıldığı dönemlerde tamamen bir tarikat görünümündedir. Bu devirde
Anadolu'ya yerleşen bütün sosyal grupların görevi, yerleştikleri bölgeleri
İslâmlaştırmaktı. Bu sebeple Ahîliğin çatısı altında toplananların amaçlarından
birisi, hatta en önemlisi buydu. Ahîlik, bu fonksiyonunu, "esnaf teşkilatına"
dönüştükten sonra da sürdürmüştür. Devrin örgütlenme
modeline uygun olarak geliştirilen Ahilik, dinî ayin ve erkâna önem vermiştir.
Ahîliğe girişte ve yükselmelerde -Fetâ'lıktan Ahî'liğe, Ahîlikten şeyhliğe veya
çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa- bir takım dinî semboller ve
ifadeler yer almıştır.
Ahîliğin dinî fonksiyonunu, "Ahî'nin fetâya karşı görevleri"nde en açık şekilde
görülmektedir. Ahî, fetâ'ya dinî görevlerini yerine getirmesi için tüm bilgileri
öğretmek durumundadır1.
ASKERİ
FONKSİYONU
Anadolu'nun Türkleşmesinde ve
İslâmlaşmasında çok önemli rol oynayan Ahîlik kurumu, görevlerini yerine
getirebilmek için askerî bir fonksiyon da taşıyordu. Ahîler, cihat idealine
sahip oluşları nedeniyle, askerî özelliklere de sahiptiler. Onlar, devlet
fetihle meşgul olurken, içeride emniyet ve asayişi sağlıyorlardı. Ahîliğin
askerî fonksiyonu, Osmanlı Beyliği'nin devletleşmeden ve kurumlaşmadan önceki
dönemine rastlar. Uzunçarşılı, Ahîlerin beylikler dönemindeki askerî
fonksiyonlarını şöyle anlatır:
"Bu beylikler dahilindeki Ahîlerin de
askerî teşkilata benzer silahlı teşkilatları olduğu malumunuzdur... Mamafih
bunlar, ordu kuvveti olmayıp, mahallî muhafaza kuvvetidir1."
Ahîlerin sahip oldukları askerî güç, nizâmî bir ordu kuvveti değildi. Ahîler,
başlarında reisleri olduğu halde iç karışıklıklara ve uçlardaki ayaklanmalara
karşı bölükler oluşturmuşlardı.
Ahîlerin askerî bir fonksiyonu; Anadolu Selçukluları döneminde saltanat
kavgalarında taraf olmaları, Moğol idaresi ve onları benimseyenlerle savaşmaları
ve Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda faal rol oynamaları olaylarında da kendini
göstermektedir2.
SİYASAL FONKSİYONU
Ahîlik kurumu, ilk kurulduğu dönemde,
bir takım siyasal fonksiyonlara da sahipti. Ahîliğin, o dönemde siyasal bir rol
oynaması gayet olağandır. Çünkü, o devirde, sultanlar ve beyler güçlerini
korumak ve itibarlarını devam ettirmek için tarikat pirlerinin güçlerinden
yararlanma yoluna giriyorlardı. Nitekim Ahî Evren de, Anadolu'ya gelişinde
Selçuklu Sultanı'ndan büyük iltifat görmüştü.
Siyasal otoritenin tam gelişmemiş
olduğu dönemlerde ve özellikle Moğol istilaları sırasında, Ahîlik örgütü, yerel
siyasal otorite olarak çıkar karşımıza. İbn Batuta, seyahatnâmesinde bu durumu
şöyle açıklar:
"Bu
ülke (Kayseri) törelerinden biri de, bir şehirde hükümdar bulunmadığı takdirde,
Ahîlerin hükümeti yönetmeleridir. Ahî, kudreti ölçüsünde geleni gideni ağırlar,
giydirir, altına binek çeker, davranışları, buyrukları, binişleri ile aynen
hükümdarı andırır3."
Devlet otoritesinin zayıfladığı yerlerde Ahîlerin siyasal fonksiyonu daha açık
bir şekilde ortaya çıkmıştır. Osmanlı merkezî
otoritesinin kuruluşu sırasında meydana gelen yönetim kademelerinde genellikle
Ahîler görevlendirilmiştir. Bu durum Ahîlerin siyasal faaliyetlerdeki
etkinliğini ortaya koymaktadır4. Osmanlı
İmparatorluğunun kuruluşu tamamlandıktan ve devlet kurumları oluşturulduktan
sonra, Ahîlerin siyasî etkilerinin azaldığı, sadece esnaf kesiminde kısmen devam
ettiği görülür. Sonuç olarak;
Ahîliğin siyasal fonksiyonu dönemin şartlarına göre artmış veya azalmıştır.
Merkezî yönetim
kuvvetli olduğu zamanlarda Ahîliğin siyasal fonksiyonu zayıflamış, bunun zıddı
durumlarda ise artmıştır. SOSYAL
FONKSİYONU Ahîliğin en önemli
yönlerinden birisi de kuşkusuz, sosyal yardımlaşma ve dayanışmadır. Ahîlik
kurumunda kuvvetli bir şekilde görülen sosyal yön, Kur'an'a dayanmaktadır.
Kur'an, insanlara, iyilik üzerinde yardımlaşmalarını ve kötülük üzerinde
yardımlaşmamalarını öğütlemektedir. Bu sebeple sosyal yardımlaşma duygusu
Ahîlerde son derece gelişmiştir. Ahîlerdeki sosyal dayanışma geleneği bazı
bölgelerimizde günümüze kadar devam etmiştir1.
Ahîliğin sosyal fonksiyonu, dinî inanç ve sembollerle belirlendiği için, bunlar
arasında kin ve düşmanlık tohumlarının yeşermesi mümkün değildi. Sosyal düzen
aleyhinde faaliyetin olmayışı, Ahîler arasında yaygın, dinî ve tasavvufî
düşüncelerden kaynaklanan, dayanışmacı ve başkasını düşünücü sosyal kuralların
varlığıyla açıklanabilir2. Ahîliğin sosyal
fonksiyonu, sosyal ahlâka dayanır. Ahîliğin ahlâk prensipleri "bireyci" değil,
bireyin toplum içerisinde kişiliğini koruyacak şekilde "toplumcu"dur. Ahîliğin
sosyal fonksiyonunun prensipleri gereğince ne birey topluma, ne de toplum bireye
ezdirilmiştir. Ahîliğin sosyal dayanışma ruhu sayesinde, "... devletin hiç bir
tesiri olmadan; şehir esnafı ve halkı, kendi kendisini idare ediyor, en küçük
bir suistimal, yolsuzluk ve ananeye aykırı harekete fırsat verilmiyordu3." Ahîler, kendilerine
uyanlara sosyal dayanışma ruhunu kazandırmak için, bunları müesseselerine
bağlamışlar, kendi bünyelerinde yardımlaşma sandıkları kurmuşlardır. Ahîler
aralarındaki dayanışma ve sosyalleşmeyi bütün faaliyetlerine yaygınlaştırmaya
çalışmışlardır.
Ahîliğin sosyal fonksiyonu, dayanışma kadar kontrol özelliklidir. Ahîler kendi
kendilerini kontrol ederek toplum düzeninin korunmasına yardımcı olmuşlardır. KÜLTÜREL
FONKSİYONU Ahîliğin kültürel
faaliyetlerin olduğu bilinen bir konudur. Tezgah başında ve atölyelerde sanat
öğrenen örgüt üyeleri, zaviyelerde de diğer eğitimlerini tamamlayıp, toplum
içerisinde kabul edilebilir davranışlara sahip aydın ve itibarlı kişiler
oluyorlardı.
3.
AHİLERİN ÖZELLİKLERİ
GENEL
OLARAK Ahîlik kurumu
üyelerinin toplum içinde güçlü ve güvenilir kişiler olabilmeleri için, bu örgüte
ilk girişten başlayarak bazı özellikleri benimsemeleri gerekir. Ahîlik'te birey,
basitten karmaşığa doğru yol alır. Önce fetâ (yiğit), sonra Ahî, en sonunda şeyh
olur. Ancak, şeyhlik makamına çok az kişi ulaşır. FETA'NIN ÖZELLİKLERİ Ahîlik örgütüne yeni
girende şu özellikler aranır8: - Sıdk - Sefâ - Emanet - Takvâ - Kerem - Mürüvvet - Hayâ Bu özelliklere sahip
olanlar fetâ'lığa kabul edilirler. Bunlara sahip olmayanlar ahilik kurumuna
alınmazlar. AHİ'NİN
ÖZELLİKLERİ Fetâ'nın bütün
özelliklerini taşıyan bir kişinin Ahî olabilmesi için şu şartları da taşıması
gerekmektedir9: - Cömertlik - Namazını kazaya
bırakmaması - Hayâ ve edep
sahibi olması - Dünyayı terk
etmesi - Helal kazanç - İlim sahibi olması - Büyüklerin (devlet
adamları) kapısına gitmemesi Bu şartlara sahip
olup, Ahî olan kişinin dört nesnesi açık ve üç nesnesi kapalı olmalıdır10:
Açık olmaları gerekenler: 1. Gönlü açık olmalı 2. Kapısı açık
olmalı 3. Eli açık olmalı 4. Sofrası açık
olmalı Kapalı olmaları
gerekenler: 1. Gözü kapalı
olmalı 2. Dili kapalı
olmalı 3. Şalvarı kapalı
olmalı
_____________________
1. Uzunçarşılı, İ.H., "Anadolu
Beylikleri ve Akkoyunlu Karakoyunlu Devletleri", Ankara, 1967, s. 204.
2. Köprülü, M.F., a.g.e., 1927, s. 153-160.
3. İbn Batuta, a.g.e., 1971, s. 25.
4. Güllülü, S., "Ahî Birlikleri", İstanbul, 1977, s. 118.
5. Aksoy, M., "Gezek Geleneği", Töre
Dergisi, Sayı 113, Ankara 1980, s. 41.
6. Yaman, A., "Osmanlı Toplumunda Ticaret ve
Zanaatin Organizasyonu", Gerçek Dergisi, Cilt II, Sayı 6, İstanbul, 1974, s. 29.
7. Turan, O., Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi",
Cilt 2, İstanbul, 1969, s. 21.
8.
Burgazî, "Fütüvetnâme", (Çev. Gölpınarlı, A.), İ.Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası,
Cilt XV, Sayı 1-4, İstanbul, 1954, s. 124.
9.
Burgazî, "Fütüvetnâme", (Çev. Gölpınarlı, A.), İ.Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası,
Cilt XV, Sayı 1-4, İstanbul, 1954, s. 125-126.
10. A.g.e., s. 132, Şapolyo, E.B., a.g.e.,
1964, s. 235.
AHİLİĞİN
AFETLERİ
Ahlak özelliklerden bazılarını kaybeden
ahilerin, Ahîlik yolundan ayrılmış olacakları fütüvvetnâmelerde geniş bir
şekilde yer almaktadır. Ahlâkî davranış bozuklukları Ahîlik kurumunda afet
olarak kabul edilir ve bunlarla mücadele edilir. Kişiyi Ahî'likten düşüren
afetler şunlardır1:
- İçki içmek
- Zina etmek
- Livata etmek
- Gammazlık
- Münafıklık
- Kibir
- Hased
- Kin
- Yalancılık
- Va'dinde (sözünde) durmamak
- Hıyanet
- Namahreme bakma
- Ayıp arama
- Nekeslik
- Gıybette bulunma
- Bühtan
- Hırsızlık
- Haram yemek
Görüldüğü gibi; Ahîlik müessesesinde
afet olarak sayılan ahlâk bozuklukları, aynı zamanda toplum düzenini sarsan,
hatta toplumların yok olmalarına sebep olan hastalıklardır.
AHİLİĞE KABUL EDİLMEYENLER
Fütüvvetnâmelerde kimlerin Ahîliğe
kabul edilmeyecekleri açıklanmıştır 2. Ahîliğin
kapısının iyi, ahlâklı olan herkese açık olduğu belirtilmiştir. Ahîliğe kasap
gibi kan dökücüler, Tellal gibi bağırıp çağıranlar, Avcılar gibi hileye
başvuranlar vs. alınmaz. Ahîliğe kabul edilmeyenler şu şekilde sıralanmıştır3:
- Kafirler
- Münafıklar
- Müneccimler
- İçki içenler
- Dellaklar
- Pişe-gar (sözünde durmayanlar)
- Kasaplar
- Cerrahlar
- Amel-dârlar
- Seyyad (Avcılar)
- Mühtekirler
- Kemgözlüler
- Ayıp arayanlar
- Cimriler
- Gıybet edenler
- Bühtan kılanlar (iftiracılar,
yalancılar) FETA'NIN AHİYE KARŞI
GÖREVLERİ
Ahîlik örgütünde, özellikle tasavvuf
hayatının egemen olması nedeniyle ilişkiler belirli prensiplere dayanmakta ve bu
prensiplere uymak üyeler için görev kabul edilmektedir. Buradan hareketle
Ahîliğe yeni girenlerin (feta) Ahîsine karşı görevleri şu şekilde sıralanabilir4:
- Fetâ, Ahîsinin dediklerine uymalı,
istediklerini yapmalıdır.
- Fetâ, Ahîsinin hiçbir sözüne karşı
çıkmamalıdır.
- Ahî'nin yanında terbiyeli durmalı,
uygunsuz hareket etmemelidir.
- Fetâ, mümkün olduğu kadar Ahîsine
yakın olmalıdır.
- Fetâ, Ahîsinden utanmalı ve
korkmalıdır.
- Fetâ, Ahîsine hizmet etmelidir.
- Fetâ, Ahîsini herkesten çok
sevmelidir. AHİ'NİN FETA'YA KARŞI
GÖREVLERİ
Fetâ'nın Ahîye karşı görevleri olduğu
gibi, Ahî'nin de Fetâya karşı görevleri vardır. Bu görevler şunlardır5:
- Ahî, fetâ'ya örgütün kural ve
erkânını öğretmelidir.
- Ahî, fetâ'ya ibadetlerini yapabilmesi
için gerekli olan dini bilgileri tam olarak (ibadet, iman, muamelat)
öğretmelidir.
- Ahî, fetâ'yı öyle yetiştirmelidir ki,
başkaları fetâyı gördüklerinde, "onu falan Ahî yetiştirdi" dedirtmelidir.
- Ahî, fetâ'ya sanatının en küçük
inceliklerini öğretmelidir.
- Ahî, fetâ'yı karanlıktan aydınlığa
götürecek ilme sahip kılmalıdır. ŞEYHİN ÖZELLİKLERİ
Ahî birliklerinin piri durumundaki Şeyh, tasavvuf hayatıyla ilgili süreçleri
(seyr-u suluk) tamamlamış olmalıdır. O, özellikleriyle yol gösterici ve öğretici
durumundadır. Ahîliği gerektiren bütün özelliklere sahiptir.
4. AHİLİĞİN GÖRGÜ KURALLARI
TEMEL
İLKELER Bireyi, fetâlıktan
şeyhliğe ve yamaklıktan ustalığa giden yolda olgunlaştırmaya çalışan Ahi
kurumunun meslekî ahlâk ve görgü kurallarının temel ilkeleri şunlardır6:
- İyi huylu ve güzel
ahlâklı olmak, - İşinde ve
hayatında, kin, çekememezlik ve dedikodudan kaçınmak, - Ahdinde, sözünde
ve sevgisinde vefalı olmak, - Gözü, gönlü ve
kalbi tok olmak, - Şevkatli,
merhametli, adaletli, faziletli, iffetli ve dürüst olmak, - Cömertlik, ikram
ve kerem sahibi olmak, - Küçüklere sevgi,
büyüklere karşı edepli ve saygılı olmak, - Alçakgönüllü
olmak, büyüklük ve gururdan kaçınmak, - Ayıp ve
kusurlarını örtmek, gizlemek ve affetmek, - Hataları yüze
vurmamak, - Dost ve
arkadaşlara tatlı sözlü, samimi, güleryüzle ve güvenilir olmak, - Gelmeyene gitmek,
dost ve akrabayı ziyaret etmek, - Herkese iyilik
yapmak, iyiliklerini istemek, - Yapılan iyilik ve
yardımı başa kakmamak, - Hakka, hukuka, hak
ölçüsüne riayet etmek, - İnsanların
işlerini içten, gönülden ve güleryüzle yapmak, - Daima iyi
komşulukta bulunmak, komşunun eza ve cahilliğine sabretmek, - Yaradandan dolayı
yaratıkları hoş görmek, - Hata ve kusurları
daima kendi nefsinde aramak, - İyilerle dost
olup, kötülerden uzak durmak, - Fakirlerle
dostluktan, oturup kalkmaktan şeref duymak, - Zenginlere,
zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak, - Allah için sevmek,
Allah için nefret etmek, - Hak için hakkı
söylemek ve hakkı söylemekten korkmamak, - Emri altındakileri
ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek, - Açıkta ve gizlide
Allah'ın emir ve yasaklarına uymak, - Kötü söz ve
hareketlerden sakınmak, - İçi, dışı, özü,
sözü bir olmak, - Hakkı korumak,
hakka riayetle haksızlığı önlemek, - Kötülük ve kendini
bilmezliğe iyilikle karşılık vermek, - Belâ ve
kötülüklere sabır ve tahammüllü olmak, - Müslümanlara
lütufkâr ve hoş sözlü olmak, - Düşmana düşmanın
silahıyla karşılık vermek, - İnanç ve
ibadetlerinde samimi olmak, - Fani dünyaya ait
şeylerle öğünmemek, böbürlenmemek, - Yapılan iyilik ve
hayırda hakkın hoşnutluğundan başka bir şey gözetmemek, - Âlimlerle dost
olup dostlara danışmak, - Her zaman heryerde
yalnız Allah'a güvenmek - Örf, adet ve
törelere uymak, - Sır tutmak,
sırları açığa vurmamak, - Aza kanaat, çoğa
şükür ederek dağıtmak, - Feragat ve
fedekarlığı daima kendi nefsinden yapmak
- Bu yazı http://www.ahilik.gen.tr internet adresinden
alınarak düzenlenmiştir.
Haftanın Sohbeti
[SOHBET İZLE]Osman Nuri Topbaş Hocaefendi : "Yüreğimizin Ulaştığı Her Yerden Mesulüz"