Büyük Hak Dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz'nin Vefatı-16 Ekim 1628
El-lüma - İslam Tasavvufu
İSLAM TASAVVUFU
(EL-LÜMA)
Yazar
: Ebu Nasr Serrac Tusi
Abdulhakim YÜCE
Doç. Dr., Yüzüncü Yıl Ü. İlâhiyat Fakültesi
Serrâc ve el-Lüma' Adlı Eseri
Tasavvuf, ilk önce İslâmî bir inanış ve
düşünüş şekli olarak ortaya çıktı. Kökü ve tohumu, birinci asırda bütün İslâm
âlemine hakim olan zühd hareketinin içinde mevcuttur. Bu asırdaki zühd anlayışı
dünyadan ve dünya nimetlerinden yüz çevirmek, dinî konularla titizce ilgilenmek,
şeriatın emirlerine harfiyen riayet etmek esasına dayanıyordu. Âbid ve
zahidlerin ulaşmak istedikleri gaye, Allah'ın rızasını kazanarak O'nun azabından
kurtulmaktı.
II./IX. asrın ikinci yarısında zahidler
arasından zuhûr eden bazı şahıslar, dünyayı terk ve nefs riyazeti bakımından
çağdaşlarından farklı bir hayat yaşamaya başladılar. Bunların özel bir isim
almaları âdeta kaçınılmaz olmuştu. Bazı âlimlere göre giyindikleri yünden
yapılmış ve kaba dokunulmuş elbiseler göz önüne alınarak bunlara mutasavvıfa
veya sûfiye adı verildi. Bunların
tasavvufu, bir parça mübalağa ile ilk çağdaki zahidler mesleğinin ve zühd
anlayışının uzantısından ibaretti.
III./X. asırda yaşamış olan
mutasavvıfların sözleri üzerinde dikkatle duranlar, tasavvuf kavramında fikrî
bir değişmenin ortaya çıkmaya başladığını da tesbit edebileceklerdir. Gerçekten
de bu dönemde sûfîlerin sözlerinde yeni fikirler, özel tabir ve ıstılahlar zuhur
etmiştir. Bunlardan bazıları tasavvufun nazarî yönü ile ilgili olup tasavvuf
yolunun işaretlerini tesbit, makam ve hâlleri tertip gibi hususlardır. Diğer
bazıları da nefsî ve vicdanî, yani psikolojik olup Allah'ta fani olmak, masivayı
yok saymak vb. hususlardır. Bu arada bazı şahıslarda şöyle fikirler de görülmeye
başlanmıştı: "Şer'î hükümlerin ruhu ve batını şekilden ve sûretten daha
önemlidir; niyet amelden önce gelir; sünnet farzdan hayırlıdır; taat ve kulluk
ibadetten hayırlıdır." Bu ve benzeri sözler o zamanki bazı insanların dikkat
kesilmelerine neden olmuştu. Özellikle fıkıhçılar bu sözleri İslâm cemiyeti için
tehlikeli sayıyor, bazen sûfîleri bid'at çıkarmakla, bazen de küfür ve ilhadla
itham ediyorlardı. Dolayısıyla üçüncü asır, sûfîlerle fıkıhçıların fikrî
çatışmalarının başlangıcı sayılır. Aralarındaki çekişmenin temel nedeni şu idi:
İslâm'ın ilk dönemlerinde şer'î hükümler rivayet yoluyla alınır ve öğrenilirdi.
Bir meselenin ibadet, inanç veya muamelatla ilgili olması bu bakımdan farklı bir
durum meydana getirmezdi. Çok geçmeden müslümanlar dinî konuları araştırma ve
tartışmaya, illetlerini ilmî metotlarla incelemeye koyuldular. Araştırılan ve
tartışılan konuları bir ilim hâlinde tertip ve tanzim ettiler. Neticede de fıkıh
ilmi doğdu. Bu ilim öyle bir rağbet gördü ki, halk onunla meşgul olmayı ve
onunla amel etmeyi dinin gayesi zannetti.
Diğer taraftan adları yeni konulmaya
başlanan tasavvuf ehlinin bazı dinî konular hakkında kendilerine has görüşleri
vardı. Onlara göre fıkıhçıların örfünde din, bütünüyle bir merasim, hayatiyeti
ve ruhaniyeti olmayan bir kaideler toplamı hâline gelmiştir. Oysa dinî kemâlin
zahirî anlamlardan çok batınî, içe dönük anlamlarda araştırılması gerekir.
Tasavvuf ilminin ortaya çıkışı bir yönüyle bu anlayışın eseridir. Neticede şer'î
ilim, biri zahir diğer de batın olmak üzere ikiye ayrılmış oldu. Tabiîdir ki,
görüş açıları farklı olan iki zümre arasında zamanla ihtilaflar ortaya
çıkacaktır. Nitekim çok geçmeden fıkıhçılar sûfîlere tepki göstermeye
başladılar. Hatta bazıları zındık, kafir ve mülhid olmakla itham edildiler. Bu
ithamlar bazı sûfîlerin mahkemelere çıkarılmasına, bazılarının değişik cezalar
almasına hatta idam edilmesine sebep oldu. Başdat'ta Gulam Halil Fitnesi
sûfîlerin çekmiş olduğu sıkıntıların son haddine vardığını gösterdi.
Bu taassubun sonucu olarak büyük
sûfîler Kur'ân, Hadis ve aklî ilimlere daha çok önem vermeye, eser tasnif ve
telifiyle meşgul olamaya ve kendilerini kitapla savunmaya başladılar. İşte
tasavvuf bu sıralarda müdevven ve muntazam bir ilim hâline geldi. IV. asırda
tasavvufî makamlar, mücahedelerin çeşitleri ve bunlardan doğan zevk ve vecd
hâlleri konusunda eserler telif edilmeye başlandı. Mütekâmil İslâm tasavvufunun
esas ve kaideleri bu asırlarda (III. ve IV. asırlar) yaşamış olan sûfîler
tarafından konulmuş, tamamlanması için her sûfî elinden geleni yapmış, böylece
sağlam temeller üzerine kurulan İslâm tasavvufu zamanımıza kadar gelebilmiştir.
İşte bu dönemde kısaca anlatmaya çalıştığımız gayelerle yazılan eserlerden biri
de Serrâc'ın el-Lüma' adlı eseridir. Bu yazımızda kısaca bu eser ve müellifinden
söz etmek istiyoruz.
Ebu Nasr Serrâc'ın Hayatı Serrâc, tasavvuf
klâsiklerinin ilki sayılan el-Lüma' isimli bir eser kaleme almış olmasına
rağmen, hakkında kaynaklarda verilen bilgiler yok denecek kadar azdır. Sûfî
tabakat müellifleri, sözleri ve menkıbeleri ile halk arasında ünlenmiş sûfîlere
eserlerinde sayfalarca yer ayırdıkları hâlde eser sahibi sûfîlere her nedense
pek yer vermemişlerdir. Belki de onlara göre tabakâtta yer alabilmek için
sûfînin, büyük bir veli, kutup, gavs veya o seviyede bir kişi olması gerekirdi.
Serrâc'ı bu yönüyle o seviyede görmemiş olabilirler. Serrâc, Kelabazî, Sülemî,
Kuşeyrî, Hucvirî, Sühreverdî vb. şahıslar birer tasavvuf tarihçisi olarak
görülmüş ve o şekilde değerlendirilmiş olabilirler. Ayrıca Serrâc vb.
şahıslar mezhep ve fırka açısından tarafsız davranmış, mezhebî tartışmalardan
uzak durmuş, hatta mezhepler üstü bir anlayışla meselelere yaklaşmış
olduklarından ötürü de bazı tabakât kitaplarında yer bulamamış olabilirler. Kaynaklarda Ebû Nasr
Serrâc ile ilgili bilgileri kronolojik olarak şöyle sıralayabiliriz: 1. Ebû Abdurrahman
Sülemi (412/1021), Tabakatu's-Sûfiyye'de yüzden fazla yerde Abdullah b. Ali b.
Muhammed Yahya Ebû Nasr es-Serrâc adıyla nakilde bulunduğu ve Galatu's-Sûfiyye
adlı eserini, el-Lüma'ın aynı adı taşıyan bölümünden ufak tefek değişikliklerle
aynen aktardığı hâlde, eserinde onun hayatına yer vermemiştir. Nûreddin
Şeribe'nin de belirttiği gibi Serrâc, Sülemî'nin hocaları arasında yer aldığı
hâlde Tabakatu's-Sûfiyede hayatının bulunmaması şaşırtıcıdır. Ancak bu
hayretimizi izale edecek bilgiye Zehebî'nin Tarihu'l-İslâm'ında rastlıyoruz.
Zehebî, Sülemî'den naklen şunları söylemektedir: "Ebû Nasr Zühd
ehlindendir. Fütüvvet ve sûfî edebiyatı konusunda bölgesinin önderiydi.
Şeriat ilmine bağlı
bir sûfî idi. Tasavvuf şeyhlerinin günümüzdeki bakiyyelerinden biridir.
Receb 378/Ekim 988
yılında öldü. Babası da secde hâlinde iken ölmüştür." Zehebî'nin bu
sözlerine kaynak olduğu tahmin edilen Sülemî'nin Tarihu's-Sûfiye adlı eseri bu
güne ulaşmamıştır. 2. Abdulkerim
Kuşeyri (465/072), er-Risale adlı meşhur eserine seksen üç zahid-sûfînin
terceme-i hâlini almış, her nedense Serrâc'a özel yer ayırmamıştır. Ancak
eserinde pek çok yerde Abdullah b. Ali et-Teymî adıyla Ebû Nasr Serrâc'tan
nakillerde bulunmaktadır. Bu nakillerin el-Lüma'dan alınmış bilgiler olduğu
görülmektedir. Kuşeyrî'nin Risale'sinden başka yerde, Serrâc'ın et-Teymî
nisbesiyle anılmaması da ilginçtir. 3. Ebu'l-Hasan Ali
b. Osman Hucvirî (465/1072)'nin Keşfu'l-Mahcup adlı eserinde de Serrâc'ın
hayatına dair özel bir bölüm yoktur. Ancak iki yerde menkıbesine
rastlanmaktadır. Bunlardan biri sohbet âdâbı bölümünde diğeri ise oruç
bahsindedir. 4. Muhammed b.
Münevver (VI./XII. yy.) Esraru't-Tevhid fi Makamati'ş-şeyh Ebû Said adlı Farsça
eserinde şu bilgileri vermektedir: Şeyh Ebu'l-Fadl Hasan, Serrâc'ın müridi, şeyh
Ebû Said Ebu'l-Hayr'ın da şeyhidir. Böylece Ebû Nasr, Ebû Said'in şeyhinin şeyhi
olmaktadır. Eserde
silsile Serrâc'tan yukarı doğru Ebû Muhammed Murtaiş, Cüneyd, Seri Sakatî,
Ma'ruf Kerhî, Davut Tâî, Habib Acemî, Hasan Basrî ve Hz. Ali kanalıyla Hz.
Peygamber'e ulaşmaktadır. Yine eserde Serrâc'ın "Tâvûsu'l-Fukara" lakabıyla
anıldığı, Tûs'ta ikamet ettiği ve kabrinin de orada olduğu ifade edilmektedir. 5. Feriduddin Attar
(628/1230) Tezkiretü'l-Evliya adlı eserinde Ebû Nasr Serrâc'a "Zeyl" bölümünde
sayfa açmış, böylece Serrâc ilk defa bir sûfî tabakât kitabında yer almış
olmaktadır. Vaktin şeyhi, imam-ı kamil ve temkin ehli, Tâvusu'l-Fukara lâkabının
sahibi, ilimde kemâl sahibi, riyazet ve muamelede büyük bir şana sahip,
şeyhlerin sözlerini şerh etmekte harika idi" denildikten sonra el-Lüma' adlı
eserin müellifi olduğu, başta Seri ve Sehl olmak üzere bir çok şeyhi gördüğü
ifade edilmektedir. Ancak gerek Seri (257/870) gerekse Sehl (273/886) ile
görüşmesi tarihî açıdan mümkün değildir. Zira Serrâc 378/988 de vefat etmiştir. 6. Şemseddin Zehebî
(748/1347) hem Tarihu'l-İslâm hem de el-İber fi Haberi men Gaber adlı
eserlerinde Serrâc'tan bahs eder. Tarihu'l-İslâm'da verdiği bilgiler şöyledir:
"Abdullah b. Ali b. Muhammed b. Yahya Ebû Nasr Tûsî, sûfî ve el-Lüma' müellifi
Ca'fer Huldî, Ebû Bekir Muhammed b. Davud Dukkî, Ahmed b. Muhammed Saih'ten
Hadis dinledi. Ebû Said Muhammed b. Ali Nakkaş ve Abdurrahman b. Muhammed Serrâc
ve başkaları kendisinden rivayetlerde bulundu." el-İber'deki ifadeler de
Tarihu'l-İslâm'dakilerin özetidir. 7. Ebû Muhammed
Abdullah Yafi'î (768/1366) Mir'atü'l-Cinan adlı eserinde Serrâc'ın kitabının
adını, herhâlde bir yanlış okuma neticesi Kitabu'l-Milh olarak vermektedir.
Serrâc'tan söz eden diğer kaynaklarda yukarıda anlatılanların dışında, bir iki
menkıbe hariç değişik bir bilgi bulunmamaktadır. Yukarıda
zikrettiğimiz kaynaklar ve kendi eserinden Serrâc'ın hayat çizgisi şöyle tesbit
edilebilir: Müellifimizin tam adı Abdullah b. Ali b. Muhammed b. Yahya'dır.
Künyesi Ebû Nasr, nisbesi Tûsî, lâkabı Tâvûsu'l-Fukara, şöhreti ise Serrâc'tır.
Binek hayvanlarına eşer, başlık, hamut, kemer vb. şeyleri yapanların sanatı olan
saraçlık, onun veya baba ve dedelerinin mesleği miydi? Kaynaklarda bu hususta
her hangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak hemen her sûfînin alın teriyle
geçinmek için bir meslek edindiği hesaba katılırsa, Ebû Nasr'ın saraçlık yapmış
olabileceği düşünülebilir. Serrâc, bu gün İran sınırları içinde bulunan ve
tarihte pek çok ilim ve fikir adamı yetiştiren Meşhed'in 100 km. kuzey
batısındaki Tûs şehrinde doğdu. Kaynaklarda Serrâc'ın babası, ailesi ve
eğitimiyle ilgili fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Zehebî'nin yukarıda da
verdiğimiz Tarihu'l-İslâm adlı eserinde yer alan bilgilere göre, "Ebû Nasr
Serrâc, bir zahitler ailesinden gelmekteydi. Kendisine bölgesinde fütüvvetin
mümessili nazarıyla bakılmaktaydı. Tasavvuf ehlinin sözcüsüydü. Görüşlerinde
şeriat bilgisine dayanan Serrâc, yaşadığı devirde şeyhlerin fakihi idi. Babası
secde hâlinde vefat etmişti." Bu rivayetler kısa
ve sayıca az olmalarına rağmen bazı ip uçları vermektedir. Her şeyden önce
Serrâc'ın, içinde zahidlerin yer aldığı bir aileden geldiği anlaşılmaktadır.
Kendisine fütüvvetin mümessili nazariyle bakılması İslâm'ın istediği bir ruh
hâletine sahip olduğunu düşündürüyor ki, bunun belirli özellikleri arasında
başkalarını nefsinden üstün tutma, cömert olma, menfaat endişesi taşımama ve
tehlikeler karşısında teenni ve sükûneti muhafaza etme bulunmaktadır.
Mutasavvıfların sözcüsü konumunda olması, Serrâc'ın kalemi ve sözleriyle onları
ve ilimlerini anlatışını ve yeri geldikçe müdafaa ettiğini göstermektedir.
Nitekim el-Lüma' bunu açıkça ispatlamaktadır. Rivayette yer alan şeriat
bilgisiyle İslâm Fıkhı kastedilmiş olmalıdır. Onun görüşlerinin temelinde bu
bilginin yer alışı, tasavvuf sahasında sağlam bir zeminden hareket ettiğini
göstermektedir. Bu son rivayet Serrâc'ın ciddi bir fıkıh öğrenimi gördüğünü de
düşündürüyor. Kaynaklar Serrâc'ın
tasavvuf sahasındaki hocaları arasında Ca'fer el-Huldî, Ebû Bekir ed-Dukkî ve
Ebû Muhammed Murtaiş'i zikrederler. Serrâc eseri el-Lüma'da Bağdatlı olan hocası
Ca'fer el-Huldî'nin görüşlerini otuzu aşkın yerde zikreder. Bu rivayetlerin çoğu
el-Huldî'nin diğer sûfîlerden naklettiği sözlerdir. Ancak dört yerde bu
hocasından okuduğunu gösteren rivayetler yapar. Cüneyd'in talebesi olan
el-Huldî'nin Bağdat'ta büyük bir irşad halkasına sahip olduğu ve Hadise olan
hakimiyeti dolayısıyla sûfîlerin muhaddisi olarak tanındığı bilinmektedir.
Serrâc diğer hocası Ebû Bekir ed-Dukkî'yi kitabının yirmi iki yerinde anar.
Bunların arasında iki yerdeki rivayetler, bu hocasıyla Şam'da bir arada olduğunu
gösterir. Murtaiş'den ise dört yerde söz eder ve nakillerde bulunur.
Esraru't-Tevhid adlı eserde Serrâc'ın şeyhinin Murtaiş olduğu diğer iki zattan
ise hadis dinlediği ifade edilmektedir.
Serrâc 378 hicri yılının Recep ayında (Ekim 988), doğduğu şehir olan Tûs'ta
vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.
Serrâc
ve Eseri Üzerinde Yapılan Çalışmalar
Serrâc hakkında tarihî kaynaklardaki
bilgilerin azlığı ve eserinin yaygın bir şekilde tanınmamış olması bir
talihsizliktir. Eserinin şer'î ölçülere uygun bir tasavvufî çizgide olmasına
rağmen meşhur olmamasının sebebini izah zordur. Serrâc ve eserini ilim dünyasına
tanıtan İngiliz müsteşrik R. A. Nicholson'dır. Onun ardından Serrâc ve eseri
hakkında bazı çalışmalar yayınlanmıştır. Bir kaç tanesini şöyle zikredebiliriz:
1. Reynold Alleyne Nicholson,
Introduction The Kitap al-Luma' fi't-Tasavvuf of Abu Nasr, ( Leiden, 1914;
London, 1963 ) el-Lüma'ın tahkikli neşri ile birlikte Serrâc'ın hayatı hakkında
girişte bilgi vermektedir. Sahasında yapılan ilk çalışma olması bakımından
önemlidir. Yapılan bu ilk neşirde eser hakkında uzunca bir değerlendirme yer
almaktadır. Ancak Nicholson'un da belirttiği gibi bu neşirde beş bab eksiktir.
2. A. J. Arberry, Pages From The Kitab
al-Lüma' of Abu Nasr al-Serraj, ( London 1947 ). Adından da anlaşılacağı gibi
Arberry bu eserde Nicholso'un neşrinde eksik bulunan beş bablık bölümü Bankipore
(825) nüshasından tahkik ile tamamlamıştır. Böylece el-Lüma' ayrı iki kitap
hâlinde de olsa tamamıyla yayınlamış oldu.
3. Abdulhalim Mahmud ve Tâhâ Abdulbaki
Surûr, el-Lüma'. Nicholson'un neşrinde eksik olan beş bölümü tamamlayarak
neşretmişlerdir. Böylece eser ilk defa bir arada tam olarak basılmış oldu. (
Kahire 1960 )
4. Abdulkerim Zuhur Adi, "Ebû Nasr
Serrâc ve Kitabu'l-Lüma'" Mecelletü'l-Lugati'l-Arabiyye, ( Dımışk 1982, c. 57,
sy.1-2, ss. 35-91. ) Makalede Serrâc ve eseri genişçe tanıtılmıştır.
5. Richard Gramlich tarafından
Schlaglichter Über Das Sûfîtum, The Kitab al-Lüma' adıyla tahkikli bir neşir ve
Almanca tercümesi yayınlanmıştır. ( Stuttgard 1990 )
6. Abdulhamid Medkür, Ebû Nasr
es-Serrâc es-Sûfî, Mevsuatu'l-Hadareti'l-İslâmiyye, ( Amman 1993 ). Ansiklopedi
maddesidir.
7. Ahmed Subhi Furat, "Tasavvuf
Edebiyatında Kaynak Bir Eser el-Lüma' Fi't-Tasavvuf", İslâmî Edebiyat dergisi,
İstanbul 1993, Nisan-Mayıs-Haziran, ss. 25-28. Bu sahada yayınlanan ilk Türkçe
makale olması bakımından önemlidir.
8. Pir Muhammed Hasan tarafından
el-Lüma' Urduca'ya tercüme edilerek yayınlanmıştır. (Pakistan1994)
9. P. Lory, "al-Sararj", The
Encyclopaedia of İslâm ( Leiden 1995 ), IX, ss. 65-66. Milli Eğitim
Bakanlığı'nca basılan İslâm Ansiklopedisi'nin Türkçe neşrinde Serrâc maddesi
bulunmamaktadır. İngilizce yeni neşirde Serrâc'a yer verilmiş, gerek kendisi
gerek eseri kısaca tanıtılmıştır.
10. Abdulillah Deniz, Ebu Nasr Serrâc
ve Kitabu'l-Luma', Yüksek Lisans tezi, (Bursa 1992). Tez danışmanı Prof. Dr.
Mustafa Kara. Çalışmayı bizzat görme imkânımız olmadı.
11. Hasan Kamil Yılmaz, el-Lüma' İslâm
Tasavvufu, Tasavvufla ilgili Sorular ve Cevaplar, İstanbul 1996. Eser iki ana
bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Serrâc'ın kısaca hayatı ve el-Lüma'ın
Türkçe tercümesi bulunmaktadır. Böylece ilk defa eser Türkçe'ye tercüme edilmiş
oldu. İkinci bölümde ise Tasavvuf ve tarikatlarla ilgili değişik zamanlarda
sorulan sorulara yazar tarafından verilen cevaplar yer almaktadır. Bu hâliyle
eser, klâsik bir tasavvuf kitabına ek olarak her kesimden insanın
yararlanabileceği, günümüzde tasavvufla ilgili ortaya atılan sorulara kısa da
olsa cevap bulabileceği bir hâle getirilmiş ve faydası arttırılmıştır.
El-Lüma'ın
Yazılış Nedeni ve Metodu Serrâc eserinin
birinci bölümünün girişinde kitabı yazma nedenini şöyle açıklıyor: "Birisi
benden "tasavvufun ve sûfîlerin yolunun ne olduğunu ve halkın mutasavvıflar
hakkındaki farklı yorumlarının sebeplerini" sordu. Zira sûfîler hakkında halkın
bazısı ifrata varacak düşünceler öne sürerek onları yüce mertebelere çıkarmakta;
bazısı onları, normal ölçülerin dışına çıkarak, küçümsemekte; bir grubu onları
cehaletine aldırmayan oyun ve eğlence düşkünü kişiler olarak görmekte; bir başka
grup ise zühd ve takva ehli, yün giyen, konuşma ve giyime önem vermeyen kişiler
olarak değerlendirmektedir. Diğer bazıları ise bu konuda daha da ileri giderek
sûfîleri zındıklık ve sapıklıkla itham edecek dereceye varmaktadır. Soru soran
zat benden bu görüşlerin hangisinin doğru olduğunu, bunların kitap, sünnet,
ashab ve tabiîn ahlâkı ile salihlerin âdâbına uygun olan usullerini açıklamamı
istedi. Bu yüzden ben sözlerimi kitap ve sünnete bağlı olarak açıklayıp hakkın
hakk olarak ortaya çıkmasını, batılın ortadan kalkmasını, ciddinin gayr-i
ciddiden, sağlamın sakattan ayrılmasını ve her şeyin yerini bulmasını istedim.
Çünkü tasavvuf dinî ilimlerden biridir." Mukaddimesinde ise
şöyle diyor: "İstihare ederek tasavvuf ehlinin yol ve sözlerinin anlamı,
metotları ve görüşlerinin temeli ile ilgili bir eser yazmaya karar verdim.
Sûfîlere ait haberleri, şiirleri, makamları, hâlleri ve hakikatlarına ulaşılması
zor ibareleri bölümler hâlinde anlatan bir eser derledim. Eserin her bölümünde
sûfîlere ait nükteler, bilgiler, fikir ve görüşlerinden parıltılar (lüme'
[lem'alar]) sundum." Böylece Serrâc, kitabına vermiş olduğu ismin de ne anlama
geldiğini belirtmiş oluyor. Yazarın parıltı, şırılltı, ışık saçma, işaret etme,
(ötreli olursa) kurumaya yüz tutmuş bitki veya çiçek demeti, taife, parça, gizli
ve kapalı işaret gibi anlamlara gelen lem'a kelimesinin sözlük anlamını
kastettiğini söylemek mümkündür. Ancak tasavvuf ehlinin kullanmış olduğu levami'
kavramına da işaret etmiş olması düşünülebilir.
Onlara göre levaih, tevali ve levami'
yakın anlamlarda kullanılan kelimelerdir. Aralarında önemli fark yok gibidir. Bu
üç istılah, kalp ile yükselme hâlinde olan, fakat devamlı olarak marifet güneşi
tarafından aydınlatılmayan başlangıç durumundaki mübtedilerin sıfatlarını ifade
eder. Daha sonra kendi
döneminde ortaya çıkan bir durumdan şikayet etmektedir. "Sûfîlerin ilimlerine
dair söz söyleyenler pek çoğaldı. Sûfîlere benzemek isteyenler, tasavvûfî
konularda işaret yoluyla konuşanlar hayli arttı. Bu gruplardan her birinin
kendilerine ait ibarelerle yazılmış eserleri vardır. Ancak bunların hepsini
güzel saymak mümkün değildir. Çünkü meşayıhın bu konuda söz söyleyen ilk
büyükleri, dünya ile olan başlarını koparmadan, nefislerini mücahede, riyazet ve
vecdle öldürmeden konuşmamışlardır. Dünyaya arkalarını çevirip Hakk'ın dışında
her şeyden soyutlanmışlar, ilme sarılıp amelde tahkik ehlinden olmuşlar ve
böylece ilim, hakikat ve ameli birleştirdikten sonra söz söylemişlerdir."
Serrâc, herkesin her şey hakkında, özellikle de din hakkında kendisini yetkili
saydığı ve ölçüsüz bir şekilde konuştuğu günümüzü görseydi kim bilir neler
söylerdi? Serrâc, kendinden
sonra hakkında araştırma yapacak kişilerin, "sadece nakilde bulunmuş, kendi
görüşünü hiç belirtmemiş, dolayısıyla orijinal bir şey yapmamış" diyenlerin
olacağını tahmin ederek onlara şu cevabı veriyor: "Çağımızdaki bazı âlimlerin
düştüğü hataya düşmemek için daha çok ilk mutasavvıfların görüş ve sözlerini
nakletmeyi tercih ettim. Zira asrımızda yaşayan bazı alimler, tasavvûfî
manalardan söz söyledikleri veya kendilerine bir şeyler izafe ettiklerinde bu
hakikatlerden çok uzaktırlar. Onlar ilk sûfîlerin söz, hâl ve vecdlerini farklı
bir şekilde süsleyip kendilerine izafe ederek halk arasında mevki ve itibar
kazanmayı amaçlarlar. Böyle kötü niyet taşıyanların hasmı Yüce Allah'tır. Allah
hesaba çekici olarak yeter. Çünkü Allah onlara bir emanet vermiş, onlar bu
emanete hıyanet etmişlerdir." Bu ifadelerden,
tasavvuf ilmi hakkında konuşacak veya eser yazacak kişilerin şu noktalara dikkat
etmesi gerektiği anlaşılmaktadır: 1. İslâmî ilimleri
kapsamlı bir şekilde öğrenmek, öğrendiği ilimle amel etmek, ilim ve amelin
inceliklerine, gizli sır ve işaretlerine vakıf olacak bir manevî seviyeye
çıkmak, ki bu da tasavvufî tecrübeden ibarettir. 2. Bir konuda önceki
alimlerin söz ve izahları varsa, onları özenle olduğu gibi aktarmak, tefsir ve
tevillerle, belki de söyleyenin kastetmediği anlamlar yüklememek. Onların
sözlerini ya aynen ya da başka kılıflarla kendisine mal etmek, kendi duygu ve
müktesebatı imiş gibi ortaya sürmek, ilmî haysiyetle bağdaşmadığı gibi emanete
hıyanet sayılır. 3. İmkânlar
ölçüsünde âyet ve hadisler ışığında konuları açıklamak, onlardan deliller
getirmek; daha sonra da geçmiş salih ve âlim kişilerin söz ve davranışlarını
aktarmak sonra da gerektiği yerde şerh mahiyetinde kendi görüş ve müktesebatını
kaydetmek gerekir.
El-Lüma'ın
Kaynakları El-Lüma'
incelendiğinde Serrâc'ın bir çok ilim merkezini dolaştığı ve bir çok âlimden
dersler aldığı anlaşılmaktadır. Örneğin uğradığı ilim merkezleri arasında
Bağdat, Basra, Tüster, Tebriz, Dımışk, Antakya, Trablus, Sur, Remle, Mısır ve
Dimyat'ı saymaktadır. Bunlar münasebet düştükçe söz edilen şehirlerdir. Ancak bu
şehirler, Mısır'dan Horasan'a o günün İslâm coğrafyasının sınırlarını
çizmektedir. Dolayısıyla Serrâc'ın dolaştığı coğrafyanın genişliğini göstermeye
kafîdir. Bu gezi ve
ziyaretleri sırasında bir çok âlimle görüşüp onlardan yararlanması tabiîdir.
Nitekim kitabında, münasebet düştükçe, kendilerinden ders aldığı üç yüz alim ve
şeyhin adını anmaktadır. Eğer, "aktardığım söz ve bilgilerin senetlerinin çoğunu
hafzettim" metoduna uygun davranmasaydı, şüphesiz başka isimler tespit etmemiz
de mümkün olacaktı. Âyet, hadis, sahabe, tabiîn ve ilk dönem zahidlerin söz ve
davranışları dışında, yazılı eser ve belgelerinden yararlandığı âlim ve şeyh
sayısı ise yüz ellidir. Özellikle Irak bölgesi âlimlerinden çok aktarmalar
yapmaktadır. Eserinin bir çok yerinde bu türden sözlere rastlamak mümkündür:
"Mekki'nin Kitabu'l-Müşahede'de işaret ettiği üzere," "Ca'fer el-Huldî'nin hattı
olduğunu zannettiğim eserde buldum," "Ebû Said Ahmet b. İsa el-Harraz'a gelince,
Kitabu's-Sır adlı eserinde dile getirdiği ifadelerden ötürü âlimlerden bir grup
onu reddetmiş ve küfürle itham etmişlerdir," "Vecd adlı eserinde Ebû Said şöyle
dedi," "kendisine okuduğum metinlerde Ca'fer el-Huldî bana şöyle haber verdi,"
vs. el-Lüma'da, verilenlerin dışında da bazı eserlerin adları geçmektedir. Bütün bunlar
Serrâc'ın, ilmî yolculuklarını yaptıktan sonra yani ömrünün sonlarında eserini
kaleme aldığını gösterdiği gibi, sözlü kültürün yanı sıra geniş bir yelpazede
yazılı eser ve belgelere dayandığını da göstermektedir. Elbette bunlara bir
mutasavvıf olan Serrâc'ın kendi keşf ve varidatını da eklemek mümkündür.
El-Lüma'ın
Ana Konuları
Ana bölümler ve onların altında yan
başlıklarla ayrılmış tali bölümlerden meydana gelen el-Lüma', kendi içinde
mantıkî ve ilmî bir bütünlük oluşturmaktadır. Eserde işlenen ana konuları şu
şekilde sıralamak mümkündür:
1. Mukaddime. Kitabın yazılış gayesi ve
metodunu açıklar.
2. Bir İlim Olarak Tasavvuf. Tasavvufun
hadis ve fıkıh ilminden bağımsız bir ilim olduğunu açıklamakta, hâl ve makamları
ele almaktadır.
3. Tasavvuf ilminin Metodu ve İstinbat
Yolu. Dinî konuları anlama ve Kur'ân'a uyma, üsve-i hasene olarak Hz.
Peygamber'e uyma, istinbat ve sahabe örnekliği anlatılmaktadır.
4. Tasavvufta Edep. Yazma âdâbı dahil
tasavvuf ehlinin seyr ü sülükleri ve hayatları boyunca uymaları gereken âdâp ve
pratikler incelenmektedir.
5. Tasavvufun Anlaşılması Güç ve
Tartışılan Konuları. Üzerinde tartışma olan konularla birlikte farklı cevaplar
verilen sorular, sema', vecd, keramet vb. konulara açıklık getirilmiştir.
6. Tasavvuf Dili. Tasavvuf ehlinin
kullandığı değişik kavram ve terimler açıklanmıştır.
7. Değişik şekilde kullanılan
kavramların asıl anlamlarıyla izahı, örneğin Şatahat türünden olan bazı söz ve
kelimelerin ne anlama geldiğinin izahı ve şeriatla çelişmezliği tartışılmıştır.
8. Tasavvufun özüne dahil olmayan
yanlışlık ve sapmaların reddi, örneğin tasavvuf ehlinin kabul etmediği bazı
şatahat türü sözler, bazı uygulamalar ve açıklamalar incelenmiştir.
El-Lüma'ın Tesirleri
Serrâc'ın eseri her nedense diğer
tasavvuf klâsikleri kadar yaygın bir alana yayılma imkânı elde edememiş,
üzerinde şerh, talik ve ihtisar gibi çalışmalar yapılmamış, hatta XX. asrın
başına kadar neredeyse meçhul kalmıştır.
El-Lüma' ile birlikte ilk tasavvuf
klâsikleri sayılan et-Ta'arruf ve Kûtu'l-Kulûb'un müellifleri, Serrâc ile çağdaş
olduklarından eserlerinde, el-Lüma' ve müellifinden bahsetmezler. Kuşeyrî ve
Hucvirî ise Serrâc'ın biyografisine yer vermeseler bile, eserinden alıntılar
yapmışlardır. Mesela Kuşeyrî 76, Hucvirî ise 83 yerde ondan alıntılar
yapmaktadırlar. Gazzalî, İhya adlı eserinde bazen ismini anarak, bazen ismini
anmadan alıntılar yapmıştır. Özellikle sema ve vecd bahsini işlerken el-Lüma'a
atıfta bulunmuştur. Diğer bir tasavvuf klâsiği olan Avârifü'l-Mearif'te de
el-Lüma'a atıflar vardır. Nitekim Sühreverdî eserinin 22, 32, 37, 38 ve 40'ıncı
bölümlerinde el-Lüma'dan alıntılar yaparak yararlanmıştır.
Serrâc'ın etkisinin en bariz şekilde
görüldüğü eser Ebû Abdurrahman es-Sülemî'nin Galatu's-Sûfiyye adlı eseridir.
Eserin muhakkiki Abdülfettah Ahmed'in belirttiği gibi, bu risâle geneli
itibariyle el-Lüma'ın aynı başlığı taşıyan bölümünün kopyası gibidir. Sûfîlerin
kendi kendilerini tenkit etmeleri konusunu işlerken Abdurrahman Bedevî, hem
Serrâc'a hem de Sülemî'ye işaret etmiştir. Arberry de aynı konuya ilişkin bir
makale yazarak Abdurrahman Bedevî'den önce bu gerçeğe dikkat çekmiştir. Sülemi
Tabakatu's-Sûfiye adlı eserinde ise, ona ayrı bir bölüm açmamasına rağmen 124
yerde ondan bahsetmekte ve alıntılar yapmaktadır.
Diğer taraftan Serrâc'ın çağına
yetişmiş olan Ebû Saîd el-Hargüşî (406/1015)'nin Tehzibü'l-Esrar adlı eseri,
konu ve bab başlıkları itibariyle el-Lüma'ın aynı gibidir. Hatta bu yüzden
Tehzibü'l-Esrar'la ilgili bir makale yazan Arberry, işi bir az da ithama
vardırarak şunları söylemektedir: "el-Lüma'dan aynen aktarılmış tarihî
yağmacılığın şahitlerinden biri..." Gerçekten iki eser muhtevası ve ana
başlıkları açısından karışlaştırıldığında bu benzerlik görülmektedir.
Ancak Serrâc'ın asıl etkisi, tasavvuf
ilmini, diğer İslâmî ilimler gibi ama onlardan ayrı bir ilim olarak
değerlendirip işlemesi, tarifini yapması, delillerini zikretmesi, sınırlarını
çizmesi, konularını belirleyip tertip etmesi, adeta ona bağımsızlığını
kazandırmasında ortaya çıkmaktadır. Nitekim daha sonraki müelliflerin onu bu
noktada taklid ettiklerini ve yolunu takip ettiklerini söylemek mümkündür.
Tespit edebildiğimiz kadarıyla şu cümleleri ilk defa Serrâc yazmıştır: "İlimler
çeşitlidir. Din ilmi de üç çeşittir. Kur'ân ilmi ( daha sonra buna fıkıh
diyecektir ), sünnet ilmi ve iman hakikatleri ilmi. Bu üç ilim, bu üç grup
arasında dolaşır. Bunlar Allah'ın âyetlerinden Resûlü'nün sünnetinden ve veli
kullarının kalplerine düşen hikmetlerden oluşur. Bunun da aslı iman hadisi (
Cibril hadisi )'dir. (...) Bu sınıflardan ( hadisçi, fıkıhçı ve sûfî ) her
birinin ilim, amel, hâl ve hakikat yönünden bir takım şeklî esasları olduğu
gibi, anlam açısından da kendilerine göre bir takım terimleri, kavramları ve
yorumları vardır. İlimleri bu özellikleriyle bilenler o sahada âlim, bilmeyenler
ise cahil sayılırlar."
Serrâc'ın tespitlerine göre, tasavvuf
alimlerinin diğerlerinden farklı bazı özelliklerini şöyle sıralamak mümkündür
1. Mutasavvıf, kendisiyle ulaşmak
istediği hedef arasına girecek her şeyden ilgisini keser ve yüz çevirir. Hedef
ve gayesi ise sadece Allah'tır. Bu yolda dünyaya karşı zahid davranma, nefse
muhalefet etme ve zevklerinden yüz çevirme, mücahede etme ve heva-i nefse karşı
çıkma gibi metotlar uygular.
2. Cenab-ı Hakk'a huzurlu bir kalb ve
tam bir huşu ve yoğunlaşma ile ibadet edebilmek için, iç âlemini sakinleştirir,
bütün güzel duygularını işletir, sırlara kulak kabartır.
3. Sonra diğer âlimlerde olmayıp
Allah'ın onlara bahşettiği bazı hâller, yükseldikleri bazı makamlar vardır.
4. Ayrıca onlar, marifet elde etme,
inceliklerine vakıf olma, nefsi ve emrettiklerini, riya, gizli arzular, gizli
şirk vb. durumları tanıma ve onlardan kurtuluş yolunu bulma konusunda
hırslıdırlar.
5. Diğer alimlere müşkil gelen bazı
manaları keşf edip ortaya çıkarma, istinbat etme metotları da bulunmaktadır. Bu
durum, ibarede gizli, işaret şeklinde bulunan, ciddi bir teksif isteyen latife
ve nükteler şeklindedir. Bunlar ibadetin hakikatı, ihlâs, değişik hâller,
makamlar, sırlar, ma'rifet dereceleri vs. konuları içerir.
Ebû
Nasr Serrâc Tûsî'den ... "'Allah
kendisinden başka tanrı olmadığına şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de
O'ndan başka tanrı olmadığına doğruca şahitlik ettiler.' ( Âl-i İmran /
18 ) Peygamber
(s.a.v.)'in 'Âlimler peygamberlerin varisleridir.' buyurduğu rivayet
olunmaktadır. Benim düşünceme göre, Allah bilir ama, âyette geçen 'doğruca
şahitlik eden ilim erbabı' peygamber vârisi olmaya lâyık kimselerdir. Çünkü
onlar, Kitabullah'a sarılan, Rasûlullah'a uyan, ashab ve tâbiînin yoluna giren,
takva ehli sâlih kişilerin usûlünü benimseyen kimselerdir. Bunlar da üç gruptur:
Hadisçiler, fıkıhçılar ve tasavvuf erbâbı. İşte bu üç grup, Allah'ın
vahdaniyetine şahitlik eden ve peygamber vârisi olmaya lâyık olan kimselerdir. İlimler çeşitlidir.
Din ilmi de üç türlüdür. Kur'ân ilmi, sünnet ilmi, iman hakikatları ilmi. Bu üç
ilim, bu üç grup arasında dönüp dolaşır. Bu üç ilim, Allah'ın âyetlerinden,
Rasûlü'nün sünnetlerinden ve velî kullarının kalplerine düşen hikmetlerden
oluşur. Bunun da aslı iman hadisidir ki Cibrîl'in Peygamberimiz'e 'İslâm'ı,
imanı ve ihsanı sorduğu' hadis-i şeriftir. İslâm zâhirdir, iman zâhir ve
bâtındır. İhsan ise zâhirin de bâtının da hakikatidir. Onu da Cenâb-ı Peygamber
(s.a.v.) şöyle tanımlamıştır: 'İhsan, Allah'ı görüyormuşçasına kulluk etmendir.
Her ne kadar sen onu görmüyorsan da O seni görüyor.'"
- Bu yazı çeşitli kaynaklardan derlenmiştir.
Haftanın Sohbeti
[SOHBET İZLE]Osman Nuri Topbaş Hocaefendi : "Yüreğimizin Ulaştığı Her Yerden Mesulüz"