Mûsâ Efendi -kuddise sirruh- 'un İnfak Edebi... Merhum pederim Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, her vesîleyle bizlere çok kıymetli nasihatlerde bulunurdu. Bu nasihatlerde en çok üzerinde durduğu husus, infaktı, yani Allâh’ın ihsân ettiği nîmetleri, O’nun rızâsı istikâmetinde cömertçe sarf edebilmekti.
Derdi ki:
“Evlâdım, mutlaka riyâzat1 hâlinde yaşayın ve Allâh’ın verdiklerini yine Allâh için infak edin!”
Evliya ; Evliyâya eğri bakma Kevn ü mekân elindedir Mülke hükmün süren oldur İki cihân elindedir.
Sen ânı şöyle sanursun Sencileyin bir âdemdir Evliyânın sırrı vardır Gizli âyân elindedir.
Bakın şöyle bir söz vardır. ''Doğru yolu bulduysan ne zaman varacağın önemli değildir. Yeterki doğru yolu bul. Allah hepimizi doğru yolu bulanlardan eylesin. İnşaallah bu yazıyı okuyanlarda doğru yolu bulmuşlar ki;...
Tefsîr-i Kebîr'in müellifi büyük âlim Fahreddîn-i Râzî (rh.) ile, mâneviyat büyüklerinden Necmüddîn-i Kübrâ (k.s.) hazretleri muâsırdır. Her ikise de 13. asrın ortalarında Doğu'da yetişen güzîde âlimlerimizdendir. Fahreddîn-i Râzî (rh.), Herat ve civarında bozuk inançlar yaymakla meşgul olan Kerrâmiye gibi cereyanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar'ı bunların tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu. Bu itibarla, Ehl-i Sünnet dışı bozuk itikat ve amelde bulunup insanları iğfâl etmeye uğraşanlar, ondan uzak kalmaya gayret ediyorlardı. Nitekim Fahreddîn-i Râzî hazretleri, etrafında üç yüz kadar atlı talebe ve âlim ile Herat'a geldiğinde; hem devlet, hem din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi...
Dünyamızın üzerinde 10km kalınlığında bir şeffaf atmosfer vardır. Bu atmosfer sayesinde uzaydaki irili ufaklı gökyüzü taşlarından korunuruz. Bu taşların bazıları Ay'ın üzerine baktığımız zaman çok bellidir. Çünkü uzaydaki bazı irili-ufaklı gökyüzü taşları ayın üzerine düşer...
Kainatın ilk; emrinden,bilim adamlarının ifadesiyle (Big Bang)Büyük patlamadan beri...Kainatın ilk; emrinden,bilim adamlarının ifadesiyle (Big Bang)Büyük patlamadan beri bir balan gibi genişlemekte ve galaksilerin birbirlerinden uzaklaşmakta olduğu, fizik ilmindeki büyük gelişmeler ve dev elektronik teleskopların yardımıyla ancak 1950'de anlaşılabildi .
Üzerinde bulunduğumuz dünya kendi etrafında 1.667 km. hızla dönerken güneş etrafında SANİYEDE yaklaşık 30 km hızla döner aynı zaman'da güneş sistemimyle beraber uzayda da hızla hareket eder...
Onlardan olana, (Ki) Onlar ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar ve o (ayetler) onların derin saygısını arttırır. [İsrâ, 109 *]
Nice tahrîr edeyim nâmede derd ü elemin Bağrı yufka kağıdın, gözleri yaşlı kalemin "Aşık" ları tesiri altına almak için her türlü mârifetten uzak olan "ney"de bile bir çok perdeler, nağmeler güzel sesler yaratan, her nefeste kendisine muhtaç olduğumuz Rabbe şükürler olsun ki; "İçine aşk ateşi düşünce neyin, hakikat şerabını içip mest oldu her şeyim" [229. Mestmp3]
Araştırmacı Yazar İsmail Günday'ın Diğer Ülkelerde Yaşayan İnsanların Müslüman Türk Toplumuna Bakış Açısını , Özellikle Afrika'daki İnsanların Osmanlı Varisi Türkleri Nasıl Bildiklerini Tüylerimizi Diken Diken Yorumu İle Bizlere Anlattığı Konferansından Bir Kesit...
Peygamber Efendimiz'in müezzinlerinden Abdullah bin Ümm-i Mektûm -radıyallâhü anh- zaman zaman Rasûlullâh Efendimiz'in yanına gelir: "-Yâ Rasûlallâh! Allâh'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!" diye yalvarırdı. Peygamber Efendimiz de; o temiz yürekli sahâbîsini kırmaz, tatlılıkla bütün sorularına cevaplar verirdi. Birgün Kureyş'in ileri gelenlerinden birkaç kişi Peygamberimiz'in yanında bulunuyorlardı. Hazret-i Peygamber de: "Belki bu Kureyş'in ileri gelenleri imana gelirler de mâhiyetindekiler de hidâyet bulurlar." ümidi içindeydi. Bu sırada doğuştan âmâ olan müezzin Abdullah ibn-i Ümm-i Mektûm yine geldi. Âmâ olduğu için Rasûlullâh'ın yanında kimlerin bulunduğunu bilmiyordu. Bundan dolayı her vakitki ricasını tekrarladı. Misafirler yanında bu yersiz suâlden Hazret-i Peygamber üzüldü ve sıkıldı. Başını öte tarafa çevirdi. Alâka göstermedi. Bu durumdan Abdullah ibn-i Ümm-i Mektûm'un gönlü hafifçe incindi. Bunun üzerine Abese Sûresi'nin başında bulunan iki ayet nazil oldu: "Rasûlullâh, âmâ geldi diye yüzünü buruşturdu ve başını çevirdi."
Er olmak isteyen serinden geçer Bir saki elinden badeyi içer Seç deseler yarin zehrini seçer Ağyarın balını tatmaz kurbanım (s.t) e7c44538df.js" type="text/javascript">
EFENDİM... Ne O’ nu anlatabilmek, ne de beyazı seyredebilmek için temiz ve beyaz bir sayfayı elime almam, yeterli değildi. Hiçbir şey, beyaz kadar temiz olmuyor ve hiçbir şey, O’nun kadar beyaza yakışmıyordu. “Nasıl”lığını (keyfiyetini) idrak edemeyen zihnim, O ikisi için cümle kuramıyordu. Belki de cümle kuramayan, kalbimin tâ kendisiydi.
Dâima düşünceliydi. Susması konuşmasından uzun sürerdi. Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla, ne eksik söz kullanırdı. Dünya işleri için hiç kızmazdı. Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı. Kötü söz söylemezdi. Affediciliği sever, kimseye kin tutmaz ve intikâm almazdı. Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.
Gönlümüzün Sultanı Efendimiz Merhamet dilendiğimiz kelimelerin gölgesinde içimizin yankısını sana yollamak istiyoruz.
Ey Nebi! İnan ki sensiz gündüzlerimiz bile geceye döndü alnımızı üfül üfül okşayan rahmet yüklü soluğundan mahrumuz yıllardır senin yokluğun ölü ruhlara can veren nefesinin yokluğu bizi ağyar ateşinden yaktı.
EY NEBÎ... Huzuru bulan herkesin dilindesin… Seni sevenler korkmaz karanlıktan… Benimse, Sana adanan ömürlerin yanında söner içim… Onlar mutluluktan coşarken ben sadece izlerim. Küçülürüm, ezilirim Sana olan muhabbetlerinin yanında… Aynalara bakamam; sensiz geçen günlerimin hesabından korkarım. Özenirim, Seninle başlayan cümlelere… Gıbta ederim, Sana yakın olan ruhlara... Utanır bedenim insanlığından… Niçin bu dünyada nefes aldığını unutmuş her “çaresizin” rolünü ben üstlenirim? Üzerime sıçrayan her bir günah; sıyrılıverir kirlerinden ve suç yine bana kalır. Çünkü Sana olan ilgisizliğimdir, her birinin sebebi… Sende aramadıklarımı, yanlış olan her şeyde bulduğumu sandığımdandır başıma gelen hüzün günleri…
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Yetîme karşı kahretme! (Kötü muâmelede bulunma, onu ezme!)” (ed-Duhâ, 9) Çünkü yetimin sahibi, hâmisi Cenâb-ı Hak’tır. Ona saldıran, onu mağdur eden, ona kötülük düşünen karşısında aziz ve kahhar olan Cenâb-ı Hakk’ı bulur. Yetimi himâye eden, ona sahip çıkan ve onun haklarını muhafaza edeni de Allah Teâlâ korur ve himâye eder. Malını bereketlendirir, ruhunu yüceltir, gönlüne merhamet ve şefkat lutfeder. Peygamber Efendimiz, kendisi de bir yetimdi. Daha doğmadan babasını kaybetmişti. Bu sebeple kendisine kol kanat geren dedesi Abdülmuttalib ile amcası Ebû Tâlib’i hiçbir zaman unutamadı. Hatta Ebû Tâlib’in hanımı Hazret-i Fâtıma Annemizi kaybettiğinde öz anasını kaybetmiş gibi hüzne kapılmıştı. Çünkü o mübârek hanım, o biricik yetimi, kendi öz evlatlarından üstün tutmuş, onu incitecek her türlü davranıştan sakınmıştır.