Büyükler “İnsanoğlunun hayatta başına ne geldiyse dilinden gelmiştir.”derler. Ve dil konusunda gayet dikkat çekici sözler sarf etmişlerdir. Yunus Emre Hazretleri, ağızdan çıkan sözlerin nelere mal olacağını da şu güzel sözle ifade etmiştir. “Söz ola kestire başı, Söz ola kestire savaşı, Söz ola ağulu aşı, Bal ile yağ eder bir söz”
Akîde yapısı: bu ümmet için örnek ve temel olan inanç sisteminin Rasûlullah SallALLAHu Aleyhi ve A'lihi ve Sellem'in öğrettiği gerçek akîde olduğu bilinciyle; Sahabe, Tâbiîn ve Etbâu Tâbiîn'in, yani Selef-i Salihîn’in akîdesinin, kendisiyle bütünleştiği Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat metodunu anlamak ve idrak etmek hedefidir.
Bir garip his yüreğimde, korkudan mı çaresizlikten mi, acıdan mı bilmem, kanıyorum.. Bugün kimsem yok derdimi söylemeye, gözyaşımı silmeye,.. Her yerde o, her adımda onun ismi, ben nasıl unutayım ey unutmayı yaratan… Ve yarın olacak gün doğunca, ben dünlerden kurtulamadım ki ey Rahman.. Ne diyeyim bana sorulanlara, nasıl diyeyim derdimi, ne diyeyim.. Ah dilim olsan da konuşsan, anlatsan içimin içini, beni yiyip bitirenleri… Ah.. Ah.. Anlatsan yaralarımı, anlatsan çaresizliğimi, anlatsan dile asla dökemeyeceklerimi, yüzümü kızartan, içimi sızlatan hislerimi..
Neden mi üç harf beş nokta. Çünkü aşk ya da ışk kelimesi ayn, şın ve sad harflerinden ve bu harflerin üzerindeki üç noktadan müteşekkilde ondan.
Harflerle sınırlı, noktalarca sınırsız…Dur-durak bilmeyen, engel tanımayan. Girdiği her yerde baş tacı. Sultanlar sultanı, gönüller ilacı. Hükümranlığı ile dillere destan. Bütün canlar O’ndan, O’nunla, O’na hayran. Aşk deyince sarsılır âlem. Ne arş kalır, ne kürsî ne de levh u kalem. Serâpâ kaplamıştır her yanı. Görünen, görünmeyen ne varsa hepsine can.
Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce 700 yıl kadar yaşamış, dünya üzerinde hakimiyet kurmuş, geniş çaplı toprakları ve bu topraklarda barındırdığı yüzlerce değişik ırka mensup insanlarıyla bir efsanedir Osmanlı. Küçük yaşlardan itibaren tarihini okuduğumuz ecdadımızın, kültürel ve toplumsal yaşayışları hakkında ne kadar az şey biliyoruz. Özellikle metropollerde ve modernizasyon süreci geçirmekte olan ülkemizin birçok yerinde yaşanan büyük ve insani sorunlara, farklı din, ırk ve milletlerden yüzlerce çeşit insanı kucaklamış olan Osmanlı'nın nasıl çözümler getirdiğini ya da bu sorunların çoğuna neden tarihimizde yok denecek kadar az rastlanmış olduğunu hemen hiçbirimiz bilmemekteyiz.
Bağışla beni Rabbim, tevekkülden başkası gelmiyor elimden. Başkası da yoktu ki elimde. Şimdi elimden gelenlerin hepsi Senin ‘El’inde. Göremedim, bağışla beni Rabbim. Göremedim, nice ananın karnında nice karanlıklar içinden gün yüzüne çıkardığını bebelerin yüzünü.Unuttum, yüzümdeki tebessümü nice belirsizliklerden alıp da hayat verdiğini. Bilemedim, yüreğimizi yokluğun dehlizlerinden aşırıp aşkın vadisine eriştirdiğini. Göremedim, her sabah yerin sükûnetini odamda bir ekmek gibi sımsıcak hazır ettiğini. Her akşam yastıkta unuttuğum bedenimi sabah yeniden yanıma verdiğini göremedim. Beni her sabah ihya ettiğini, bedenimi her an yarattığını, varlığımı her an yokluktan geri getirdiğini göremedim.Göremedim Rabbim bugünü ödünç verdiğini.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), bir hadis-i şeriflerinde, şöyle buyurmuştur: "Gökten daha önce hiç inmemiş olan bir melek geldi, selâm verdi. Sonra Hasan ve Hüseyin'in Cennet gençlerinin, Hazret-i Fâtıma'nın da Cennet kadınlarının efendisi olduğunu müjdeledi." (Tirmizî, Menâkıb: 31) Yine benzer bir hadîste ise, "Cennet ehlinin gençleri şu beş kişidir: Hasan, Hüseyin, Abdullah ibni Ömer, Sa'd bin Muaz, Übey bin Kâb" (Câmiüssağîr: 4858) buyuran Resulüllah (a.s.m.), bir bakıma gençleri de, onların hayatını örnek almaya teşvik etmiş oluyordu. Çünkü, Cennette gençlerin efendisi olmak büyük bir makamdır. Bu makama ulaşan insanların hayatlarını, ahlâklarını, İslâma hizmet edişlerini örnek alan gençler onlara yaklaşmış olurlar. Onları seven, onlar gibi yaşayan gençler, Allah'ın inâyetiyle Cennette o efendilere komşu olurlar.
Akik, bir taştır. Gül, bir çiçektir. Arı, bir böcektir. İblis, bir şeytandır. Hâme, bir cindir. Cebrail, bir melektir. Ben, bir insanım. Kendi türünü temsil eden bu varlıklar arasında yerim neresi benim? Kimim ve kimin içinim? “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” Madem öyle, ben önce kendimi bilmeliyim. Rabbimi tanımak ve dünyadaki yerimi belirlemek için kendimi bir anahtar gibi kullanmalıyım. Çevremdeki her şeyi de o zaman anlayabilirim ancak. Zira, bakılandan ziyade, “bakış” önemli. Kendimi tanırsam, “insan”ı da tanımış olurum. “Cüz”ler, “küllî”lerin aynasıdır.
Herkese sorduğumuzda alacağımız cevap genelde aynıdır.''Asrı Saadette yaşamak ister misin?'' bir çoğumuzun cevabı ''tabii kim istemez'' olacaktır.Evet tabii kim istemez değil mi..kim istemez...Ama Mevla kulu için en iyisini bilir bu yüzden bizi bu zamanda yaratmış demek ki; bunda bir hikmet var.
Göğe asılı bıraktığın bu sağnak, nice gönül tarlalarından 'hû' filizlendirdi. Kâinat vecde durdu. Ve... dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor. Aşk vesile...
Dünyaya alıştım alışalı, denizi çakıl taşlarından tanıdım. İçimde ney seslerini büyüttüm. Belli ki yine bu ıssız limanda fırtına kopacaktı. Bir muammalı vakitti oysa ki yalnızlıklar. Aşkın tarifini sordum göçmen kuşlara. Dediler göç... Dediler yanmaktır yaklaştıkça... Onun kaynağından tadan divanedir. Sonra...
Bakın ''PÜF NOKTASI'' kullandığımız kelime nereden geliyor....Vaktiyle testi ve çanak çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkân açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:
— Sen, demiş, daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor.
O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.
Balık, der ki solucana; seni sevdim! Hâlbuki kim bilir şunu; balık solucanı sevmiş görünse de, aslında balıkçı balığı sevmiştir! Balıkçı balığa çıkmış olmasa; balığın, solucanı sevmek nereden aklına gelecek?..
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da, âdetâ âyetlerin tefsîri sadedinde, irâde-i cüz'iyyeleri nispetinde insanların mes'ûl olduklarını ve suçu kadere yıkmamak gerektiğini Mesnevî'sinde şöyle ifâde eder:
"Eğer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmişsindir! Şayet yumuşak ve latîf kumaşlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuşsundur!"
Rivayet edilir ki, Hz.Musa (a.s) Tur Dağına giderken bir adamın şöyle bir dileğine muhatap oldu: - “Ya Musa, Rabbimden üç dileğim var, O’na söyle bu duamı kabul etsin. Birincisi, benim gözlerim görmüyor, açılmasını istiyorum. İkincisi, çocuğum olmuyor, bir oğlan evladı istiyorum. Üçüncüsü, fakirim, fakirlikten çok çektim; hiç olmazsa doğacak oğlum fakir olmasın, onun zengin olmasını istiyorum.”
20 Yılı aşkın süredir oturmakta olduğum mahallemizde, evliya olduğu söylenen asırlık bir ihtiyar vardı.İsmi pek bilinmediği için kısaca "Nur Dede" diye çağırılan bu ihtiyar, insanın karşısına hiç umulmadık zamanlarda çıkar ve kerametli sözleriyle onların dertlerine derman olurdu. Bir gün karşılaştığımızda, kısa bir sohbetten sonra: — Bana da dua et dede, dedim. Dünyanın yükü, benim omuzlarımda sanki. Titrek elleriyle kulağımı çeker gibi yaparak: