Vehb b. Münebbih?ten rivayet edilmiştir, diyor ki: - ?İsrailoğullarının abidlerinden biri vardı ki, nehrin kenarındaki ibadethanesinde ibadet ederdi. Yakınında bir elbise tamir ve temizleyicisi vardı. Belinde para kemeri bulunan bir atlı gelip, kemerini ve elbisesini çıkarır. Nehirde elbisesini yıkar. Elbisesini giyer, fakat para kemerini orda unutup gider.
O gittikten sonra bir avcı gelip serpme ile balık avlamaya başlar. Para kemerini gören balıkçı onu alır, çekip gider. Sonra atlı gelir, para kemerini orda bulamaz. Elbise temizleyiciye:
?Para kemerimi burada unuttum? der. Adam:
?Ben onu görmedim? diye cevap verir.
Bu cevaba kızan atlı kılıcını çekip elbise temizleyiciyi öldürür.
"Bir de rahim olan Rablerinden onlara söz olarak,"Selam" vardır.
Bu âyet-i kerime farklı şekillerde izah edilmiştir. Bu izahlardan biri mealde verildiği gibidir. Diğer bir izah tarzına göre de âyetin manası şöyledir: "Cennetlikler için arzuladıkları herşey vardır. Bu da Allahm, onları güvenlik içinde kılması ve esenliğe kavuşturmasıdır. Bu, rahman olan Rab tarafından bir sözle gerçekleşir.
Cabir b. Abdullah´tan bu âyet-i kerimeyi izah eden şu hadis-i şerif rivayet edilmiştir:
19. yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt’ın, bir bahçeyi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi’nde sergileniyordu.
Hunt’ın “Evrenin Işığı” adını verdiği bu tabloda gece elinde bir fenerle bahçede duran filozof görünüşlü bir adam vardı.
Adam, öteki eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden sanki bir yanıt bekliyormuşçasına duruyordu. Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt’a döndü “Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım” dedi.” “Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı?
Ona kapı kolu çizmeyi unutmuşsunuz da…”
Hunt gülümsedi. “Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki…”dedi ve tablosunun anlamını açıkladı.
“Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içeriden açılabildiği için dışında kola gereksinim yoktur…”
Bu yolda gidenler öyle iyi bilir ki Gülün Yolculuğunu...
Haydi bilmeyenlerle bir yolculuğa çıkalım beraber... Önce bu yola talip olmak gerekir, yoksa gülden başka çiçeklerde var, dikensiz,isteyen onlara gidebilir... Ama madem yolun gülün yolculuğuna benziyor, talebin onu istiyor, o zaman hazır ol, karşılaşacaklarına... Yola başladık... Yol dikenli, başladı bile seni incitmeye, canından can kanından kan damlar sızım sızım... Yılmak yok devam,bak senden önce giden kardeşlerin var, onlarda gidiyor ayakları kanaya kanaya, yürekleri sızlaya sızlaya... Bak ufukta yeşil yapraklar var bunlar senin ailen,dostların sevdiklerin,akrabaların... Çok sevdin hepsini değilmi?
Kadının en mühim iki vazifesi: 1 – Erkeğini mesut etmek; 2 – Çocuklarını iyi yetiştirmektir.
Kadının bu iki vazifesi de mühim olmakla beraber, birincisi daha mühimdir. Kadın, erkeğine karşı vazifelerini yerine getirdikten sonra sıra çocuğuna gelir. Erkek hiçbir zaman ikinci sıraya düşürülmemeli, çocuğa karşı olan vazifelere öncelik verilerek, erkeğe karşı olan vazifelerde ihmal ve kusur gösterilmemelidir. Bu, yaradılış programına ters düştüğü için, normal bir erkek, kadının böyle davranışını kabullenemez. Kocasına karşı ve çocuklarına karşı bu vazifelerini ehemmiyet sırasına uyarak yapan; yani öncelikle erkeğini kendinden memnun etmeyi ihmal etmeden, sıhhatli, terbiyeli, imanlı, istikametli evlat yetiştirmeğe çalışan evli bir kadın, en mühim vazifelerinden ikisini yapmış olur.
Muhammed Nasûhî Efendi, bir ara üç gün müddetle sevenlerinden birinin dâveti üzerine hava değişikliği için Çamlıca civârındaki Bulgurlu'ya gitti. Bulgurlu'ya gelişlerinin ilk gecesi, gece yarısından sonra teheccüd namazını kıldıktan sonra yanında bulunanlara; - Bize bugün Üsküdar'a gitmek gerekiyor. Hizmeti yerine getirdikten sonra inşâallah yine geliriz. Arzu eden bizimle gelebilir, buyurdu.
Hz. Ebu Bekir'in halife olduktan sonra verdiği ilk hutbe şöyledir: "Başınıza geçmiş olmam, içinizde benden iyisi yoktur demek değildir. Fakat Kur'ân-ı Kerim nâzil olmuş, Allah Rasulü dinin hükümlerini açıklamış ve bize aklın en üstününün takva olduğunu, akılsızlığın en koyusunun da fısk olduğunu bildirmiştir. Şunu bilin ki, en kuvvetliniz; benim yanımda mazlûmun hakkını kendisinden alıncaya kadar en zayıfınızdır. En zayıfınız da, yanımda hakkını zâlimden alıncaya kadar en kuvvetlinizdir. Ey insanlar! Ben ancak Rasulüllah'ın yoluna tâbiyim. Ben aklıma ve arzuma göre hareket etmeye yetkili değilim. Şu halde ben, eğer iyilik edersem bana yardım ediniz. Ve eğer doğru yoldan, çıkarsam beni doğru yola çağırınız. Bu sözümü söyler, kendim ve sizler için Allah'tan mağfiret dilerim. "
Gerçekleşmesi tarihen mümkün olmasa da Şeyhülislâm Ebussuud Efendi ile Şeyh Altıparmak arasında geçtiği rivayet olunan şu hikâye dilden dile günümüze kadar gelmiştir. Belki de hâdise gerçek, şahıslar farklı idi. Önemli olan içindeki hisseyi almak diyerek bu kıssayı anlatalım. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, Amerika kıtasının keşfinden sonra keşfolunup bütün dünyayı saran tütün iptilâsı üzerine şu sözleri söylemiş:
Bir acayip bid’at gelmiş cihana, Aman ha değmesin ehl-i îmana! Duhan diye isim vermişler ona, Tütsü verir çıksın diye îmana!
Bazı imamlar nûş edip içerler, İçip de mihraba niçin geçerler? Melekler istikrâh edip kaçarlar, Şikâyet ederler varıp Rahmân’a
Enbiyâdan hiçbir kimse içmedi İçin diye tembih dahî etmedi Seleften hiç kimse alıp-satmadı Ticareti haramdır bezirgâna
Kötülüğü, sıhhate zararı henüz yeterince bilinmeyip, hükmü verilmediğinden sigaraya alışmış hem de çok sigara içen bir zat olan Şeyh Altıparmak’ın eline bu manzûme ulaşınca, manzûmenin yazılı olduğu kâğıdı çevirmiş o da şunu yazmış: