Sahabe hanımlarından birisidir Sümeyra. Uhud’da Efendimiz’in öldüğü haberi yayılır. O ne babasını, ne çocuklarını arar. Aradığı tek kişi Allah Resulü’dür. Uhud, fedakarlığın, sadakatin ve samimiyetin adıdır. Orada insanın içini dağlayan zincirleme hadiseler cereyan eder. Nebiler Nebisi’nin başı yarılır, dişi kırılır, mübarek vücuduna giydiği zırh parçalanır ve halkaları vücuduna saplanır. Onu çıkarayım derken dişleri kırılanlar olur. Uhud’un en çetin anlarında Resul-ü Ekrem’in vefat ettiği haberi yayılır. Aslında bu haber Müslümanların moralini bozmak ve dirençlerini zayıflatmak için yayılmıştır. Ama hiç de öyle olmamıştır. Efendiler Efendisi vefat ettikten sonra hiçbir sahabi yaşamak istemez. Onun için hepsi ölümü göze alırlar ve “Burada ölelim. O’nun olmadığı dünyayı ne yapalım.” diyerek mücadelelerine devam ederler.
Mevlâna der ki, "Aşk geldi. Damarımda, derimde kan kesildi; beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu. Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ondan ötesi hep o.." Uğruna bir ömür bağışlanan, yanıp yakınılan bu eşsiz sevgili. Allah'tır. Âşk'da Allah'a karşı aşırı sevginin kemale erişi, âşığın âşkta yok oluşudur. Gerçek ilhama mazhar olmuş, gerçek yokluğu zevk edinmişlerin en büyük arzusu ilâhî vuslat'tır. Mevlâna, bu yolun coşkun âşığıdır, aşktan doğmuş, aşkla yoğrulmuştur.
Dermiş babasına her gün; Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi' Baba, itiraz eder, Olmaz öyle çok dost, hakikisi Belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki... Devam eder durur konuşma... Aralarında başlar bir tartışma, Karar verirler bir sınava, Dostun hakikisini anlamaya...
Ramazan. Cuma günü. Cuma vakti. Cami. Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde. Girenlerin arasında. O... Hızır...
Hızır (as) da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor. Hızır’ın (as) yanına kırklı yaşlarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta... Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır (as) adamı dürtükleyerek ‘Uyuyacaksın.’ der. Adam: - Uyumam, beni rahat bırak. Hızır (as) ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek; ‘Uyuyacaksın dedim.’ der. Adam:
hayata küsüp gidiyorum, nereye gittiğimi bilmeden ... hangi limana demir atacağımı bilmeden sadece gidiyorum doğrunun gitmek olduğunu bilerek hoyratça , acımasızca, kendime kızarak burada beni bırakarak gidiyorum.......
Başımı kaldırmak gelmiyor bugün içimden, galiba ağlamam gerekiyor kendime, her şeyi bir köşede bırakarak...
Faydasız elemlerimi ve faydasız kazançlarımı yok sayarak. Gözyaşlarımı içime akıtmak serinletir belki de yüreğimi, söküp atar iç dünyamın pasını. Ateşte unuttuğum ve pas tutmaya bıraktığım iç dünyamın. Galiba kendime gelmem gerekiyor bugün, benden daha çok şey gitmeden.
Sevgi, derece derece midir? Yoksa sevmek, tüm kalbini vermek mi? Zerrelerince sevmek mi? Sevdiğini sandığında kişi, bu sadece sanı mıdır? Zahiri mi, yoksa başlangıç mı? Mecazi sevgili, gerçek sevgiye ayna olur mu? Yoksa gerçek sevgiliye olan sevgi midir ona yansıyan? Sevmek, öğreti midir? Yoksa doğuştan, fıtri mi? Kimi, kim için seviyoruz? Sevgili için mi, sevmek için mi, kendimiz için mi?
Say ki, O seni sevmiyor yani sevilmiyorsun. Seni duymazdan geliyor.
Bunca çabaların var, niyazların, iniltilerin var. Hep, bir takım beklentilerin oldu. Gidecek makamı da zaten bilmiştin ya.
Kim bilir, kaç defa ellerini açıp yalvardın, yakardın durdun. Bilemiyorum, acaba kim bilir kaç defadır seccadelerin ıslandı, dakikalarca belki de saatlerce kaldın. Hep bekledin, bekledin, bekledin.
Gecenin karanlığında uyandı. Kalktı, hemen pencereyi açtı. “-Sübhânellezî yuhyil mevtâ ve hüve alâ külli şey’in kadîr.”(Ölüleri dirilten ve her şeye gücü yeten Allâh’ı her türlü eksik ve noksan vasıftan tenzih ederim.) dedi. Abdest aldı, biraz öyle kaldı. Seccadeye yöneldi, serdi, oturdu. Salavat getirdi, ellerini kaldırdı, boyun büktü, yalvardı. Birkaç damla gözyaşı döktü. İçini tesbihine döktü. Tesbih tanelerini gönlüne doldurdu, gönlü tesbih oldu. Elini semânın uçsuz bucaksız derinliklerine kaldırdı, heybesini doldurdu. Tevbe ve istiğfarda bulundu. Bütün zerreleri buna dâhil oldu. “Estağfirullah el-azim”